Akademik kalpazanlık

Cüneyd Altıparmak / Hukukçu
29.01.2021

Tez yazma/yazdırma konusunda, esaslı bir denetim ve geriye dönük etkin bir soruşturma yapılırsa, akademik açıdan pek çok kişi sorun yaşar. Bu durum akademik olarak intihal boyutunu aşan bir yeni durum. Asıl üzülecek durum ise, ülkemizdeki akademik üretimin “dolandırıcılık”, “sahtecilik” ifadeleri ile birlikte anılması. Pek çok kıymetli akademisyeni rahatsız eden bu mevzuunun içinde sadece bu işi ticari olarak yapan, bu tezi hazırlatan öğrenci yok. Danışmanın yan odasındaki akademisyen, bir başka üniversitenin hocası gibi kimselerin olabileceği bir seri ile karşı karşıyayız.



Akademi denilince bir alanın bilimsel uzmanları gelir aklımıza. Bunun merkezi de üniversitelerdir. Üniversite ya da diğer adıyla yükseköğretim kurumları, en üst seviyede öğretim imkânı sunulan, bilimsel araştırma yapılan ve yayınlar ile yazılı, konferans, sempozyumlar vb. ile sözlü bilgi üretilen kurumlardır. Burada üretilen bilginin “özgün”, “bilimsel” ve “referans olma” özelliğinin olması gerekir. Ancak bu durum bazen böyle seyretmeyebiliyor. Bu özellikleri olmayan eserler akademinin gündemine geliyor ve belki de kabul edilip, akademik unvan alınmasına esas teşkil ediyor. Bunların en çok bilineni intihal. Ancak günümüzde birçok başka akademik ihlal de var: “dilimleme”, “sahtecilik”, “tekrar yayım”, “haksız yazarlık” gibi. Bunlar akademinin etik ihlali olarak düzenlediği ve tanımladığı ifadeler. Ancak bu aralar yeni bir durumla karşı karşıyayız. Önceleri de bilinen ve dile getirilen bu durum, ilk kez resmileşti. İşte bu yazımızda bu konuya yani Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK) para karşılığı tez ile ödev hazırlayan ve hazırlatanlar hakkında suç duyurusunda bulunmasını analiz etmek istiyoruz. Gerçek akademisyenler için “ağır” bir durum olan bu olay üzerinde epeyce ve farklı boyutlarıyla düşünmek gerekir sanırım. Biz burada konunun hukuki durumuna dikkat çekmek ve öneriler sunmak istiyoruz.

Asıl fail kim?

YÖK’ün bulunduğu suç duyurusu “para karşılığı tez ya da ödev yapılarak nitelikli dolandırıcılık ve suça yardım suçlarını işleyen internet siteleri ve buralardan yardım alarak üniversiteleri dolandırmaya teşebbüs edenler hakkında kamu davası açılması” hususunu içeriyor… Dilekçede bunu yapan internet sitelerinin ve sosyal medya hesaplarının açık adresleri de bildirilmiş ve Türk Ceza Kanunu’nun nitelikli dolandırıcılık, dolandırıcılık ve suça yardım etme hükümlerinin bulunduğuna işaret edilen dilekçede, bu çerçevede suçun asıl failinin tez, bitirme projesi, ödev gibi çalışmayı yapanlar olduğu, şikâyet başvurusuna konu olan ve benzeri danışmanlık/tez yazım ofislerinin ise yardım eden sıfatıyla suça ortak olarak kabul edilmeleri istenmiş durumda. Meseleye buradan bakarsak fail olarak gösterilen iki ana unsur görünüyor: Birincisi tezi hazırlatan, yani öğrenci; diğeri ise tezi veren kişi, yani ticari gelir elde eden kişi. Bu bağlamda en büyük sorun bence “bu tezleri” hazırlayanlar. Bunların sıradan kimseler olması mümkün değil. Akademik yazım kurallarını bilen, bu konuda bir çalışma üretmiş ve literatüre sahip kimseler olmalı! Bu noktadan bakarsak farklı bir durum karşımıza çıkabilir. Hali hazırda, akademisyen veya akademisyen adayı kimselerin de bu işin içinde olabileceği bir durum ile karşılaşırsak şaşırmayalım!

Korsan değil kalpazan

Durumu doğru nitelemek gerekir diye düşünüyorum. Birkaç yıl önce “korsan kitap” konulu bir sempozyum için Sayın Mehmet Doğan beyefendiyi dinliyordum. Konuyu çok güzel izah ettikten sonra özetle şu noktaya getirdi: “Kullandığımız ifadelere dikkat etmek zorundayız. Mesele “korsan” yani izinsiz yapılan anlamına gelen sıfat ile bu olayı tanımlayamayız. Bu tarif hafif kalır. Bu sahteciliktir ve doğru adı ‘kitap kalpazanlığı’ olmalıdır”. Bu nokta çok önemli bence. Ortada bir kalpazanlık var. Yani “yalan ve hile ile iş gören kimse” olan kalpazanlar.

Çünkü ortaya çıkarılan ürün, kendisinin görevi ve taahhüdü olan kimselerce değil, başkalarınca yazılmakta ve akademik “piyasaya” sürülmektedir. O zaman bunun ismini Sayın Doğan’dan ilham alarak “akademik kalpazanlık” diye koyabiliriz. Bu durum intihali aşan ve onun dışında ve akademinin belirlediği diğer etik ihlali durumlarından faklıdır. Bu belki de hukuken yeni bir tanım veya kural ihdas edilmesi gereğini ortaya koymaktadır.

Bolluk ve ticarileşme

Yüksek lisans meselesi ülkemizde maalesef “ticarileşmiş” durumda. Bunu görmeden ve üzerinde düşünmeden doğru bir sonuç elde edemeyiz. Zira vakıf üniversitelerinde bu konudaki yoğun temposu, bu konuda arz ve talep dengesini bozmuş durumda. Tezli veya tezsiz olsun bir biçimde yüksek lisans yapmak isteyenlerin tamamının bir biçimde bu imkânı yakaladığı bir ortamdayız. Bu “bolluk” durumu beraberinde bir savsamayı doğuruyor. Bu konunun bir yönü, diğer taraftan, bir yüksek lisans veya bir başka tezin gerçekten o kişi tarafından yazılmadığına kanaat getirilse bile bunu ispat edilmesi nereyse imkânsız. Diyelim ki danışman, “Bu tezi sen yazmamışsın” dedi. Bunu kendi akademik bilgi ve görgüsü ile edindiği izlenimle değerlendirdi ve ortaya koydu. Öğrencinin tezini reddetti. Öğrenci idare mahkemesinde dava açarsa idare hukukuna hâkim ilke olan “kanuna uygunluk”, “soyut iddia”, “her türlü şüpheden uzak kesin ve somut delillerle kanıtlanmadığı” cihetlerinden mahkemece iptal edilecek bir karar olacaktır. Bunun için yapılması gereken, tezin hazırlanması, savunulması ve kabulünün yanında danışman hocaya bir takım takdir yetkisi vermek ve tezin “gerçekten hazırlanıp hazırlanmadığını tespit” etme hakkı ihdas etmek gerekir. Bunun nasıl formüle edileceği konusunda birçok örnek mevcuttur.

Hangi yaptırım?

Hukuka aykırı bu durumda, hazırlanan tez iptal edilecektir. Bu tezle kişinin aldığı unvan veya geldiği akademik düzey neyse bunun derhal geri alınacaktır. Aynı zamanda akademik personel ise idari yaptırımlar ile karşılaşacağı açıktır. Burada disiplin cezası alarak akademi ile irtibatının kesilmesi, aldığı mali hakların iadesi gibi hususlar gündeme gelecektir. Bu durumun tezi yazan kişinin bir akademisyen olması durumunda da işletilmesi gerekiyor kanaatimce. Öte yandan bu eylemin dolandırıcılık suçu olacağı düşünülmektedir. Bunun yanında bu düzenlenen evrakın niteliğinin tartışılması ve belki de bu konuda YÖK mevzuatında bir suç ihdas etmenin gerekli olacağını düşünmekteyiz. Bu konuda en geniş araştırma yetkisi şüphesiz ceza mahkemelerinde olacaktır. Yine ara bir formül olarak tezlerin bir belge olarak kabul edilip, içeriğinin öğrenci tarafından hazırlanmaması halinde “sahte” bir belge olduğunu kabul edecek bir TCK düzenlemesi de düşünülebilir.

İntihali aşan bir durum

Tez yazma/yazdırma konusunda, esaslı bir denetim ve geriye dönük etkin bir soruşturma yapılırsa, akademik açıdan pek çok kişi sorun yaşar. Bu durum akademik olarak intihal boyutunu aşan bir yeni durum. Asıl üzülecek durum ise, ülkemizdeki akademik üretimin “dolandırıcılık” “sahtecilik” ifadeleri ile birlikte anılması. Pek çok kıymetli akademisyeni rahatsız eden bu mevzuunun içinde sadece bu işi ticari olarak yapan, bu tezi hazırlatan öğrenci yok. Danışmanın yan odasındaki akademisyen, bir başka üniversitenin hocası vb. kimselerin olabileceği bir seri ile karşı karşıyayız. Akademiyi niteliksizleştiren sadece bu değil benzeri durumlar da var: Öğrencisinin tezini makale olarak basanlar, araştırma için öğrencisini kullanıp “tek kendi ismiyle” yayın yapanlar, bir menfaat karşılığı hiç emeği olmayanları ikinci, üçüncü yazar olarak makalesine ekleyenler… Akademideki nitelik sorunu dil ve ALES puanının yükseltmekten, doçentlik kriterlerini değiştirmekle olmuyor. Buradaki nitelik ve tercih sorununu çözmek için daha yapısal tedbirlere ihtiyaç var. Başarılı öğrencilere akademinin teklif edilmesi, akademik kariyer yapmak isteyenlere imkan tanınması vb gibi her hangi bir “kayırma olmadan” başarılı öğrenciyi akademiye adapte eden ve onu derhal bu camiaya kazandıran bir sistem gerekiyor.

Ne yapmalı?

Çok şey yapılmalı. Çok fikir ve yöntem önerilebilir. Ancak hukuki açıdan ve biraz da camiaya ilişkin tespitlerimden yola çıkarak şu üç hususa dikkat çekmek isterim:

• Danışmana “akademik kaygılarla” tezi kabul etmeme yetkisi verilmeli ve çerçeve somut inisiyatife dayandırılmalıdır. Akademisyen, tezi yazandan bağlantılı konuyla ilgili bir kompozisyon yazmasını isteyebilmelidir. Bunun için soru o an sorulmalı ve cevabı için kısa bir süre verilerek, bilgi kontrolü yapılmalıdır.

• İlgili tez savunulurken, soruların geniş bir alanı kapsayabileceği bilinmeli ve gerekirse yazılı sınav şartı (bitirme sınavı) getirilmesi düşünülmelidir. Burada amaç kişinin tezi yazıp yazmadığının test edilmesinden ziyade, o tezi oluştururken değindiği kaynakları gerçekten tarayıp taramadığının sorulmasıdır.

• Meselenin ticari ve yaygın eğitim boyutunu izah etmiştik. Bunun izale edilmeden, akademik uzmanlık derecelerinin yeniden düzenlemesi gerekebilir. Bir kişi üniversitede ders vermek hoca olmak istiyorsa ona tatbik edilecek rejim ve onun elde edebilecekleri ile serbest piyasada çalışıp bir konuda uzman olmak isteyenin tabi olacağı hususlar net biçimde ayrılmalı ve aralarında geçiş olmamalıdır.

• Akademik kalpazanlığı kolaylaştıran bir başka durum da bence “kalıplaşmış” ve “sentetikleşmiş” bu sebeple aynılaşmış yeni akademik dildir. Bu dil, kalıplar halindedir. Adeta, içerikleri üretenlerce bir yerlerde saklanmakta, dileyene birbirine monte edilerek sunulmaktadır.

Burada temel bir soru sormak isterim: Eski yüksek lisans ve doktora tezlerini okurken aldığınız hazzı, günümüzde üretilenleri okuduğunuzda alıyor musunuz? Ülkemizin gelişmesi için nitelikli, insan yetiştiren ve kendinden çok gelecek nesli düşünen akademisyenlere ihtiyaç var. “Başkası yazmasın ben yazayım, kimse bu konuyu çalışmasın” diyen akademisyenler de bu ülkeye zarar vermektedir. Akademinin mali olanaklarının arttırılması ve özellikle üretilen bilginin ülkeye faydalı olması halinde ciddi teşvik alması cihetinin yaygınlaştırılması da bugün akademinin sorunları arasındadır. Bu anlamda, YÖK’ün başlattığı bu girişimi çok yerinde bulduğumu belirtmek isterim. Ancak bu anlamda üniversitelerin de kendi çaplarında, kendiliğinden harekete geçerek bu girişimlere başvurması, bu konuyu soruşturması gerektiğini düşünüyorum. Akademi, ülkenin hafızası, bugünü ve geleceğidir. Buna kast eden tutumların tamamı en ciddi milli güvenlik sorunu sayılmalıdır.

cuneydaltiparmak@yahoo.com