Akbabalar ne kadar uzağa uçar?

Prof. Dr. Ayfer Gedikli / Düzce Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekanı
16.04.2022

Afrika'da uzun yıllardır devam eden kıtlık ve yoksulluğa paralel olarak yaşanan açlık sorunu tüm dünyanın vicdani değerleri için ağır bir imtihanken, son dönemde yaşanan yangınlar, seller, iklim değişiklikleri, Covid-19 salgını ve geçtiğimiz ay patlayan Ukrayna krizi, gıda güvenliği ile ilgili küresel sorunların yeniden gündeme gelmesine yol açtı. Dünya Bankası'nın 1960'lı yıllarda öne sürdüğü sanayileşme politikaları elbette önemli ve gereklidir. Ancak, sanayileşme çabası tarım gibi stratejik bir sektörün yok edilmesi pahasına gerçekleştirilmemeli, akılcı politikalar ile sürdürülebilir sanayileşme ve tarımsal üretim birlikte yol almalıdır.



Gazeteci Kevin Carter'e dünyanın en prestijli gazetecilik ödüllerinden biri olan Pulitzer ödülünü getiren ve her bakanın insanlığından utanmasına sebep olan o fotoğrafı hatırlıyor musunuz? Hani şu kampına doğru yürürken açlıktan yığılıp kalan küçük Sudanlı kızın başında akbabanın onun ölmesini beklediği tüylerimizi ürperten sahneyi sabitleyen fotoğrafı? Üstelik fotoğraf ülkenin ücra bir köşesinde değil, Birleşmiş Milletler yardım heyetinin gıda yardımı yaptığı yerden sadece 1 km uzakta çekildi. Ülkeyi sarmış olan kıtlık ve açlığın dramatik düzeyini göstermesi açısından önemli bir ayrıntı...

Fotoğraf yayınlanır yayınlanmaz şok etkisi yarattı ve ülkeye tüm dünyadan yardım yağmaya başladı. Ama herkesin aklı fotoğrafı çekilen küçük kızda kaldı. Acaba çocuğa ne olmuştu? Kevin Carter, sadece deklanşöre basıp yürüyüp gittiğini söylemiş ve çocuğu kurtarmak için herhangi bir girişimde bulunmadığını itiraf etmişti. Hastalık bulaştırabilecekleri gerekçesi ile yerlilere yaklaşmaması ve dokunmaması konusunda yetkililerce sıkı sıkıya uyarıldığını ve kendisini korumak için çocuğa yaklaşmak ya da dokunmak istemediğini söyledi. Çektiği fotoğraf kendisine büyük bir ün ve para ödülü getiren fotoğrafçı, kısa bir süre sonra yaşadığı vicdan azabına dayanamayarak intihar etti...

Sosyal medyanın henüz keşfedilmediği o günlerde mürekkep kokulu gazetelerde okuduğumuz bu haber gerek fotoğrafı, gerekse kısa süre sonra duyduğumuz intihar haberi ile hepimizi derinden sarstı. İtiraf ediyorum, fotoğrafa ne zaman baksam bende oluşturduğu acı ve utanç hissi her seferinde artarak devam ediyor. Ancak Sudan kırsalında yaklaşık 30 yıl önce yaşanan bu hadisenin kaynağı olan kıtlığın bir gün tüm dünyayı saracağı, hatta binlerce yıllık kadim medeniyetleri doyurmuş mümbit bereketli topraklara sahip ülkemizde bile hissedileceği herhalde hiçbirimizin aklına gelmemişti.

Öyle ya, ağır hastalıklar, felaketler, ölümler, açlık ve kıtlıklar haber olarak gazetelerde okuduğumuz ama tuhaf bir psikoloji ile asla üzerimize kondurmadığımız rahatsız edici konulardır. Bazen sorunu görmezden gelmek insana anlaşılmaz bir rahatlama hissi verir. Oysa ölüm de hastalıklar da felaket ve kıtlıklar da tıpkı başkalarının başına geldiği gibi bizim de başımıza gelebilir. O halde tüm insanlık olarak öncelikle gıda kıtlığı denilen ve tüm tarih boyunca farklı dönemlerde insan ve hayvan yaşamını tehdit eden sorunun varlığını kabul etmek ve buna yönelik hem kendi neslimizi hem de bizden sonra gelecek nesilleri korumak üzere gerekli tedbirleri daha fazla vakit kaybetmeden almak gerekir.

Savaş ile sorun derinleşiyor

Afrika'da uzun yıllardır devam eden kıtlık ve yoksulluğa paralel olarak yaşanan açlık sorunu tüm dünyanın vicdani değerleri için ağır bir imtihanken, son dönemde yaşanan yangınlar, seller, iklim değişiklikleri, Covid-19 salgını ve geçtiğimiz ay patlayan Ukrayna krizi, gıda güvenliği ile ilgili küresel sorunların yeniden gündeme gelmesine yol açtı. Dünyanın önemli tarım ürünü ihracatçısı iki ülke olan Ukrayna ve Rusya arasında başlayan savaş, sadece iki ülkenin ve halklarının acı çekecekleri bir mücadele olmaktan çıkıp küresel bir gıda sorununun yeniden dünya gündemine oturmasına yol açtı. Zira Ukrayna ve Rusya'nın toplam küresel buğday arzının yüzde 29'unu ve ay çiçek yağının yüzde 62'sini karşıladığı düşünüldüğünde, özellikle bu ürünlerin ithalatına bağımlı olan ülkeler açısından yakın dönemde önemli gıda sorunlarının yaşanacağı tahmin edilmektedir. Üstelik iki ülke arasında devam eden savaşın süresi uzadıkça sorunun daha derinleşeceği, yeni ekimlerin savaş nedeniyle gerçekleştirilememesi dolayısıyla önümüzdeki yıl için ciddi bir gıda darboğazının yaşanabileceği öngörülmektedir.

Göçün sonuçları

Bu noktada hepimizin aklına şu soru geliyor: Neden tüm dünya bu iki ülkenin ürettiği buğdaya, ay çiçek yağına bu derece bağımlı hale geldi? Tüm dünyada bu kadar ekilip dikilmeyen toprak varken, doğudan batıya, güneyden kuzeye geçimlik iş bulmak için doğup büyüdüğü yerleri terk ederek göç etmek zorunda kalan milyonlarca insan basitçe tarımla uğraşsalardı acaba gıda kıtlığı konusu bu kadar dünya gündeminde olur muydu? Bu soruların farklı bakış açıları ile farklı cevapları olmakla birlikte, Dünya Bankası'nın 1960'lı yılların başlarında tüm geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelere tavsiye ettiği kalkınma stratejilerinin önemli bir etkisinin olduğunu ifade etmek yanlış olmayacaktır.

Dünya Bankası'nın gelişmekte olan ülkelerin kalkınma hedeflerine ulaşabilmeleri için ısrarla üzerinde durduğu tarım sektörü yerine sanayi sektörüne ağırlık verilmesi politikası o yıllardan günümüze neredeyse tüm gelişmekte olan ülkelerin en önemli kalkınma politikası haline gelmiştir. Sanayi sektörünün güçlenmesi ve endüstriyel üretimin olabildiğince arttırılması için, tarım sektörü birçok ülkede ihmal edilmiş, en kıymetli tarım alanları üzerinde bu toprakları geri dönülmez şekilde tahrip eden sanayi yatırımları tercih edilmiştir. Dünya Bankası'nın bu politikası çerçevesinde, tarımsal üretim yapmaya devam eden ülkeler adeta geri kalmış ve sanayileşememiş olarak kabul edilmiştir. Sanayileşme için toprak kaybı ve çevrenin geri dönülmeyecek şekilde bozulması basit bir bedel olarak görülmüş ve zengin bir ülke olmanın yolunun ne pahasına olursa olsun sanayileşmeden geçtiği vurgusu sürekli yapılmıştır. Şimdilerde 50'li yaşlarını sürenler ve üzeri nesil hatırlayacaktır, İstanbul'un orta yerinde faaliyet gösteren çimento fabrikaları, Haliç'e atıkları dökülen deri işleme tesisleri o dönemlerde sıradan kent görüntüleriydi. Tüm gelişmekte olan ülkeler için çevrenin, suyun, doğanın ve havanın kirlenmesi önemsiz (!) bedeller olarak görülürken, gelişmiş ekonomilerde farklı stratejiler izleniyordu.

Bugün "dünyanın en önemli tarım ülkeleri hangileridir?" diye sorduğumuzda aklımıza ABD, İsrail, Hollanda gibi gelişmiş ülkeler geliyor. Dünya Bankası'nın gelişmekte olan ülkelerin adeta kendilerinden utanmalarına sebep olan tarım sektöründe yoğunlaşma konusu, görünen o ki gelişmiş ülkeler açısından utanç kaynağı olmaktan öte üstünlük ve zenginlik kaynağı olmuş. Tüm dünyada İsrail'in ürettiği tek kullanımlık tohumlar kullanılıyor. Yerli tohumların yerini çoktan İsrail tohumları almış; küresel gıda ihtiyacımızın çözümü olarak lanse ettikleri GDO'lu ürünler hala tartışma konusu. En temel gerekçe ise ürün bolluğu garantisi... Öte yandan yine bu ülkeler tarafından üretilen kimyasal gübreler her ne kadar ürünün zarar görmesine ya da erken bozulmasına engel olsa da toprağa karıştıktan sonra etkisi uzun yıllar gitmeyecek zararlar verebiliyor, toprağı kalitesizleştirebiliyor.

Türkiye'de durum nasıl diye soracak olursanız, TÜİK verileri şunları söylüyor: Türkiye'de, toplam tarım alanı 1990 yılında 42 bin hektar iken, 2018 yılında 37 bin 802 bin hektara gerilemiştir. Tarım alanlarında azalmaya karşılık kimyasal gübre kullanımında artış gözlenmiş. Toplam gübre tüketimi 2007 yılında 5,1 milyon ton iken, 2016 yılında yüzde 16 oranında bir artışla 5,9 milyon tona yükselmiştir. Bu artışın sebebi olarak kimyasal gübre kullanımı dolayısıyla toprağın verimsizleşmesi gösterilmektedir. Tarım sektöründe yabancı tohum ve kimyasal gübre kullanımı dolayısıyla bu sektörde artan hammadde ve ara mal girdi ithalat trendi göze çarpmaktadır. Kurda görülen değişkenlikler de ithal girdilerinin pahalılaşmasına ve dolayısıyla üretim maliyetlerinin yükselmesine yol açmaktadır. Bu noktada sektörden birçok oyuncu, yerli üretimin maliyetlerini göz önünde bulundurarak ithal ürünlerin ülkeye getirilip satılmasının daha yüksek kar getirisi sağlayacağını düşünmektedirler. Marketlerin raflarında, bereketli Anadolu topraklarımızda bolca yetiştirebildiğimiz ürünlerin yerini daha ucuz olmaları nedeniyle ithal pirinç, fasulye, ceviz, buğday gibi ürünler almaya başlamıştır. Benzer durum hayvancılık sektörümüz için de geçerlidir. Kırdan kente göçün ve İkinci ve Üçüncü Beş Yıllık Plan dönemlerinden başlamak üzere, o dönemden günümüze kadar tarım sektörünün diğer sektörlere göre geri planda kalmasının önemli bir sonucu olarak bitki üretimi yanında hayvancılık da önemli ölçüde gerilemiştir. Son yıllarda devletin hayvancılık sektörüne sağladığı önemli teşvik ve desteklemelerle hayvan sayımızda önemli iyileşmeler gözlenmiştir. Büyükbaş hayvan sayısı 2020'de bir önceki yıla göre yüzde 1,6 artarak 18,2 milyona, küçükbaş sayısı yüzde 11,6 artarak 54,1 milyona yükselmiştir. Benzer durum üç tarafımız denizlerle çevrili bir yarım ada ülkesi olmamıza karşın balık üretimi için de geçerlidir.

Bilhassa pandemi döneminde tarımsal üretimin azalması, ekim dikim işlemlerinde yaşanan kesintiler ve son haftalarda yaşanan Ukrayna krizi, tüm dünya ile birlikte ülkemizde de gıda arz güvenliği konusunun gözden geçirilmesini gerekli kılmıştır. Mümbit toprakları, harika iklim koşulları, geniş sulak alanları ile tarım için dünyanın en elverişli bölgelerine sahip olan ülkemizde bu sektörün dikkatle yeniden ele alınması hayati öneme haizdir. Enerji arz güvenliği kadar önemli olan gıda ve su güvenliği, ülkemizin en önemli stratejik konularının başında gelmektedir.

Girdi maliyeti artınca...

Artan girdi maliyetleri nedeniyle tarımsal üretimin pahalı hale gelmesine karşılık tarımsal ürün ithalatının tercih edilmesi, bu derece stratejik bir alanda üzerinde yeniden düşünülmesi gereken bir politika tercihidir. Gıda ithalatında yaşanan gecikme ya da kesintiler, marketlerde satılan ürün fiyatlarına hızlı bir şekilde yansımakta ve özellikle dar gelirli tüketici açısından oldukça güç durumların ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Sebze ve meyvenin en kalitelisinin bol ve ucuz olarak kolaylıkla bulunduğu ülkemizde, üretimde görülen aksaklıklar ve fırsatçıların yol açtığı hızlı fiyat artışlarının vatandaş üzerindeki olumsuz etkisini hızla izale etmek için tarımsal üretimin arttırılmasına vakit kaybetmeden başlamakta fayda vardır. Yaşanan olumsuzlukları fırsata çevirerek, yabancı tohum yerine yerli tohumların kullanımına ağırlık verilmesi, kimyasal gübrelerin kullanımının azaltılarak, doğal gübrenin kullanılması, küçükbaş ve büyükbaş hayvansal üretimin arttırılması için devlet teşviklerinin sağlanması kısa süre içerisinde mutfaklara yansıyan gıda fiyat artışlarının hafiflemesin sağlayacaktır. Ancak verilecek teşvik ve desteklerin sıkı şekilde takip edilmesi, kötü niyetli kullanımların önüne geçecektir. Öte yandan, geçtiğimiz haftalarda Cumhurbaşkanı Yrd. Sayın Fuat Oktay, Sudan'da 100 bin hektar tarım arazisinin ülkemiz tarafından işlenmeye tahsis edildiğini açıklamıştır. Bu oldukça sevindirici bir gelişmedir. Türkiye'nin iyi ilişkiler içinde olduğu Afrika ülkeleri ile bu tür işbirlikleri yapması hem ülkemiz hem de partner ülkeler açısında önemli ekonomik avantajlar sağlayacaktır. Zira yüzölçümü olarak Konya ilimiz kadar olan Hollanda, bu yöntemle dünyanın en önemli kozmetik bitki ve çiçek üreticisi durumundadır. Kenya'da Hollanda ve İsrail menşeili birçok firmanın kesme çiçek alanında önemli yatırımları bulunmaktadır. Hollanda'da tüm olumsuz iklim koşullarına rağmen seracılık da oldukça gelişmiştir. Benzer durum, verimli toprakları oldukça kıt olan İsrail için de geçerlidir. İsrail, tarım sektörüne yönelik yaptığı önemli araştırma geliştirme çalışmaları ile tüm dünyaya tohum ve tarım ürünü pazarlayan bir ülke konumuna gelmiştir. Dünyanın önde gelen bir diğer tarım ülkesi de ABD'dir. Teknolojik tarımın olabildiğince etkin kullanıldığı bu ülke, tarım ürünü üretimi ve ihracatı konusunda dünyanın en önemli ülkeleri arasında yer almaktadır.

Sanayi önemli ama...

Dünya Bankası'nın 1960'lı yıllarda öne sürdüğü sanayileşme politikaları elbette önemli ve gereklidir. Ancak, sanayileşme çabası tarım gibi stratejik bir sektörün yok edilmesi pahasına gerçekleştirilmemeli, akılcı politikalar ile sürdürülebilir sanayileşme ve tarımsal üretim birlikte yol almalıdır. Gıda konusunda kendi kendine yetebilen bir ülke olmak, her an yaşanabilecek gıda ithalatı kesintilerinde vatandaşlarımızın gıda güvenliğinin sağlanması açısından çok büyük bir avantajdır. Yerli tohum kullanılarak arttırılacak yerli üretim, artık sadece hafızalarımızda kalmış olan mis kokulu Çanakkale domateslerini, yayık tereyağlarını yeniden tatmamızı sağlayacaktır. Bereketli topraklarımızın, sürdürülebilir çevre ve tarım politikaları ile ekilip dikilmesi bir yandan doğal, kaliteli ve ucuz gıda üretimini arttırırken, diğer yandan çevrenin iyileşmesine ve bu sektörde artan istihdamlarla işsizlik oranlarının azalmasına katkı sağlayacaktır.

Sözün başında anlattığım küçük Afrikalı kız çocuğunun açlıktan ölmesini bekleyen akbabaların, gelecek nesillerde Afrika'dan uçup Anadolu semalarına gelmelerini istemiyorsak hiç vakit kaybetmeden gerekli tedbirleri almalı ve yerli tarımsal üretimimizi artırıp gıda arz güvenliğimizi en üst seviyede garanti altına almalıyız.

[email protected]