Akika party’nin mü’min girl’leri vs. ‘bu kadın’

Neslihan Mervenur Vural / Yazar
01.12.2019

“Zenginlik” ile “dünyevileşmeyi” birbirine karıştırıyoruz. Zenginliği dünyevi düzlemde kullanmaya başladığımızda işler çığırından çıkıyor. Dinin gayesine uygun bir zengin yaşam yerine dünyevileşme esaslı bir kurgu içine doğan gençlerin Şeyma Subaşı’nın partilerine özenmesi sürpriz bir son olmasa gerek. Çünkü dünya aynı dünya olunca, eğlence aynı eğlence, görünmek aynı görünmek oluyor.



İnsan eşittir tören, ritüel diyebilir miyiz? Bazen diyebiliriz bazen diyemeyiz. Bazı toplular için evet, bazı toplumlar için hayır. Bazı inanç tasavvurları için bir yere kadar olabilir. Nerede durduğunuza, durduğumuza bağlı bu sorunun cevabı..Mesela tanıdık bir mizansen; doğarsınız, bir bayram havası, kulağınıza ezan okunur, belki akikanız kesilir, şerbetiniz ikram edilir, evde mevlidiniz okunur. Aile, eş dost bir araya gelir. Bir iki yanık sesli  mevlithan teyze Mevlid-i Şerif Veladet Bahri’ni mırıldanır: 

“Âmine Hâtun Muhammed Anesi
Ol Sadeften doğdu ol dür dânesi”  

Üzerine de karabiberli tavuklu bir pilav:) Dualar, tekbirler, tebrikler, kapıda itina ile çevrilmiş onlarca ayakkabıyla birlikte evli evine köylü köyüne. 

Nasıl yani peki ya cupcake? Yaban mersinli tatlı? Arkada dore ve gümüş renginden şişirilmiş balonlar? Fotoğraf çekimi? Drone? Mevlit klibi? Backstage hazırlık videoları? Peki gelenlere hatıra olarak verilecek magnetli süsler, kesme kokulu sabunlar? Yok mu bunlar? Yok ya... 

Şaka şaka bunlarsız bebek mevlidi mi olur?  Kim ne yapsın tavuklu pilavı, pide-ayranı. Ne alaturka! Şimdi çocuğun isminin yazılı olduğu cheescake’ler moda. Bildiniz canım bu ritüeli, sizin bizim bebek mevlidi. 

Malum son bir haftadır konuşup durduğumuz bir yerden gözümüzün ısırdığı mevlit. Hatırlayamadınız mı, herkesin İslamcı herkesin bir o kadar da modacı, herkesin yine bir kadar siyasetçi, herkesin bir o kadar görgü ve ahlak uzmanı kesildiği o meşhur video klip. Buyrun biz yine de hatırlatalım. 

İmaj zedelenmesi

Malum bir hanımefendinin lüks şatafatlı bebek mevlidi videosu viral oldu sonrasında da virüs gibi yayıldı elden ele dilden dile. Büyük bir lüks içerisinde kişinin yaptığı nişan, düğün, ilk yıl dönümü çekimi, hamilelik çekimi, ardından bebek mevlidi. Ne duymayan kaldı ne hakkında konuşmayan. Hal böyle olunca “Sana ne söz düşer ki kalem sahibi, zaten herkes her şeyi söyledi” diyebilirsiniz. Ama ben farklı bir kaç hususa değinmek niyetindeyim. Öncelikle bu hanımların ne görgüsüzlükleri bırakıldı ne ahmaklıkları, had o kadar aşıldı ki bel altı ifadeler, imalar. Üstelik bunu yapanların bir kısmı da “bizim mahallenin sakinleri.” Her şeyden evvel ne olursa olsun kimse kimseye bu denli hakaret etme, onu linç etme hakkına sahip değil. Hele ki kadınsa demeyeceğim çünkü bu insan olmanın gereği. Haa ‘Bu hanım bizi temsil ediyor, var olan imajı zedeliyor’ derseniz o başka. O zaman orada da iki kelam edelim. Bu hanımların kendini temsil ettiğini düşünen varsa o onların bileceği iş. Her birey kendi başına temsil yetkisine sahiptir. İçinde bulunduğumuz cemaatler (sosyolojik anlamda)  vasıtası ile de birbirimizi üzerinde temsiliyet hakkımız vardır doğru. Ama siz aynı gruba dahil iseniz. Buradaki tartışmanın birbirimiz üzerindeki temsiliyet hakkını doğuran öge yani kesişim kümesi elmanı ise “baş örtüsü.”  Bu hanımefendi başörtülü olduğu için doğrudan “muhafazakar, dindar” sıfatlarının ögesi oluyor. Zira benzer ritüelleri gerçekleştiren başkaları için bu tartışmalar bu denli yapılmıyor. Çünkü  başörtüsü bir açık bir kimliktir. Ontolojik olarak bir duruşu simgeler. Ve dahi tesettür. Başımızı örtmekle, örtmeyi kabul etmekle belli eylemleri yapma ve yapmamam taahhüdünü vermiş oluruz. Oturmanız, kalkmanız, konuşmanız kendinizi bağladığı gibi büyük resimde de bu cemaatin diğer üyeleri üzerinde de etki bırakır. Öyle ki bu etkiyi son olayda işin Sezai Karakoç’a Nuri Pakdil’e kadar getirilmesinden görmek mümkün. Bu yüzden eğer bir geminin yolcusuysanız, ait olduğunuz bir mahalle var ise bireysel olarak yapıp ettiklerimizden seken kurşunlar gemi kaptanına isabet edebilir, asıl gayeleri Hz. Nuh’un gemisine yapılanlar ile paydaş olanlar o gemiyi kirletmek için tüm çabalarını sarf edebilir. Bu yüzden tabi olduğumuz kamudan  ve o kamunun her bir bireyinden sorumluyuz ve birbirimiz üzerinde haklarımız var. Ama tüm bunlar birinin yaptığı ferdî bir eylemi kitlesel bir hale dönüştürmemeli. “Bunlar zaten böyle” yaftasına büründürmemeli. Söyleyin bana bu hanıma böyle ağır yaftalar yapıştırıp, linç etmenin gemiyi kirletmeye çalışanların girişiminden ne farkı var? 

“Nasıl yani tüm bu olan biteni savunuyor musun sen şimdi?” Diye sorabilirisiniz. Hayır elbette. Sadece odaklanmamız gereken şeyin, zenginlik, gösteriş, rüküşlük olmadığını söylemeye çalışıyorum. Tarih boyunca hep zengin olanlar, zenginliklerini kullanma biçimi eleştirilenler, bu yüzden komik duruma düşenler var ola gelmiştir. Bakınız yakın tarih Tanzimat romanlarına. Bu bizim için ilk ve yeni bir durum değil. Ve bakın Osmanlı’da ve daha erken dönemde yazılan klasik kitaplara. Halkın zevk sefaya düşmesi, zenginliğini bir kibir vasıtası haline dönüştürmesi ile ilgili birçok fıkhi ve tasavvufi metinle karşılaşabilirsiniz. Yani diyorum ki “durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak”. 

Görevimiz setretmek 

Peki ya ne öyleyse, nereye odaklanalım bir söyle? 

Odaklanmamız gereken şeyin zengin olsun fakir olsun herkesin var olma çabasının sosyal medyada “görünür” kılma üzerinden okumak gerekliliğine inanıyorum. Bugün konuşmamızı sağlayan şey kişinin ne görgüsüzlüğü ne zenginliği ne de rüküşlüğü aslında. Bu paylaşımlar an be an yapılmasaydı bunları konuşmuyor olacaktık. Kişinin ayıbı, israfı, günahı kendine kalacaktı ki bizler de kötülüğü ve ayıbı ifşa etmeme, setretmekle görevliyiz. Olayı kamusallaştırmak aklın almayacağı yerlere götürebiliyor. Story, storyi doğuruyor, gördükçe yaygınlaşıyor, yaygınlaştıkça görünür hale geliyor. Ama şu an yapılan yayınlarla, mahremiyet ihlalleri ile kişilerin düğünde hangi parfümü kullandığı, mevlitlerine kimlerin katıldığı, ne ikram edildiği bilgisine bile erişmek mümkün. Hanımefendinin ironisi şu aynı zamanda; Ihlamur Kasrı’nda yemek yenilecek bir zenginliğe sahip ama aynı zaman kişinin Instagram sayfasında çifti 100 TL olan ucuz spor ayakkabısı reklamı da yapılıyor.  Bunun sosyal medya’da bir sektör haline gelen “sponsorluk” kavramı üzerinden açıklamak mümkün. Ama bu kendi içinde bir çelişkiyi de barındırıyor. Bu çelişkiyi bertaraf eden şey ise mutlak anlamda “fenomen olma” ile açılanabilir. Alınan like’lar ve yorumlarla bir mecra oluşturuluyor. Korkarım hayatta başka bir şeyle var olamayanlar bu mecrada like’larla var olmaya, kubbede bırakamadıkları hoş sedanın yerini “üzerinizdeki nereden acaba, ne kadara aldınız?” Sözleriyle doldurmaya, beyhude olarak kendilerini inşa etmeye çalışıyorlar. Bahsettiğimiz hanım ise sadece bir örnek. Bu tipolojiye sahip benzer bireyler de zenginliklerini birer “varoluşsal araç” olarak kullanıyorlar. Ve bunun kadınlıkla da bir ilgisi yok. Biraz bu mecrada dolaştığınızda muhafazakar zengin erkeklerle enteresan pozlarla ve konseptlerle karşılaşabilirisiniz. Burada kişiyi hedef tahtası haline getirene şey ise kimliğimizin bir nişanesi olan başörtüsü. Maalesef bugün Müslüman erkekler ne sakalları ne de herhangi  bir giyim kuşamları ile kimliklerini pek fazla ibraz edemediklerinde nedense bu tartışmalar sürekli “Cık cık cık…Bide başörtülü olacak’a geliyor.” Yanlış anlaşılmasın. Biraz önce de bahsettiğim gibi kesinlikle taktığımız örtünün, taşıdığımız kimliğin bir anlamı var. Biz inananlar öyle lalettayin davranamayız. Değerlerimize, inancımıza aykırı bir tutum sergilediğimizde bireysel olarak da toplumsal olarak da bir mesuliyet hissederiz, hissetmeliyiz. Değinmeye çalıştığım nokta bu tartışmanın “muhafazakar genç kızlar” özelinde çıkarılıp “muhafazakar ve değişen herkes” geneline taşınması gerekliliği. Nedense muhafazakar zenginleşen kadınların profillerini süsleyen görseller adeta yanlarına konu mankeni gibi duran, süs bebeğine çevrilmiş, kadının hazırladığı konsepte uygun giydirilen, dilsiz sözsüz “muhafazakar zengin beyler”den dem vuran yok. 

“İyi de muhafazakar kızların zenginliğini bu şatafatlı eğlenme biçimlerini hiç mi değerlendirmeyeceksin” denilebilir? Sahi neler oluyor “bizim mahallenin kızlarına?” Bu sorunun tek bir cümlelik cevabı yok elbette. Sahih bir tasavvur kuramayan gençlerimiz var bugün. Varlığını anlamlandıramayan, misyonunun, yaradılış gayesinin gerçeklerinden haberdar olmayan bir sürü genç. Uzakta da değil üstelik. Sizin evde ve bizim evde. Zengin olmak ayıp, utanılacak bir şey değil. Bu zenginliğin belirli ölçülerde yaşanması da. Çünkü Allah Teala zenginliği kimisine imkan kimisine imtihan vesilesi ile verir. Fıkhen zenginlik ise bir imtiyaz doğurmayıp aksine kişiye çeşitli yükümlüler yükler. Kimisi farz olan zekat gibi mali ibadetler kimisi ise ahlaken ve vicdanen desteklenen nafile ibadetler sadakalar, vakıflar gibi. İnsan için ise maddi zenginlikten daha önemli olan zenginlik ise manevi zenginliktir ki bu da Rasulullah’ın (s.a.v.) “Zenginlik fazla servete sahip olmak değildir; asıl zenginlik gönlün ihtiyaç duygusundan uzak kalabilmesidir (Buhari,”Rikak”, 15;Müslim, “Zekat”, 120) hadisinde belirttiği üzere insanın hırs, dünyalık tamahtan uzak kalıp, elindeki ile yetinme erdemini anlatmaktadır. Yine yanlış anlaşmasın bu sözler mevzu bahis olan şahısları herhangi bir itham altında bırakmak niyetinde değil. Zira kişinin yaptığı ibadetleri, yerine getirdiği mükellefiyetleri Rabbi ile arasındadır, bilemeyiz bilmemiz de merak etmemiz de gerekmez. Işık tutmaya çalıştığım karanlık nokta işin toplumsal boyutu. Bir tarafta Siyanürlü siyanürsüz ilk intibası ekonomik temelli olduğu görülen intiharlar, dayanılamayan yoksulluk sınırı bir tarafta seküler bir tınıyla hayatımıza giren muhafazakar zenginler. Dediğim gibi kişilerin ibadetlerini asla sorgulamayız ama idealimizin yaşandığı çok eski zamanlarda zekatını verecek kimsenin bulunmadığı, aç kuşların hesabının düşünüldüğü, tenceresinde yetimleri için taş kaynatan kadının mesuliyeti gibi örneklerin olması bugünkü komşularını dahi tanımayan biz Müslümanları yeniden düşünmeye sevk ediyor. 

Zenginlik ve dünyevileşme 

Tüm bunları niçin mi söylüyorum çünkü bugün kavramlar noktasında Müslümanların kafası karışık. “Zenginlik” ile “dünyevileşmeyi” birbirine karıştırıyoruz. 

Zenginliği dünyevi düzlemde kullanmaya başladığımızda işler çığırından çıkıyor. Dinin gayesine uygun bir zengin yaşam yerine dünyevileşme esaslı bir kurgu içine doğan gençlerin ise Şeyma Subaş’ının partilerine özenmesi sürpriz bir son olmasa gerek. Çünkü dünya aynı dünya olunca, eğlence aynı eğlence, görünmek aynı görünmek oluyor. Böylece kendini gösterme performansına dayalı baby shower’lar hatta “akika party’ler” başlıyor. Yanlış duymadınız “akika party.”. özelikle Amerika ve Asya ülkelerinde Müslümanlar arasında yaygınlaşan akika party’lerde aynı baby shower’a benzer bir ritüel tertip ediliyor. Büyük organizasyon şirketleriyle renkli platformlar, fonlar, akıl almaz pastalar, şekerlemeler, ikramlar ve olmazsa olmaz balonlar. Hz. Peygamberin de uygulamış olduğu dünyaya gelen yavrunun şükrünü eda etmek için kesilen kurban, manasından mefhumundan kopartılıp bir nevi like makinesi olacak bir Instagram konsepti haline böylece geliyor. Elbette bir bebeğin dünyaya gelişini esenlikle kutlamak, sevinci paylaşmak pek tabii bir şey ama bu bebekleri pozdan poza sokan adeta görsel bir maymuna çeviren bir hale soktuğunda işin rengi değişiyor. Bebek gözlerini açtığında ilk kez annesinin göz bebeklerini görmek yerine kamera lensleri ile karşılaşıyor. Geleneğimizde olan tahnik’in yerini görselleri süsleyecek hem de hiç lezzetli olmayan rengarenk şekerlemeler alıyor. Ve bütün bir hayat, rengarenk masalsı bir ritüel üzerine kuruluyor da kendi anlam rengini arayamadan tüm renklerin arasında akıp gidiyor. 

Bu akışı izlemek de fıtraten “göstermeye” “görünmeye” meyilli kadın profili üzerinden oluyor.  Belki de bu yüzden mü’min kadının imtihanı mahremiyetini koruma, görünürlüğü perdeleme üzerinden. Hal de böyle olunca konu, imtihanını vermeyen Müslüman kadınların başörtüsüne gelip takılıyor. Sonra akıllar da takılıyor başörtüsüne. 

Hep haddi bildirilecek 

Tüm bunların arkasında “yahu tüm bu başörtüsü mücadelesi bunlar için mi verildi” diye hüzünlü ve içli sitemler gölgeliyor kalpleri. Bir tarafta prensesler gibi partilere koşan “mü’min girl’ler” varken daha geçen hafta müslüman kadın “bu kadın” oldu mesela. Sayın Özlem Zengin şahsında yapılan büyük saygısızlık aynı hafta gündemde tartışılan “muhafazakar zengin kızlarla” büyük bir ironi barındırıyordu. Bir tarafta toz pembe bu hayatı yaşayan hanımlar bir tarafta da yıllar geçse de haddi bildirilecek olan “bu kadınlar”. Birçok kesim,“başörtülü Instagram kızların” “görgüsüz zenginliğini” tüm Müslüman muhafazakar camiaya atfedip, diline dolarken aynı dil “bu kadına” da uzanıyor. Bugün nice mecrada ait olduğu “cemaati” rızaya uygun temsil etme gayretinde olan hanımlar var. Herhangi bir mecrası olmayanlar da var. Zamanında temsiliyeti için, mecralarından koparılan, isimleri unutulup gitmiş geride kederli ama gururlu hatıralar biriktirmiş hanımlar. Bugün görünür olmadıkları için yitip gitmiş değiller elbet. Hala “anlamı” temsil ediyorlar. Hasılı; bu kadın, şu kadın o kadın. Fark etmez. Bir tarafta her ne kadar anlamlandırmadığımız, kendini var etmeye, anlamlı kılmaya dair sair abes yollara başvuran sosyal medyanın muhafazakar zengin kızları, bir tarafta her alanda var olamaya çabalayan ve var olacak olan, yolda olan, hep yürüyecek olan işaret sıfatsız ve belgisiz zamirli kadınlar… 

neslihanvural1700@gmail.com