Akıncı kimden medet umuyor?

Doç. Dr. İsmail Şahin / BANÜ Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı
14.02.2020

Doğu Akdeniz'deki hassas ortamda Akıncı'nın kendi iç siyasi hesaplarını ön planda tutarak hareket etmesi, uzlaşmacı duruşuna hiç yakışmadı. Ne Türkiye'nin ne de Kıbrıs Türk halkının tüm dünyayı karşılarına alarak yürüttükleri haklı mücadele, hiçbir siyasi polemiğe malzeme edilmemelidir.



Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde geçmişten bugüne kadar faaliyet gösteren sol partilerin, hareketlerin ve toplumsal örgütlenmelerin hiçbiri, adadaki mevcut durumu (statükoyu) nihai bir çözümün durağı olarak görmedi. Bu durumun birçok nedeni vardı. Belki bunlar arasında en önemli olanı, Kuzey’de kurulan Türk idarelerinin, 1967’lerden 2000’lere kadar sağcı partiler tarafından yönetilmesiydi. Ancak sonradan iktidara gelen sol partiler ve cumhurbaşkanları da eleştirdikleri düzenin dışına çıkmayı başaramadı.

Kıbrıs Türk siyaseti

Soğuk Savaş Dönemi koşulları, “Komünizmle Mücadele” ya da “Emperyalizmle Mücadele” şeklinde karşılık bulan toplumsal bölünmelere, tüm dünyada olduğu gibi Kıbrıs’ta da ciddi bir ivme kazandırdı. 1948-1955 yılları arası dönemde, Türkiye’nin büyük şehirlerinde düzenlenen Kıbrıs mitinglerinde, “Kıbrıs Kızıl/Komünist Olamaz” sloganı ve pankartları sıkça göze çarpıyordu. Türkiye’nin, Sovyetler Birliği’ne karşı Batı Kampı’nda yer alması ve NATO’ya üye olması gibi komünizm karşıtı gelişmeler, ister istemez hem Kıbrıs Türk siyasetini, hem de Türkiye’nin Kıbrıs siyasetini şekillendirdi.

Genelleyici söylem

Benzer biçimde, Kıbrıs’ta kendisine komünizmi rehber edinen siyasi veya diğer toplumsal örgütlenmeler, “öteki” üzerinden genelleyici bir söylem üretmekten geri durmadı. Böylece Kıbrıs Türk siyasi hayatı, tüm dünyada olduğu gibi ideolojik iki kampa bölündü. Her iki kesim de “öteki” üzerinden ürettikleri tanımlamalar, yaftalamalar ve damgalamalar yoluyla, kendi kitlelerini hızlı bir şekilde inşa etti. Bu ayrışma en çok Enosis taraftarı Rumların işine yaradı.

Kıbrıs Türkleri için, 1878 yılından itibaren en büyük tehlike, Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması yani Enosis’ti. Enosis’e karşı mücadele, adadaki Türk toplumunun ortak kaygısıydı. Zira hiçbir Kıbrıs Türkü, adanın Yunanistan’a bağlanmasına, adadaki Türk varlığının yok edilmesine veya azınlık durumuna düşürülmesine ya da asimilasyona uğramasına razı değildi. Peki, Rumların bitip tükenmeyen Enosis arzuları nasıl durdurulacaktı? İşte derin ayrışma bu soruyla gün yüzüne çıkıyordu. Solcular, Rumlarla ortak bir devlet kurulmasını, buna karşın Sağcılar ise adada iki ayrı devletin var olmasını yani adanın Taksim edilmesini savunuyorlardı. Acil bir çözüm gerekliydi. 1955-58 yılları arasında başlayan şiddet eylemleri Kıbrıs Türklerinin 33 karma köyü terk etmesine yol açmıştı. 1960 yılında Kıbrıs Türkleri ve Rumları arasında ortaklık temeline dayandırılan uluslararası antlaşmalar uyarınca “Kıbrıs Cumhuriyeti” kuruldu. Başpiskopos Makarios’un Cumhurbaşkanı olduğu bu devlet, fazla uzun ömürlü olmadı. 1963 yılının sonunda yıkıldı. Kıbrıs antlaşmalarını, Enosis’e ihanet ve Rum toplumuna zorla kabul ettirilen bir metin olarak gören Makarios, kısa zamanda bu devleti Rum devletine dönüştürdü. Ardından, Kıbrıs Türklerine 11 yıl sürecek bir cehennem hayatı yaşattı. Ancak bu devletin yıkıldığını sadece Türkiye kabul etti.

Türkiye’nin desteği

Zorunlu göçler, yaşam olanakları ve güvenlik gibi nedenlerden dolayı Kıbrıs Türkleri adanın kuzeyinde kümelenmeye mecbur kaldı. Türkiye dışında hiçbir devlet, Kıbrıs Türklerinin başına gelen trajediyle ilgilenmedi.

Kıbrıs Türkleri ise bütün bu baskıları, Türkiye ile sıkı ilişkiler kurmak, iç örgütlenmelerini sağlamlaştırmak ve direniş güçlerini artırmak suretiyle göğüsledi. Rum tarafı, ekonomik ve sosyal baskılar yoluyla, Kıbrıs Türklerinin eşit siyasi hak talebinden vazgeçip, azınlık haklarına razı olmasını sağlamayı planlıyordu. Türkiye’nin desteği ile Kıbrıs Türklerinin vatanlarına korkusuzca tutunma kararlılıkları, Rumların arzu ettiği rızanın oluşmasını engelledi. Kıbrıs Türklerine yönelik ekonomik ve sosyal baskılar neticesinde yıldırma; tedhiş hareketleri neticesinde de direnişini kırma politikaları sonuç vermeyince, 15 Temmuz 1974 tarihinde Yunanlı subaylar Kıbrıs’ta darbe yaparak adayı Yunanistan’a bağlamak istediler. 20 Temmuz Barış Harekâtı ile Atina’nın bu girişimi akim kaldı.

Kıbrıs Türk ve Rum solunun büyük kısmı, adada kurulan ortak devletin, Enosis ve Taksim taraftarlarınca yıkıldığını iddia ederler. Türk solu bu konuda doğrudan Rauf Denktaş’ı ve Rum saldırılarına karşı Türk direnişini örgütleyen Türk Mukavemet Teşkilatı’nı (TMT) suçlar. Bunun yanında Denktaş ve TMT’ye destek veren Ankara’daki asker ve sivil bürokrasi de eleştirilerden fazlasıyla payını alır. Buna göre Denktaş ve TMT, Rum ve Türkleri birbirine düşman etmek ve adada iki devletin oluşmasını sağlamak için elinden geleni ardına koymamıştır. Denktaş’a göre ise ortaklık devletinin yıkılmasının ve ardından Türklere yöneltilen tedhişin yegâne sorumlusu, Enosis’in yılmaz savunucusu Makarios ve onun yandaşlarıdır. Denktaş, kendisine yukarıdaki suçlamaları yöneltenleri, 1963-74 arası olayları ısrarla görmek istemeyen, “Rum’un siyasetine alet olmuş kişiler” olarak itham eder. Bu karşılıklı suçlamalar, Denktaş’ın iktidarı boyunca hararetli bir şekilde devam etti. Zamanla Kıbrıs Türk solu, Denktaş’ı çözümsüzlüğün sembolü olarak gördü. Kendileri de “Rumcu” olmakla damgalandı.

Uzlaşmaz taraf kim?

Küreselleşmenin artan gücüyle yayılan demokrasi ve insan hakları söylemi ile Avrupa Birliği’nin sunduğu ekonomik ve siyasal fırsatlar, Kıbrıs’ta 24 Nisan 2004’te yapılan Annan Planı referandumuna, Kıbrıslı Türklerin yüzde 65 ile “evet” oyu vermesinin yolunu açtı. Rumlar ise plana yüzde 76 “hayır” diyerek karşılık verdi. Ancak bu durum, Rumların tüm Kıbrıs’ı temsilen 1 Mayıs 2004’de Avrupa Birliği’ne katılmasını engellemedi. Günümüz itibariyle adada, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) adında iki devlet bulunuyor. Güney Kıbrıs’ı “Kıbrıs Cumhuriyeti” adıyla Türkiye dışında tüm dünya tanıyor ve bu devlet AB üyesi. KKTC’yi ise Türkiye dışında hiçbir ülke tanımıyor. Çözümsüzlüğün ana nedeninin, Denktaş ve Ankara olduğu tezi Annan Planı ile çürüdü. Uzlaşmaz tarafın Rumlar olduğu görüldü. Güney Kıbrıs’ın en büyük partisi, Komünist AKEL bile referandumda “hayır” dedi. Böylece bir kez daha Kıbrıs Rum solunun, çözüm için samimi olup olmadığı tartışmaya açıldı.

Cumhurbaşkanı Akıncı, kamplaşmanın, parçalanmanın ve bölünmenin çift taraflı yaşandığı ortamda yetişen bir siyasetçidir. Gençlik yıllarından itibaren sol siyaseti savunur. 1976’da Lefkoşa Belediye başkanı seçildi ve 1990 yılına kadar bu görevde kaldı. Sonraki yıllarda parti başkanlığı, milletvekilliği, bakanlık ve başbakan yardımcılığı yaptı. 2015 yılındaki seçimi kazanarak, Cumhurbaşkanı oldu. Bu makama sol görüşten gelen ikinci kişiydi. Bu yüzden Kuzey Kıbrıs’ta statüko sarsıldı, büyü bozuldu diyenler oldu. Akıncı, çözüm odaklı bir siyaset izleyeceğine dair halka söz verdi. Ancak şimdiye kadar iki sağdan, iki soldan Cumhurbaşkanı gören, Annan Planı’nda yaşadığı travmanın şiddetinden çözüme olan inancını büyük ölçüde yitiren Kıbrıs Türk halkının büyük kısmı Akıncı’nın çözüm vaadine pek bel bağlamadı. Diğer aday Derviş Eroğlu’na tepkilerinden dolayı, daha dürüst gördükleri Akıncı’yı tercih ettiler.

Akıncı iki toplumlu, iki bölgeli, siyasi eşitliğe dayalı bir federasyonun adada kalıcı barışı sağlayacağına inanıyordu. Rum kesimi de bu çözüme sıcak bakıyordu. Ama sadece bakıyordu! Gerçekte, iktidarı Türklerle paylaşma niyetinde olmadıkları belliydi. Ellerindeki AB kozunu sonuna kadar oynayarak, Kıbrıs Türklerini kendilerine siyasi, ekonomik ve sosyal alanlarda daha muhtaç hale getirme niyeti taşıdıkları açıktı. Bu düşünceye göre, Kıbrıs Türkleri dünyayla entegre olmak amacıyla AB’nin cazibesine kapılıp eninde sonunda Güney Kıbrıs’ı tercih edeceklerdi. Aksi halde dünyadan izole olmaya ve dışlanmaya devam edeceklerdi. Bu varsayıma göre çözümsüzlüğün süresinin uzamasının yaratacağı psikoloji, Kıbrıs Türklerini KKTC ve Türkiye’ye karşı kışkırtacaktır. Çünkü statükonun psikolojik yükü her geçen gün ağırlaşmaktadır.

Geçmişte olduğu gibi günümüzde de Kıbrıs Türkleri için vazgeçilmez iki husus vardır: Kıbrıs Türk kimliğinin korunması ve bağımsızlık. Bu iki unsura yöneltilen her tehdit, nereden gelirse gelsin, toplumun kızgınlığına ve tepkisine yol açmaktadır. Fakat bu vaziyet “Türkiye karşıtlığı veya düşmanlığı” şeklinde asla yorumlanmamalıdır. Bir defa, çözümsüzlük, kimlik bunalımı, işsizlik, evsizlik, azgelişmişlik, göç, partizanlık ve belirsizlik gibi ağır koşullar, Kıbrıs Türklerinde biriken kızgınlıklara yol açmaktadır. Türkiye’nin maddi ve manevi desteğini gayet iyi biliyorlar ama kendi mücadelelerinin görmezden gelinmesinden de nefret ediyorlar. Her itirazlarına, şikâyetlerine ve serzenişlerine, çözüm olarak 1963-1974 arası dönemin zorluklarının anlatılmasından ve Türkiye’nin yardımlarının her daim hatırlatılmasından bir hayli rahatsızlık duyuyorlar. Bu psikolojinin farkında olarak hareket etmek gerekiyor.

KKTC’de hükümetlerin bir türlü üstesinden gelemediği ve düzeltemediği ciddi yönetsel sorunlar bulunmaktadır. Sağlık, eğitim ve ulaşım başlı başına büyük bir sorun. Kamuda partizanlık ve adam kayırma had safhada. Maalesef bu yönetme güçlüğü, hükümetler tarafından genellikle Ankara’ya mal ediliyor. Hal böyle olunca halk nazarında Ankara’ya karşı bir öfke birikmesi oluşuyor. Bu durum karşısında doğal olarak hükümetlerinin ve devlet başkanlarının Ankara’ya “teslim” olmamasını istiyorlar. Bu durumun da iyi okunması faydalı sonuçlar doğurabilir.

Manasız gerilim

Mustafa Akıncı seçim kampanyasında, “dört boyutlu siyaset” sloganını kullandı. Bu siyasetin içerisinde: ‘çözüm odaklı siyaset’, ‘ülke sorunlarına duyarlılık’, ‘Türkiye ile kişilikli ve karşılıklı saygıya dayalı ilişki’ ve ‘tarafsız ve bağımsız Cumhurbaşkanlığı’ yer alıyordu. Kabul etmek gerekiyor ki temiz ve dürüst bir siyasetçi olarak kabul gören Akıncı, vaat ettiği dört boyutlu siyasetini gerçekleştirmede başarısız oldu. Çözüme ilişkin görüşmelerde herhangi bir ilerleme sağlanamadı. Federasyon tezinden yeşil ışık alamayınca, AB çatısı altında iki devlet formülünü dillendirdi. Yine de barışa ve çözüme dair bir umut ışığı doğmadı. Ülke sorunlarının çözümü konusunda dişe dokunur bir gelişme yaşanmadı. Hükümetlerle uyumlu bir birliktelik sergileyemedi. Türkiye ile karşılıklı saygıya dayalı bir ilişki inşa edemediği gibi var olanı da neredeyse rayından çıkardı.

Yoktan yere Türkiye ile manasız bir gerilim yaşadı. Yanlış anlaşılmalara mahal verecek şekilde İngiliz The Guardian gazetesine verdiği demeçte, “Kuzey Kıbrıs’ın Türkiye’ye bağlanmasının korkunç olacağı” ve devam eden süreçte “Kıbrıs Türk´tür Türk kalacaktır’ siyaseti 1950’lerin sloganıdır. Gerçek durumla ilişkisi yoktur” şeklindeki açıklamaları haklı olarak tepki çekti. Hâlbuki bu anlamsız polemikler yerine, Türkiye ile daha sıkı işbirliğine gidebilir ve Türk kamuoyunun, Kıbrıs Türk soluna yönelik algısını değiştirebilirdi. Belki daha da önemlisi, Türkiye’nin Kıbrıs politikasında ya da mekanizmalarında gördüğü yanlışları düzeltmek için çaba harcayabilir; adadaki toplumsal refahın yükseltilmesine katkı sunabilirdi. Eski Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, şüphesiz bu konuda iyi bir örnektir. Talat ne teslimiyetçiydi, ne de çatışmacı. Yeri geldiğinde o da Türkiye’ye yapıcı eleştiriler yöneltiyordu. Ama Talat, Akıncı gibi çatışmadan beslenen bir üslup benimsemeden, Türkiye karşıtlığı olgusunu topluma enjekte etmeden, müzakere yoluyla bir uzlaşı zemini arıyordu.

Haklı mücadele

Akıncı, kurt bir siyasetçi olarak, hem Türkiye’nin hem de Kıbrıs Türklerinin sinir uçlarını çok iyi biliyor ve kendi siyasi kaygıları uğruna, yeri geldiğinde bu sinir uçlarına dokunmaktan geri durmuyor. Bu doğrultuda, Kıbrıs Türklerinde biriken öfkeyi, siyasi bir malzeme haline getirip 26 Nisan 2020’deki seçimlerde kullanmak istiyor. Bu çerçevede, Türkiye ile Kıbrıs Türklerini karşı karşıya getirecek ve kendisine oy olarak geri dönecek polemikler üretilmesine müsaade ediyor. Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’daki böylesine hassas bir ortamda Akıncı’nın kendi iç siyasi hesaplarını ön planda tutarak hareket etmesi, kamu menfaatini önceleyen uzlaşmacı duruşuna hiç yakışmadı. Sonuç itibariyle ne Türkiye’nin ne de Kıbrıs Türk halkının tüm dünyayı karşılarına alarak yürüttükleri haklı mücadele, hiçbir siyasi polemiğe malzeme edilmemelidir.

ismailshn@gmail.com