Teknoloji çok hızlı değişirken hukuk çoğu zaman geriden geliyor. Yeni bir dijital uygulama hayatımıza giriyor, milyonlarca insan tarafından kullanılmaya başlanıyor, ardından ortaya çıkan sorunları çözmek için yıllar sonra yasal düzenleme yapılabiliyor. Bu gecikme, teknoloji şirketlerine büyük bir hareket alanı sağlıyor.
Cüneyd Altıparmak/ Hukukçu
Bugün devletlerin karşı karşıya olduğu en büyük güvenlik sorunlarından biri artık yalnızca sınır güvenliği değil. Asıl mücadele, görünmeyen bir alanda yaşanıyor. Ankara'da gerçekleşen NATO Zirvesi'nde gelişen yeni konsept de bunu bir kez daha teyit etti. Zira artık e-muharebe var, savaşlar artık sadece meydanlarda olmuyor
Sosyal medya platformları, yapay zekâ sistemleri ve algoritmalar; ekonomiyi, siyaseti, toplumsal hayatı ve hatta bireyin düşünme biçimini yeniden şekillendiriyor. Dijital dünya, hayatı kolaylaştıran bir teknoloji alanı olmaktan çıktı. Artık egemenlik tartışmalarının merkezine yerleşmiş durumda. Zira savunulması gereken her alan, çağdaş egemenlik kavramının içinde, egemenliğin bu dönemki izdüşümü olarak ortaya çıkıyor...
Eskiden egemenlik denildiğinde akla toprak, nüfus ve devlet otoritesi gelirdi.
Bugün ise bunlara yeni sorular eklendi:
Veriyi kim topluyor?
Algoritmaları kim yönetiyor?
Dijital altyapıyı kim kontrol ediyor?
Vatandaşların dijital kimliği üzerinde son sözü kim söylüyor?
Bunlara verilen/verilecek cevaplar, ülkelerin gerçek bağımsızlık düzeyini de ortaya koyuyor.
Çoklu vatandaşız hepimiz...
Bugün milyonlarca insan aynı anda hem kendi devletinin vatandaşı hem de küresel dijital platformların kullanıcısıdır. Günün büyük bölümünü bu platformlarda geçiriyor, haberini buradan alıyor, alışverişini buradan yapıyor, fikirlerini burada oluşturuyor. Hangi içeriği göreceğine, hangi haberin öne çıkacağına, hangi hesabın görünür olacağına ise vatandaşı olduğu ülkenin kamu otoritesi veya özel bir kurumu değil, platformların algoritmaları karar veriyor. Bu algoritmaları da "internet ülkeleri" olan o şirketler belirliyor. Dijital dünyanın bu görünmeyen, sorgulanamayan kuralları, günlük hayatımızı fark ettirmeden yönlendiriyor.
Bu nedenle mesele yalnızca teknoloji değil. Mesele, karar verme gücünün kimde olduğu. Bizim adımıza neyi izlemeyeceğimize karar veriliyor. Bu da ister istemez vatandaşı olduğumuz ülkeye rağmen bir içerikle muhatap olma ihtimalimizi arttırıyor. İşte bu tabloda düşünmeden ve sormadan edemiyorum: "Acaba 'fikir özgürlüğü' paketinin arkasında bu e-dünya devletleri bize neyi pazarlıyorlar?" "İnsan hakları hukukuna sığınarak "tamamen uluslarüstü ve kontrolsüz" bir alana çekilmeye hakları var mı?
Egemenlik paylaşımı
Eğer bir devlet, vatandaşlarının verisini koruyamıyor, dijital altyapısını yönetemiyor ve bilgi akışını tamamen yabancı teknoloji şirketlerinin insafına bırakıyorsa, egemenliğinin önemli bir bölümünü fiilen paylaşmış demektir. Bugün tartışılması gereken konu tam da budur.
Üstelik bu sistem yalnızca verimizi toplamıyor; davranışlarımızı da şekillendiriyor. Dijital platformlar, dikkatimizi mümkün olduğunca uzun süre ekranda tutmayı hedefleyen bir ekonomi kurdu. Beğenilerimiz, paylaşımlarımız, aramalarımız, konum bilgilerimiz ve günlük alışkanlıklarımız sürekli kayıt altına alınıyor. Bu bilgiler ticari değere dönüştürülüyor ve ekonomik güce çevriliyor. Görünürde ücretsiz kullandığımız hizmetlerin gerçek bedelini çoğu zaman kişisel verilerimizle ödüyoruz.
İşin daha dikkat çekici tarafı ise algoritmaların tarafsız olmamasıdır. Algoritmalar yalnızca teknik hesaplamalar yapan yazılımlar değil. Hangi bilginin öne çıkacağını, hangi görüşün daha fazla görünür olacağını ve hangi tartışmanın büyüyeceğini belirleyen görünmez editörler hâline gelmişlerdir. Kullanıcının ilgisini canlı tutacak içerikler öne çıkarılırken, farklı görüşlerle karşılaşma ihtimali giderek azalıyor. Böylece insanlar zamanla yalnızca kendi düşüncelerini doğrulayan içeriklerle karşılaşıyor. Toplumsal kutuplaşmanın derinleşmesinde dijital platformların bu görünmeyen etkisini göz ardı etmek mümkün değildir.
Teknoloji:1 – Hukuk:0 ama maç devam ediyor!
Sorunun en zor tarafı ise hukukun teknolojiye yetişmekte zorlanmasıdır. Teknoloji çok hızlı değişirken hukuk çoğu zaman geriden geliyor. Yeni bir dijital uygulama hayatımıza giriyor, milyonlarca insan tarafından kullanılmaya başlanıyor, ardından ortaya çıkan sorunları çözmek için yıllar sonra yasal düzenleme yapılabiliyor. Bu gecikme, teknoloji şirketlerine büyük bir hareket alanı sağlıyor. Bunun bu konularda ülkemizde açılan davalarda görüyoruz. Sosyal medya şirketleri bizimle -adeta- "dalga geçiyor". "Türkiye'de bu konuları denetleyecek hukuki düzenleme yok, onun için hakimindavayı reddetmekten başka çaresi yoktur" diyeni bile var!
Elbette çözüm, dijital dünyaya sırt çevirmek değildir. Ne interneti yasaklamak mümkündür ne de teknolojiyi durdurmak. Yapılması gereken, dijital dönüşümü doğru yönetmektir. Devletler kendi vatandaşlarının verisini koruyacak güçlü hukuki mekanizmalar kurmalı, algoritmaların hesap verebilirliğini artırmalı ve dijital platformları yalnızca ekonomik aktörler olarak değil, kamu düzenini etkileyen küresel güç merkezleri olarak değerlendirmelidir.
Türkiye de bu yeni döneme yalnızca güvenlik perspektifiyle değil, egemenlik perspektifiyle yaklaşmalıdır. Siber güvenlik, kişisel verilerin korunması, yerli yazılım ekosistemi, yapay zekâ yatırımları, dijital altyapılar ve veri merkezleri artık klasik teknoloji projeleri değildir. Bunlar, doğrudan millî güvenliğin ve ekonomik bağımsızlığın parçalarıdır. Kamu, üniversiteler, özel sektör ve sivil toplum ortak bir dijital egemenlik vizyonu etrafında buluşmalıdır.
Ayrıca toplumun dijital okuryazarlık düzeyini yükseltmeden bu mücadeleyi kazanmak da mümkün değildir. Algoritmaların nasıl çalıştığını bilmeyen, kişisel verisinin değerini kavramayan ve dijital manipülasyon yöntemlerini tanımayan bir toplumun kendisini koruması oldukça güçtür. Dijital egemenlik yalnızca devletin değil, vatandaşın da bilinçli olmasıyla güçlenir.
Önümüzdeki yıllarda ülkelerin gücü yalnızca sahip oldukları askerî kapasiteyle ölçülmeyecek. Verisini koruyabilen, yapay zekâ geliştirebilen, kritik dijital altyapısını yönetebilen ve algoritmalar üzerinde söz sahibi olabilen devletler yeni dönemin güçlü aktörleri olacak. Egemenlik artık sadece sınır kapılarında değil; veri merkezlerinde, sunucularda, uydu ağlarında ve algoritmaların satır aralarında da korunacak.
Somut öneri ve asıl soru
Bu konudaki hantallığı bir tarafa atmak gerekiyor. TBMM'nin komisyonlarındaki çalışmaları ve çıkarılan yasaları yakından takip eden birisi olarak gayreti olumlu ama yapılanları yetersiz görüyorum. Sebebi ise meseleyi değerlendirme odağının halen bu şirketlerin "düşünce ve ifade özgürlüğü" bağlamında ele alan yaklaşımda, (yani insan hakları hukuku doktrini üzerinden değerlendirilmesi hatasında) ısrar edilmesidir. Kar amacı güden bir şirketin böylesine "ulvi" ve "önceliği insan" olan bir paradigma bağlamında teste tabi tutulması büyük bir yanılsama ve gelecek neslin haklarına ağır tecavüzdür. Sosyal medya şirketleri başta olmak üzere bu alanda faaliyet gösteren internet yapılarının "toplumu 'etkisiz hale' getirme kabiliyeti" ile her olumsuzluğu "biz sorumlu değiliz ve 'sosyal ağ sağlayıcıyız'" halısının altına süpürmesine müsaade etmememiz gerekiyor.
Dünya değişiyor ABD bile artık bir çok konuda bu firmalara tüketim hukuku tatbik ediyor. Bizim yapmamız gereken de kullanıcıları tüketici olarak görmek ve firmalardan "doğru ürün" üretmelerini istemektir. Bu çerçeve oturursa hiçbir sorun kalmaz. Şayet bu olmazsa da ne düzenleme gelirse gelsin işe yaramaz.
Bu nedenle asıl soruyu yeniden sormak gerekiyor: Dijital egemenliği gerçekten ciddiye alıyor muyuz, yoksa yalnızca dijitalleşmeyi konuşup egemenliğin sessizce el değiştirmesini mi izliyoruz? Karar verelim.