Amaç düzen kurmak değil, kaos üretmek

9.04.2026

Tarih bize şunu defalarca göstermiştir: Büyük güçler düzen kurmak isterken, çoğu zaman kaos üretirler. Ancak bu kez mesele sadece bölgesel bir kriz değil; küresel bir kırılma ihtimalidir.


Amaç düzen kurmak değil, kaos üretmek

Ömer Faruk Alimoğlu / Hukukçu

Orta Doğu'da yaşanan son gelişmeleri yalnızca bölgesel bir gerilim olarak okumak artık mümkün değil. Çünkü bugün İran üzerinden şekillenen kriz, klasik anlamda bir "iki devlet çatışması" değil; küresel güç dengesinin yeniden kurulmaya çalışıldığı çok katmanlı bir süreci ifade ediyor.

Bu süreci doğru anlayabilmek için önce İran'ın konumunu doğru tespit etmek gerekmektedir.

İran, Hazar Denizi ile Basra Körfezi arasında uzanan jeostratejik hattın tam merkezinde yer alır. Bu konum, ülkeyi yalnızca bir bölge devleti olmaktan çıkarır; enerji hatlarının, ticaret yollarının ve jeopolitik rekabetin kilit aktörlerinden biri hâline getirir.

Dünyanın en büyük petrol ve doğalgaz rezervlerinden birine sahip olması, Hürmüz Boğazı gibi küresel enerji akışının en kritik geçiş noktasını kontrol etmesi ve aynı zamanda Çin başta olmak üzere büyük ekonomilere enerji sağlayan bir ülke olması, İran'ı yalnızca bir "hedef" değil, aynı zamanda bir "denge unsuru" yapmaktadır.

Ancak mesele tam da burada başlıyor.

1979 İslam Devrimi sonrasında İran, ideolojik tercihleri ve bölgesel politikaları nedeniyle Batı ile sürekli gerilim içinde kalmış; nükleer programı, vekil güç stratejisi ve sert dış politika söylemi nedeniyle sistematik bir şekilde izole edilmiştir.

Bu izolasyon yalnızca diplomatik değildir. Aynı zamanda ekonomik, askeri ve psikolojik bir kuşatmadır.

Bugün gelinen noktada ise bu kuşatma yeni bir evreye geçmişvaziyette.

Vekaletten doğrudan çatışmaya...

Uzun yıllar boyunca İsrail ile İran arasındaki gerilim, doğrudan çatışma yerine vekil aktörler üzerinden yürütüldü. Hizbullah, Hamas ve bölgedeki diğer unsurlar bu denklemin sahadaki uzantılarıydı.

Ancak 7 Ekim sonrası süreç bu denklemi kökten değiştirdi.

İsrail'in Gazze'de başlattığı operasyon, yalnızca Hamas'ı hedef almadı; İran'ın bölgedeki etki alanını sistematik biçimde daraltmayı amaçlayan daha geniş bir stratejinin parçası hâline geldi.

Suriye'de oluşan kırılmalar, İran'ın lojistik hatlarının zayıflaması ve vekil güçlerin kapasite kaybı, İran'ı doğrudan sahaya çekti.

Nitekim 2025 yılında yaşanan ve "12 Gün Savaşı" olarak anılan süreç, bu yeni dönemin en somut göstergesi oldu.

Bu savaşta taraflar yalnızca askeri güçlerini değil, aynı zamanda birbirlerinin psikolojik ve ekonomik dayanıklılıklarını da test etti.

İsrail, İran'ın nükleer ve askeri altyapısını hedef alarak zaman ve maliyet yükledi. İran ise geliştirdiği füze kapasitesiyle İsrail'de ilk kez gerçek bir güvenlik kırılması yarattı.

Sonuç?

Hiç kimse tam kazanamadı. Ama herkes bir şey kaybetti.

Baskı arttıkça direnç de artar

2026 itibarıyla ABD'nin doğrudan sahaya girmesiyle birlikte denklem daha da netleşti.

Washington'ın amacı klasik anlamda bir işgal ya da rejim değişikliği değil.

Amaç daha rafine.

İran'ın askeri kapasitesini sınırlamak, nükleer ve balistik gücünü kontrol altına almak, ve en önemlisi, sistemin içinden "uyumlu" bir yapı üretmek.

Yani hedef, İran'ı yok etmek değil; İran'ı kırılgan bir devlete dönüştürmek.

Bu strateji, Irak ve Afganistan tecrübelerinden sonra geliştirilen yeni nesil müdahale modelinin tipik bir örneğidir.

Doğrudan işgal pahalıdır. Kontrollü zayıflatma ise sürdürülebilirdir.

Ancak bu planın önünde ciddi bir engel var:

İran toplumu.

Beklenenin aksine, dış müdahale tehdidi İran'da iç çözülmeye değil; aksine bir konsolidasyona yol açtı.

Devlet ile toplum arasındaki mesafe daraldı, rejime yönelik eleştiriler geçici olarak askıya alındı.

Nitekim bu durum, dış müdahalelerin en büyük paradoksunu bir kez daha ortaya koydu: Baskı arttıkça, direnç de artar.

Körfez ve küresel risk

İran'ın en kritik hamlesi ise savaşın coğrafyasını genişletme tehdidi oldu.

Tahran yönetimi çatışmayı yalnızca İsrail ile sınırlı tutmadı; Körfez'deki enerji hatlarını, ticaret yollarını ve deniz taşımacılığını hedef alabilecek bir strateji geliştirdi.

Bu durumun anlamı açık:

Savaş artık sadece askeri değil; ekonomik bir savaştır.

Hürmüz Boğazı'nın kapanması ihtimali, dünya petrol ticaretinin önemli bir bölümünün risk altına girmesi demektir.

Bu ise yalnızca bölgeyi değil, tüm dünyayı etkileyen bir kırılma yaratır.

Enerji fiyatları yükselir. Tedarik zincirleri bozulur. Küresel ekonomi daralır.

Zaten son yıllarda ticaret savaşları ve jeopolitik gerilimler nedeniyle kırılgan hâle gelen küresel sistem, bu tür bir krizle birleştiğinde çok daha büyük bir sarsıntıya açık hâle gelir.

Üstelik bu kriz yalnızca ekonomik değildir.

Bu aynı zamanda büyük güçlerin dolaylı karşılaşma alanıdır.

ABD, Çin'i sınırlamak ister. Çin, İran üzerinden enerji güvenliğini korumaya çalışır. Rusya ise bu denklemi kendi lehine dengelemeye çalışır.

Ortadoğu böylece Asya-Pasifik'teki büyük güç rekabetinin ön sahasına dönüşür.

Sonuç, bir savaştan fazlası

Bugün İran merkezli kriz, klasik anlamda bir savaş değildir.

Bu, küresel sistemin yeniden kurulma sürecidir.

Eğer İran kontrolsüz biçimde çökerse, yalnızca bir ülke değil; bütün bir bölgesel düzen çöker. Irak'tan Kafkasya'ya, Körfez'den Orta Asya'ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada yeni çatışma alanları ortaya çıkar.

Bu durum Türkiye için de doğrudan bir güvenlik ve jeopolitik risk anlamına gelir.

Dolayısıyla mesele sadece İran meselesi değildir.

Mesele, dünya düzeninin hangi eksen üzerinde yeniden kurulacağı meselesidir.

Bu yüzden en kritik soru şudur: Bu süreç kontrollü bir dönüşüm mü olacak, yoksa kontrolsüz bir çöküş mü?

Çünkü tarih bize şunu defalarca göstermiştir:

Büyük güçler düzen kurmak isterken, çoğu zaman kaos üretirler. Ancak bu kez mesele sadece bölgesel bir kriz değil; küresel bir kırılma ihtimalidir.