Anne olduğumda annemi, anneanne olduğumda kızımı anladım

Röportaj: Hale Kaplan
09.01.2021

Cihan Aktaş: “Anne olduğumda annemi daha çok anladığımı hissetmiştim, ona bağlılığım artmıştı. Anneanne olduğumda kızıma karşı daha anlayışlı olmayı öğrendim, kendi annelik tecrübelerime dayanarak. Torunuma bakarken ise bildiklerimin ve tecrübelerimin yetersiz kaldığı hissine kapılıyor, ihtiyatlı hareket ediyordum. Gençliğin telaşı ihmali getiriyor, yaşlılığın sebep olduğu güçsüzlük ise tedirginliğe yol açıyor.”



Seattle Günlüğü, yazar-mimar Cihan Aktaş’ın ilk torunu Kaan’ı karşılamak için Ekim 2018’de çıktığı ABD yolculuğunun notlarından oluşuyor. Anneanne olmanın verdiği sevinç ve heyecan, Aktaş’ın şehir, kültür, doğa, mimariye dair kayıtlarıyla birleşince ortaya keyifli bir okuma çıkıyor. Kendi adıma, kitabın en sevdiğim günlük olduğunu söyleyebilirim...

Günlük yazmak nasıl bir deneyim? Kurgusal metin ile eş zamanlı ilerliyor üstelik bu deneyim, bir taraftan romanınız üzerine de çalışıyorsunuz...

Seattle’a giderken farklı ve yorucu birkaç ay geçireceğimi tahmin ediyordum sevgili Hale. ABD’de yakından görmeyi istediğim belki de ilk şehirdi Seattle ve torunumun doğumu vesilesiyle bu şansa sahip olmuştum. Üzerine çalıştığım metinlerle bağımı korumalı, bir yandan da şehri tanımalıydım. Bazen çalakalem notlarla da olsa dönem dönem günlük tuttuğum olur. Bu kez şehir hakkındaki izlenimlerimi ve anneanne olma sürecimi ilgilendiren her konuyu aksatmadan yazma kararlılığı içindeydim ama tabii çok yoğun günlerde bu karara uyamadığım oldu.

Tecrübelerimle biliyorum, not tutulmuş bir tek cümle ileride okunduğunda zengin bir kaynağa dönüşüyor. Ayrıca yazmak düşüncelerimi geliştirmeme yardım eder hep. Rutin metinlerimle birkaç saat geçirmek fiziksel yorgunluğu arındıran bir etki uyandırıyordu. Anneanne olma ve Seattle’ı tanıma tecrübelerimi, bununla ilgili his ve düşüncelerimi de gün içindeki çeşitli aralıklarda bilgisayara veya elimdeki deftere kaydediyordum.

Yazma iştiyakı hangisinde ağır basıyordu gün içinde, neden?

Üzerine çalıştığım romanı belli bir noktaya getirmiştim, bazen tıkandığımda bırakıyordum. Esenler’in ikinci kitabı için de halkla yaptığım üç defterden oluşan söyleşilerin notlarını başlıklara göre bilgisayara aktarıyordum, nispeten hafif bir çalışmaydı bu. Günlük notlarını ise gün içinde fırsat buldukça tuttum.

Bir mimarın şehir notlarını okurken yapılara dair yazdıklarını merak ederim. Bir romancının insanlara, duygulara dair söylediklerini de. Fakat bu günlüklerde en çok ağaçları ve kuşları anlatışınıza odaklandım. İsim isim, ses ses takip etmişsiniz onları. Kuşlar ve ağaçlar bir yerin ne kadarıdır?

Seattle’a ilk gittiğimde akçaağaçların en güzel dönemiydi. Kırmızı ve sarının türlü tonlarından manzaralar büyülüydü, ormanda yürüyüşe çıkmak için bahaneye bakıyordum. Zaten kızımla damadımın yaşadığı site Bothell’da bir ormanın içinde yapılmış. Birkaç yüz metre yürüdükten sonra orman alanına geçebiliyordum. Kuş sesleri gece bir sessizlik içinde yankılanıyordu odamda. Gündüz ormanda yürürken sincaplar koşuyordu etrafımda. Tabiat birçok açıdan değişmiyor ve benzerlikleriyle de geçmişimizi yanımıza taşıyor.

Ormanda yürürken yaşlı ağaçlarla konuşuyorsunuz. Ne anlattı size bu anıtlar?

Seattle küreselleşme protestolarıyla gündemime giren bir şehir, bunun yanı sıra adını taşıdığı Şef Siahl ve yerli halka dönük tanıyıp anlama merakıyla da yaklaşıyordum şehre. Suquamish ve Duwamish kabilelerinin şefi Siahl 1780 doğumlu, 1866’da vefat ediyor. Kendisini şahsen tanıyan Amerikan yerlisi araştırmacısı Dr. Maynard’ın girişimiyle, yaşadığı topraklar üzerinde yeni kurulan kasabaya onun adı veriliyor. Bugünkü Seattle şehrinin arka planında da o kasaba var.

Yerliler kimseye kötülük yapmadan bir felakete maruz kaldılar, yüz yetmiş yıl kadar önce bütün hayatları değişti. Ağaçların sürece ilişkin tanıklığını var sayarak, fikir yürütüyor ve kulak veriyordum. Yerliler Kanada’ya avlanmaya giderken buralardan geçiyor olmalıydılar. Bilgilerim yetersizdi, ağaçlar ise yaşlı ve dirençli.

Seattle’ın merkezinde, Pioneer Square’da bulunan Şef Seattle’ın büstünün etrafındaki panolarda “Washington’daki Büyük Şef’e” gönderdiği ünlü mektuptan cümleler var. “Artık Sokaklar Evimiz” şeklinde cümlenin yazılı olduğu panonun az ilerisinde yanlarındaki kocaman torbalarıyla kanepelerde eğleşen evsizleri görebiliyordum. Küresel markalar yerleştikçe Seattle’ın merkezinde yaşayan belli bir nüfus ya banliyolara taşınmış ya da evsizleşmiş.

İstanbul’a dönüp de günlüğüme nokta koymaya hazırlandığım dönemde mektup üzerine bir bilgiyi araştırırken böyle bir mektubun bir gerçekliği olmadığını öğrendim. Şef Seattle’ın 1854 tarihli kısa bir mektubu var, ancak bugün dolaşımda olan mektubun ilk hâli Dr. Henry A. Smith imzasıyla 29 Ekim1887’de Seattle Sunday Star’da yayımlanmış bir kurgu. Bu kurgu da 1971’de aktivist ve senarist Ted Perry’ye çevre sorunlarını konu alan Ev adlı belgeseli için ilham veriyor. “Beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu, son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde anlayacak” şeklinde cümlelerin yer aldığı mektubu Perry yazmış meğer. Ormanlarda dolaşarak mırıldandığım, elli yıldır bütün dünyada çevreci duyarlıklarla dile getirilen cümleleri yazan, çevreci bir senarist. Şef Seattle ise kısacık mektubunda Washington’daki Büyük Şef’e, mesela Dr. Maynard’tan ilaç almayı sürdürme temennisi gibi şeyler iletiyor. Onu kınıyor muyum, hayır. Zayıf düşürülmüşlere kendi ihtiyaç duyduğumuz kimliği hazır bir giysi gibi giydirmeye hakkımız yok.

Turuncu Günler’i 1991’de hamileyken, Körfez Savaşı cereyan ederken yazmıştınız. Seattle Günlüğü kızınızın hamileliği ile başlıyor. Arada nasıl bir duygu durum değişikliği var? O günler niçin turuncuydu? Bir renk ismi ile tanımlamanız gerekse nasıl tanımlardınız bu dönemi?

Hamilelikte yeni bir hayatın varlığınıza el koyduğunu hissedersiniz. Turuncu Günler’de buna rağmen Irak’ta yaşanan korkunç bir savaşa dönük kaygıların etkisine açıktım ve bu nedenle belki algılarım çok yoğun ve keskindi. Kokuların etkisi yüzünden kendi evimde kalamadığım için annemle babamın yanındaydım. Kıştı, sobalı bir odada toplanmıştık ve babam sürekli savaş haberlerini izliyordu televizyonda. Sobadan turuncu alevler fışkırıyordu, portakal ve mandalina kokusu yayılıyordu her yerden; savaşın ekrandan yansıyan rengi turuncuydu, öyle algılıyordum. Çok sevdiğim portakalı kokusu ve renginden dolayı görmeye tahammülüm yoktu, sonunda soğuk ve karanlık bir odaya attım kendimi. Bir can dünyaya getirmenin sıradan sorunları benim için o an çok ağırdı ama havadan bombardımanla insanlar öldürülüyordu. Annemi, yoğun hislerimin etkisiyle başka türlü görüyor ve sanki yeniden tanıyordum.

Bir bebek, yanında taşıdığı bilgilerle geliyor. Varlığın mucizesine uzun bir aradan sonra bu şekilde şahit olmanın heyecanı da yorgunluğunuza unutturuyor zaten. Kızımın anneliği kendi tecrübelerime taşıdı beni, geçmişle bugün arasında gidip geliyordu düşüncelerim. Bir şeyler farklı yine de aynıydı. Anneanne bakışıyla, kendi çocuklarıma bakarken yorgunluktan ulaşamadığım his ve düşüncelere yakınlaştım otuz yıl sonra.

Kaan’ın doğumuyla birlikte sözün ritmi de artıyor. Kokusu var adeta satırlarda. Bebek bakımı ile ilgili detaylar da sevimli ve önemli kayıtlar niteliğinde bana göre. Anne babaların bebekle ilgili her şeyi google’dan sorması, bebeğin hep bir kamera önünde olması... Kuşak çatışmasının en fazla olduğu günler bunlar belki, öyle mi ne dersiniz?

Çok haklısınız. Genç anne babalar ilk çocukta hele bir hayli kuşkucu ve titiz olur, buna kendimi hazırlamıştım, bir süre sonra kızım ve damadımın programına uyar hâlde buldum kendimi. Geniş aile içinde bebek bakımıyla ilgili bilgi sürekli tekrarlandığı için taze kalır ama benim bazı bilgileri hatırlamakta zorlandığım oldu. Kızımla damadım bir bakım sistemi seçmişlerdi, ellerinde kitaplar da vardı ve dediğiniz gibi, bunların yetmediği durumlarda telefona sarılıyorlardı hemen.

Annelik kadın hayatındaki en büyük dönemeçtir kuşkusuz. Fakat insan telaş ve kaygı içindeki bu dönemi çok duyumsayamıyor. Siz şimdi idrakin daha yüksek olduğu bir yaştasınız. Anneannelik nasıl bir dönemeç? İnsan anne olunca neyi, anneanne olunca neyi anlıyormuş?

Anne olduğumda annemi daha çok anladığımı hissetmiştim, ona bağlılığım artmıştı. Anneanne olduğumda kızıma karşı daha anlayışlı olmayı öğrendim, kendi annelik tecrübelerime dayanarak. Torunuma bakarken ise bildiklerimin ve tecrübelerimin yetersiz kaldığı hissine kapılıyor, ihtiyatlı hareket ediyordum. Gençliğin telaşı ihmali getiriyor, yaşlılığın sebep olduğu güçsüzlük ise tedirginliğe yol açıyor.