Annelerden demokrasi dersi

Dr. Can Ceylân / Sosyal Antropolog
28.09.2019

Terör örgütü PKK’nın hiçbir açıklama yapmaması, “iddia” denilen gerçekleri yalanlamaması meselenin haklılığının ispatıdır. PKK’nın sözlüğünü yapanların hedefi PKK’dan başka yerlere hatta “devlet kapısı”na çevirmeye çalışmaları bile işe yaramamıştır.



PKK, tehdit ve silah zoruyla adam devşirmeye devam ederken, “Diyarbakır Anneleri” olarak bilinen ama hem annelerin hem de babaların dâhil olduğu bir “aile eylemi” de devam ediyor. Medya, popüler olan ama daha sonra unutulup giden her olayda olduğu gibi Diyarbakır Anneleri’ni de gelip geçici bir gündem olarak gördü. Eş zamanlı yapılan ama ters dönen Kazdağları eylemi bu gibi kısa vâdeli popüler olayların en son örneğidir. Ancak Diyarbakır Anneleri’nin hâlis niyetli, popülerlikten ve magazinlikten uzak oturma eylemleri, medyanın desteği olmamasına rağmen kararlı bir şekilde devam ediyor. 

Medyanın, Diyarbakır Anneleri’ni idrak etmesi geç oldu ve ilgisi uzun sürmedi. Tabii işin için PKK korkusu olunca, “lütfen” verilen “ünlü desteği” de göstermelik seviyede kaldı. Diyarbakır Anneleri’ne desteği gönülde veren ve bunu iş edinen sivil ve serbest gazetecilerin hâricinde konu başlığı alt sıralara düştü. Medyatik hâle getirilen ölümler, siyâsî gelişmeler, partiler içindeki çekişmeler, spor karşılaşmaları hem kamuoyunun hem de medyanın dikkatini dağıttı. Aslında böyle olması, meselenin yer edinmesinde ve ağırlık kazanmasında gerekliydi. Magazinleştirilip sulandırılan, ünlülerin selfie malzemesi yapılan eylemlerden farklı bir yer ve tanım kazanması için sürecin böyle işlemesi gerekiyordu ve öyle de oldu. Ben şahsen, en önemli konuların bile medyada körün gözüne sokulur gibi ele alınmasının arkasında art niyet ve kişisel menfaat ararım. Kadın ve çocuğa yönelik şiddeti bile “işine” geldiği zaman ve “uygun” gördüğü kişiler için dikkate alan medyanın etik zâfiyeti, Diyarbakır Anneleri konusunda turnusol kâğıdı işlevi görmektedir. 

Annelerin fendi   

Terör, bu sefer baltayı taşa vurdu. Daha da doğrusu, PKK terörü can çekişen hayvanın debelenmesi gibi son çırpınışlarını yapıyor. Çünkü şimdi terörün karşısında insanlığın elindeki en “yumuşak güç” var. Bu yumuşak gücün adı “annelik”. İnsânî değerler açısından kıyas kabul edemeyecek kadar değerli olan annelik kurumu, teröre karşı gösterdiği tavır ile, ister silahlı ister silahsız olsun, her türlü şiddetin bâki olmadığını gösterecektir. Bu eylemin önemi ve gücü, eyleme katılanların çokluğundan değil, kararlılığından gelmektedir. Her zaman olduğu gibi nitelik, niceliğe üstün gelecektir. 

Terör örgütü PKK’nın hiçbir açıklama yapmaması, “iddia” denilen gerçekleri yalanlamaması meselenin haklılığının ispatıdır. PKK’nın sözlüğünü yapanların hedefi PKK’dan başka yerlere hatta “devlet kapısı”na çevirmeye çalışmaları bile işe yaramamıştır. Anneler ve âileleri, sayısı her gün artan bir şekilde eylemlerini sürdürmektedirler, çünkü onların istediği maaş artışı, imar affı ve benzeri maddî bir menfaat değildir. Hepsi bütün malını ve mülkünü bir sâniye bile düşünmeden feda edecek kadar ne istediğini bilen durumdadır. 

Ancak daha önemli ve eylemin eksenini oluşturan bir husus vardır ki, o da Diyarbakır Anneleri’nin Türk demokrasisine katkısıdır. Her bir âile tek başlarına âdeta birer sivil toplum kuruluşu gibi davranıp, haklarını sivil itaatsizliğin en zarif örneğini vererek, Türkiye’de demokrasinin özümsenmiş olduğu göstermektedir. İstediği parti seçim kazanamayın seçim sonuçlarını tanımayan, kazanan partinin adayına “benim cumhurbaşkanım değil” diyenlere, ya da hak zannettiği şeyi almak için dağa çıkıp silaha sarılan ve kendi insanını öldürenlere, “ordu göreve” diye pankart açanlara, “demokrasi dersi vermektedir.” Sandık her şey değildir” deyip silahlı terör örgütüne insan kaynağı sağlayanlara karşı sessiz kalanlara sandıktan başka nelerin olduğunu göstermektedir. 

Medyanın sınavı 

Türk siyaset literatürüne “İnönü siyâseti” olarak giren bir tâbir vardır. İsmet İnönü’nün, ileri yaşlarında ortaya çıkan duyma sorununu kendi lehine kullandığı ve istediğini duyup istemediğini duymadığı söylenir. İsmet İnönü’nün örnek alınacak başka yönlerini değil, bu özelliğini kendine örnek alan bâzı medya kuruluşları, haber değeri yüksek olayları bile zamâna, kişiye, mekâna ve hatta reklam getirisine göre görme ve duyma tavrı ortaya koymaktadır. En küçük olayları büyütüp ülke kamuoyunu oyalayan bu medya kuruluşları işin içinde “kadın” gibi ayrıcalıklı ve öncelikli bir konu olmasına rağmen, kâr-zarar dengesini, kadın ve anneler aleyhine kurmaktadır. Maalesef buna öncelikle tepki vermesi gereken kadın kuruluşları da, ideolojik kamplarının sınırlarını aşma cesâreti gösterememektedir. 

Sayıları her gün birer birer artmasına rağmen, çoğalan Diyarbakır Anneleri’ne verilmesi gereken şartsız ve tarafsız desteğin en büyük örneğini Türkiye Barolar Birliği başkanı Metin Feyzioğlu göstermektedir. Ama kutuplaşma karşıtlığında tribüne oynayan ve kadraja girmek için takla atanlar, bu konuda kutuplaşmaktan geri durmamaktadır. Maalesef medyanın belli bir kesimi, tarafsız haber yapma şansını bile kullanmamış ve bu insânî konuda sınıfta kalmıştır. Daha da önemli gelecekte ortaya çıkacak benzer durumlarda takınacağı tavır açısından kendi kendini sınırladığının ve inandırıcılık kredisini azalttığının farkında olmalıdır. 

İdeolojik sağırlık 

İspanyolların, İberya yarımadasındaki Müslüman hâkimiyetine son verdikten sonra, “burada yıkanırsak Hristiyanlıktan çıkarız” deyip Müslümanların yaptığı hamamları yıktıkları söylenir. Bu câhilce tutum, belki Avrupa’nın kurtulamadığı Ortaçağ karanlığı sebebiyle mâruz görülebilir. Ama bu Ortaçağ cehaletinin 21. yüzyılda devam etmesi, insanlık suçu kapsamında nefret suçudur. 

Diyarbakır Anneleri’nin oturma eylemi olarak HDP Diyarbakır il binâsını seçmesi, HDP’nin gayriresmî siyâsî ittifak kurduğu siyâsî partilerin seçmen tabanlarını anlamsız bir tepkisizliğe sokmaktadır. Oturma eylemi yapan annelere destek vermek, HDP’ye karşı olup iktidara destek vermek demek değildir. Millet İttifâkı’nı oluşturan partilerin seçmen tabanları, Müslüman hamamında yıkanmaktan korkan İspanyollar gibi trajikomik duruma düşmekten kendilerini kurtarmalıdır. 

Türkiye ile İsrail arasındaki siyâsî gerginliğe rağmen, Filistin’de çıkan orman yangınları söndürme uçağı gönderen hükûmeti eleştirecek kadar samimiyetsiz bir ağaç sevgisi olanların bilmesi gereken şey şudur ki, Diyarbakır Anneleri’ne destek vermek sâdece kadınların ve annelerin görevi olmadığı gibi, sâdece AK Parti ve MHP seçmeninin de sorumluluğunda değildir. Bu insânî bir sorumluluktur. 

Kelebek etkisi 

Diyarbakır Anneleri’nin yaptığı eylem kişisel olarak kendi çocuklarının kurtulmasından çok daha ileride bir amaca sâhiptir ve uluslararası örnek alınacak sonuçlar doğuracaktır. Tıpkı 1955’te ABD’nin Alabama eyaletinin Montgomery şehrinde Rosa Parks’ın siyâhî bir kadın olarak otobüste beyazlara ayrılan yere otururken, kendi kişisel ağırlığı ile küçük ve önemli bir adım atması gibi, Diyarbakır Anneleri de sağına soluna, arkasından gelenin olup olmadığına bakmadan başlayıp devam ettirdiği eylemin çapı şu anda küçük olsa da, giderek büyüyecek dalgaların başladığını görmemiz gerekmektedir. 

Terör örgütünün yaptığı görmezden gelip çıkardığı orman yangınlarıyla dikkat dağıtmakken, Diyarbakır’dan başlayan dalgalar, bugün sağır ve kör olanları aşıp gelecekte kendine örnek arayanlara ulaşacaktır. Bu konu, bu eylem başarıyla sonuçlanıp anneler çocuklarına kavuşsa bile, târihimizde unutulmaması gereken olaylar arasında kalmalıdır. Terör eylemlerinin yıldönümleri yas ve hüzünle hatırlanırken, Diyarbakır Anneleri’nin eyleminin başlangıç târihi, kamuoyunun süresiz gündemindeki yerini almalıdır. 

Kim var? 

Necip Fâzıl’ın “Gençliğe Hitâbe” başlığını verdiği metinde Üstad, “Bir gençlik, bir gençlik” diye başlar ve metnin zirve yaptığı yerlerden birinde “Kim var denildiğinde, sağına soluna bakmadan ‘ben varım’ cevâbını verici, her ferdi benim olmadığım yerde kimse yoktur, duygusuna sâhip bir gençlik”ten bahseder. Necip Fâzıl’ın genç olarak gördüğü kişilerin yaşı da, cinsiyeti de önemli değildir. Yâni kendini bu sorumlulukta hisseden herkes gençtir ve gençliğinin hakkını vermelidir. Ama artık “kim var?” sorusuna gerek duymadan “ben varım” deme devridir. 

Diyarbakır Anneleri’nin eylemi “kim var?” sorusu sorulmasa da “ben varım” diyen Hacire Akar, meydana çıktığında yaşından bağımsızlık bir gençlik tavrı ortaya koymuştur. Bir oda dolusu karanlığı bitirmek için tek bir kibrit ya da mumun yeterli olması gibi, Diyarbakır Anneleri’nin aydınlık ateşini Hacire Ana yakmıştır. Bu ateşe ilgi göstermeyip sönmesini bekleyenler, ya da medyatik ilgi gösterip havasız bırakarak söndürmeye çalışanlar vardır. Ama artık tam anlamıyla “önce-sonra” değişimi yaşanmaktadır. PKK karşısında korkup sinmek ve sesini çıkarmamak devri kapanmıştır. 

Hakkını aramak için ayaklanarak yakıp yıkmak devri de bitmiştir. Diyarbakır Anneleri’nin her biri “ben varsam herkes var; ben yoksam kimse” deyip oturarak haklı bir ayaklanma örneği ortaya koymuştur. Davalarının haklılığını bağırarak, feryad figân ederek ucuzlatmamaktadırlar. 

Bu annelerin hemen hepsinin “resmî eğitim” seviyeleri ilkokul seviyesinde olabilir. Hiçbir siyasal ideoloji, siyâset bilimi, halkla ilişkiler, tanıtım ve reklam ders almamalarına rağmen, içlerinden gelen doğal ve samimi dürtülerle ve annelikten aldıkları güçle, kameralara oynamadan, kadraja girmek için maymunluk yapmadan, vakur bir şekilde üst seviyede bir ders vermektedirler. 

Kaçında terörist olunur? 

Sevdiği kadınla veya sevdiği erkekle evlenerek sorumluluk alma cesâreti gösteren ama yasalara göre 18 yaşında olmadığı için tecavüzcülerle aynı kefeye konup hüküm giyen binlerce vatandaşımız hapis yatmaktadır. Çocuklarının 18 yaşından önce evlenmelerine izin verdikleri için anne-babalar da mahkûmiyet almaktadır. Bu konuyu bir mağduriyet önceliği ile ele alıp savunanlar, nedense terör örgütünün kaçırdığı çocukların haklarını korumak için kılını kıpırdatmamaktadır. 

Burada “18 yaşından sonra terörist olmak serbest olmalı” şeklinde tuhaf ve çarpık bir sonuç çıkarmak isteyenler olabilir. Yukarıdaki paragraftan böyle bir sonuç çıkarmak, ancak çarpık bir akıl yapısının becerebileceği bir şeydir. Böyle çarpık bir düşünce yapısına sâhip oldukları için de, terör örgütüne kaçırılan çocuklar adına hesap sormayı akıl edemezler. Bu, silahlı şiddetten korkmaktan daha vahim durumdur. İnsânî bir duygu olan korku, belli seviyeye kadar kabul edilebilecekken, karşılıklı sevgi ve kabul ortamında evlilik sorumluluğunu almış insanlara sapık ve tecâvüzcü muamelesi yaparken, teröriste en azından buğz etmeyenlerin insanlığın ötesinde her hangi bir canlı olmaktan nasip almadığını düşünebiliriz. 

canceylan@medipol.edu.tr