Arap ayaklanmalarının ikinci dalgasına Körfez'in tepkisi

Mehmet Rakipoğlu - Sakarya Üniversitesi Ortadoğu Enstitüsü
05.05.2019

Suudiler ve BAE Cezayir ve Sudan’da başlayan ayaklanmaların bölgesel statükoya meydan okumasını engellemeye çalışmaktadır. Siyasal İslam’ı birincil tehdit olarak gören BAE ise ayaklanmalarda potansiyel tehdit olarak gördüğü Müslüman Kardeşler’e yakın isimleri ve siyasi aktörleri siyaset sahnesinde etkisiz hale getirmeye çalışmaktadır.



Ortadoğu’nun statükocu aktörleri olarak bilinen ve Körfez bölgesinin dünya siyasetinde daha çok konuşulmasını sağlayan Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, 2010’da Tunus’ta ile başlayan, bugün Cezayir ve Sudan’da yaşanan devrim hareketlerinin ikinci dalgası olabilme potansiyelini taşıyan anti-statükocu hareketlere karşı pozisyon alıyor. Demokrasi ve insan hakları bağlamında herhangi bir kaygısı olmayan Suudi Arabistan I. Veliahtı Muhammed bin Selman ve Abu Dabi Veliahtı Muhammed bin Zayid arasındaki yakın ilişki biçimi bu pozisyonu güçlendiriyor. Öte yandan Trump’ın damadı ve ‘Asrın Anlaşması’ olarak kulaklarda dolaşan metnin mimarı ve dağıtıcısı olan Kushner iki veliahtın da uluslararası arenada korunmasını sağlıyor. Bu minvalden bakılacak olursa halkların yönetime dahil olabileceği, diktatöryel yönetimlerin dönüşebileceği ve statükonun değişebileceği her türlü konjonktürel değişim birçok açıdan olumsuz etkileniyor. Değişim dalgası bölgesel ölçekte Suudi Arabistan ve BAE önderliğindeki blok tarafından bloke edilirken küresel ölçekte ABD’nin söz konusu aktörlere doğrudan, BM ve AB gibi işlevsiz örgütlerin dolaylı desteği de devrim hareketlerinin yönünü değiştiriyor. Mısır devrimi ve karşı-devrim/darbe sürecinde gerek Suudi Arabistan ve BAE blokunun gerekse ABD-AB-BM blokunun politik tavırları dikkate alınacak olursa bölgesel düzende ve yeni bölgesel düzen kurmada bölge halklarının Türkiye ve Katar gibi aktörlere çok daha ihtiyacı var. Bu anlamda devrimler üzerinden bölgesel düzende ideolojik bir kamplaşmanın olduğunu söylemek mümkün. BAE ve Suudi Arabistan bu kamplaşmada başı çeken iki aktör. Peki bu iki aktör Sudan ve Cezayir örneklerinde görülen ayaklanmalara yönelik nasıl tepki verdi? Bu hareketlenmelere yönelik stratejileri ne oldu? Bu aktörlerin potansiyel devrim hareketlerine yönelik stratejileri nedir? 2010’da başlayan hareketlere yönelik politikalarından farklı bir yöntem mi izleniyor?   

Devrimi etkisiz kılma  

İki aktörün izlediği ilk strateji devrim ateşini söndürme veya dönüştürme amacına matuftur. Bu anlamda Suudiler ve BAE Cezayir ve Sudan’da başlayan ayaklanmaların bölgesel statükoya meydan okumasını engellemeye çalışmaktadır. Dolayısıyla ikili ayaklanmaların bölgedeki diğer ülkelere sıçramasını engellemek adına büyük çaba sarf etmektedir. Bu anlamda özellikle BAE’nin adımları önemlidir. Siyasal İslam’ı birincil tehdit olarak gören BAE ise ayaklanmalarda potansiyel tehdit olarak gördüğü Müslüman Kardeşlere yakın isimleri ve siyasi aktörleri siyaset sahnesinde etkisiz hale getirmeye çalışmaktadır. Bu durum Sudan ve Cezayir’deki devrim veya ayaklanmaları da etkisiz kılma amacına paralel doğrultudadır. 

Mezkur stratejinin bir diğer hedefi ise devrim veya ayaklanmaları dönüştürmeye yöneliktir. Suudi Arabistan ve BAE nezdinde Sudan ve Cezayir’deki ayaklanmaların statükoya meydan okumayacak şekilde evrilmesi en makul tercih olmasa da kabul edilebilir bir gelişme olarak görülebilir. Ayaklanmaların yumuşatılması, tehdit olmayacak biçimde gidişatın yontulması için birçok stratejik hamle gerçekleştirilmektedir. Bunlardan birisi Suudi Arabistan ve BAE aleyhindeki görüşleri ortadan kaldırmaktır. Bu anlamda Sudan’daki ayaklanmalarda BAE’yi eleştiren Muhammed Ali el-Jazuyli ordu tarafından tutuklanmıştır. Kalkınma ve Hukuk Devleti Partisi’nin ve Sudan’ın Bir Millet hareketinin başkanı olan  el-Jazuyli Değişim için Ulusal Cephe konferansında Emirliklerin Sudan’daki ayaklanmaların gidişatında her türlü müdahalesini eleştirmiştir. Öte yandan Suudi Arabistan ve BAE Sudan’daki gelişmelere seyirci kalmamış ve 500 milyon doları Sudan bankasına geri kalanı ise Sudan halkına yemek, ilaç ve petrol ürünleri olmak üzere toplamda 3 milyar dolarlık yardımın Sudan halkına verileceğini açıklamıştır. Sudan halkı ise söz konusu aktörlerin dolar diplomasisi üzerinden siyasete müdahil olup devrimin gidişatını olumsuz etkilenmesi riskini hesaba katarak yardımları istemediklerini protestolarda slogan haline getirmiştir. 

Öte yandan Suudi Arabistan medya yoluyla da Sudan’daki politik hareketliliğe müdahil olmaktadır. Bu anlamda Suudi Arabistan kontrolünde olan al-Arabiyya English’in yaptığı haberler dikkat çekmektedir. 17 Nisan’daki haberde Katar Dışişleri Bakanı öncülüğündeki Katar delegasyonu Sudanlı yetkililer tarafından reddedildi ibareleri yer almıştı. 2017 Haziran’dan beri birçok araçla Katar’ı Suudi Arabistan ve BAE eksenine bağımlı kılmayı amaçlayan blok Sudan’ın da Katar’a karşı bir duruş sergilediği iddiasını yayarak devrimin gidişatını etkileyeme yönelik adımlar atmaktadır. Fakat bu iddialar birçok analizci ve siyasi tarafından yalanlanmıştır. 

Düzen kurucu rol çabası

Suudi Arabistan’ın Sudan ve Cezayir’deki ayaklanmaların gidişatını değiştirme politikasının bir diğer ayağı ise kendine yakın isimleri siyasete angaje etmektir. Bu anlamda Suud ve BAE yanlısı isimler sıklıkla medyaya lanse edilmektedir. Böylelikle popüleritesi artırılması amaçlanan isimler devrim sonrası geçiş süreci bitince siyasette “normal” aktörler olarak toplumun kabulüne sunulacaktır. Bu anlamda Suudi Arabistan-BAE heyetini karşılayan Sudan Geçiş Konseyi başkanı Korgeneral Abdülfettah Abdülrahman Burhan önemli bir isimdir. 

Tunus’ta ekonomik temelli özgürlük talepleriyle alevlenen halk ayaklanmalarının Bahreyn gibi Suudi Arabistan kontrolünde olan ülkelere sıçraması ve Körfez’deki Şiilerin İran tarafından aktivize edilip monarşilerde siyasal mobilizasyon sağlamaları, Körfez’in (özellikle) siyasal İslam ve İran tehdidine yönelik stratejilerini gözden geçirmesine neden olmuştur. Bu anlamda Suudi Arabistan ve BAE’nin dış politika anlayışları değişmiştir. Kriz dönemlerinde krizlerden kaynaklanan problemlere karşı oluştulan reaktif dış politika anlayışı terk edilerek daha pragmatist bir dış politika takip edilmeye başlanmıştır. Bu çerçevede gelecek problemlere yönelik karar alma stratejilerini içeren pro-aktif bir dış politika anlayışı ile Suudi Arabistan ve BAE bölgede düzen kurucu rol oynamaya çalışmaktadır. Siyasal aktivizmi daha fazla öne çıkan iki aktör statükonun kendi lehlerine korunması, sağlamlaştırılması adına devrim ve halk ayaklanmalarına yönelik stratejilerinde bazı bölgesel politikalarını değiştirmişlerdir. Bu anlamda mezkur aktörler Irak ve Suriye’de siyaset değiştirerek İran ve siyasal İslamcı aktörlerin potansiyel güç artırımına karşı pozisyon almışlardır. 

Yedinci yılını geride bıraktığımız Suriye iç savaşında bölgesel aktörlerin politikalarında değişim görülmektedir. Bu değişimin en bariz örneği BAE özelinde gerçekleşmiştir. Suriye’deki büyükelçiliğini yeniden açan BAE Esed rejiminin Arap dünyasına yeniden kazanılmasını istemektedir. Bu stratejik hamle Esed rejimini İran’dan soyutlamayı hedeflerken aynı zamanda siyasal İslam’ın en önemli temsilcisi İhvan ve İhvan’ın bölgesel müttefiklerinden olan Türkiye ile olan ilişkileri de derinden etkilemektedir. Benzer şekilde Suudi Arabistan yönetimi de Esed karşıtı muhalefeti destekle stratejisini ikinci plana itmiştir. Riyad’ın öncelikli meselesi Esed rejimi değil İran, İhvan ve bir anlamda da Türkiye’nin bölgesel etkinliğinin sınırlandırılmasıdır. Bu anlamda Ocak ayında yapılan kabine değişikliğinde Suudi Arabistan-Suriye Dostluk Heyeti Başkanı İbrahim el-Assaf’ın dışişleri bakanlığına getirilmesi önemli bir gelişme olarak görülmüştür. Dolayısıyla BAE ve Suudi Arabistan Arap ayaklanmalarının tekrarlanması ihtimaline karşı Suriye özelinde İran-İhvan ve Türkiye karşıtı temelli siyaset değiştirmiştir. 

Irak ve Şiiler 

Bu siyaset değiştirmenin bir diğer ayağı da Irak’ta gerçekleşmektedir. Körfez-Irak ilişkileri Soğuk Savaş sonrası birçok bölgesel gelişme etrafında şekillenmiştir. Bu gelişmelerin en etkileyecileri: 1990-91 Körfez Savaşı, 2003 Irak savaşı ve 2011’de ABD’nin Irak’tan çekilmesidir. Suudi Arabistan nezdinde İran’ın nüfuz artırma siyasetine bağlı olarak şekillenen ilişkilerdeki gerilim Haydar Abadi’nin Irak’ta başbakanlığa gelmesiyle azalmıştır. Ve Suudi Arabistan 25 yıl aradan sonra Bağdat’ta büyükelçilik açmıştır. Bu bağlamda  Suudi Arabistan’ın Irak siyasi denkleminde Şii aktörlerle yakınlaştığı da görülmektedir. Özellikle mezhepçi politikalar izleyen Nuri el-Maliki’nin 2014 Eylül’ündeki istifası sonrası Suudi Arabistan’ın Iraklı Şii din adamlarıyla yakınlaşması önemli bir gelişmedir. Bu stratejik hamlenin en azından iki amacı olduğu söylenebilir. Birincisi Şii dünyanın lideri olduğu varsayılan İran’ın Irak özelinde ve bölge genelindeki etkisini azaltmaktır. Bu anlamda Suudiler Necef-Kum denkleminde tarafları karşı karşıya getirerek Şiiliğin siyasal gücünü kırmayı hedeflemektedir. Bununla bağlantılı olarak ikinci amaç ise potansiyel ikinci Arap ayaklanmalarıyla birlikte Körfez’deki Şiilerin rejimlere meydan okumasına karşı önlem almaktır. İran’ın oldukça etkin olduğu Haşdi Şabi oluşumunun liderlerinden olan Sami Suudi’ye Kabe’nin kapılarını açan Suudi Arabistan, Şiilerin Arap ayaklanmalarının ikinci dalgasından ilham alarak ayaklanmasını bir nebze hafifletmeye çalışmaktadır. 

Öte yandan Suudi Arabistan ve BAE ikinci devrim dalgası ihtimaline karşı küresel işbirliklerini güçlendirmektedir. ABD, Rusya ve Çin bu anlamda önde gelen aktörler olarak görülmektedir. Son olarak tutuklama, idam ve baskı politikalarıyla iç siyaseti dizayn eden aktörler bölgesel anlamdaki her türlü potansiyel tehdidi içte ve dışta ortadan kaldırmaktadır. 

mehmet.r@outlook.com