Arap Baharı 11. yılında... Ne beklendi, ne oldu?

Prof. Dr. Süleyman Kızıltoprak / Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi
23.01.2021

Arap ülkelerindeki devrim hareketlerinin başlamasının ardından geçen 10 yılda, başta Mısır olmak üzere devrim hareketinin etkili olduğu tüm Arap ülkelerinde işsizlik, açlık, yoksulluk, siyasal baskı ortadan kalkmadı. Eğitim, sağlık hizmetleri ve diğer sosyal haklarda gözle görülür iyileşmeler olmadı. Aksine sorunlar daha da kronik hale geldi.



Tunus’ta 17 Ocak 2010’da başlayan gösteriler 14 Ocak’ta Devlet Başkanı Zeynel Abidin Bin Ali’nin Suudi Arabistan’a gitmesiyle barışçıl bir şekilde amacına ulaştı. Tunus’un despotik iktidarı devirmesi dalga dalga diğer Arap ülkelerine yayıldı.

Rejim dayanağı ordu

Mısır’da 30 yıldır iktidarını sürdüren Hüsnü Mübarek’e karşı halk meydanlara indi. Nasır ve Sedat’dan aldığı mirası 30 yıl boyunca ustalıkla sürdüren Mübarek otokrat bir yönetim anlayışını uyguladı. Mısır Milli Meclisi’nde çoğunluğu elinde tutan bir siyasal parti olmasına rağmen, Mübarek rejiminin esas dayanağı ordu olmuştur. Rejim devlet başkanının ve ordunun çıkarlarını korumaya odaklı dar bir çevrenin desteği ile 110 milyona dayanan bir nüfus üzerinde gücünü test etti.

Ordu hanedanlığa karşıydı

25 Ocak 2011’de Tahrir meydanında başlayan gösteriler, 11 Şubat 2011’de Mübarek’i istifa etmeye zorlayarak büyük bir halk devrimine dönüştü. Devrim’de ordunun takındığı tutum önemliydi. Zira Mübarek iktidarına dayanak oluşturan ordunun gücünü hesaba katmadan, yerini oğlu Cemal Mübarek’e bırakma hayallerine kapıldı. Mübarek’e ordunun verdiği destek onun soydan gelen üstünlüğü sebebiyle değil orduyu temsil eden bir general olması nedeniyledir. Mübarek içinden geldiği ordudan bir generale görevi bırakmak yerine kendi soyundan gelen birini gündeme getirmesi devrilmesindeki en önemli faktördür. Devrim sonrası M. Mursi’nin iktidara gelmesiyle Mısır, kendi halkının bağımsız iradesiyle milli bir anayasa yapmayı başardı. Ancak bir yıl süren Mursi devri yeni bir darbe ile sona erdirilerek Cumhurbaşkanlığı makamına ordunun bir generali olan A. El-Sisi getirildi. Böylece Mısır’da Nasır’la başlayan Sedat ve Mübarek’le devam eden ordunun siyasi liderlik karakteri sürdürülmüş oldu. Mısır’daki devrim sürecini ordunun ülke yönetimindeki rolünden bağımsız değerlendirmek mümkün değildir. Mısır’ın iç dinamikleri bakımından Sisi ülkede kontrolü sağlamıştır. Dış politikada ise meşruiyeti birkaç ülke dışında tartışmasız kabul edilmiştir.

İşsizlik, açlık, yoksulluk

Arap ülkelerindeki devrim hareketlerinin başlamasının ardından geçen 10 yılda, başta Mısır olmak üzere devrim hareketinin etkili olduğu tüm Arap ülkelerinde işsizlik, açlık, yoksulluk, siyasal baskı ortadan kalkmadı. Eğitim, sağlık hizmetleri ve diğer sosyal haklarda gözle görülür iyileşmeler olmadı. Aksine daha da kronik hale geldi. Demokrasi umutlarına destek veren Batılı ülkeler darbecileri kırmızı halı sererek ve onur nişanları vererek karşıladı.

Libya, Suriye ve Yemen’deki devrim süreci daha kanlı oldu. Bu ülkelerde ortaya çıkan siyasi ve ekonomik kriz devam ediyor. Üç ülkede de toprak bütünlüğünü tehdit eden iç savaş henüz bitmedi.

Mısır ağır bir darbe ile karşılaştı.

Tunus’ta ise iktidar seçimler sonucu el değiştirdi. Tunus’taki tüm siyasi çevrelerin katılımıyla bir anayasa hazırlandı. 26 Ocak 2014’te Tunus Milli Meclisi’nde 212 üyeden dört çekimsere karşı 200 üyenin kabul oyuyla anayasa yürürlüğe girdi.

Yönetim boşluğu

Aşırı ve ideolojik terör örgütleri ortaya çıkan yönetim boşluğundan istifade ederek halka korku yaydılar. Terör eylemleri ile yüzbinlerle ifade edilen masum insanlar hayatını kaybetti. Yerleşim yerleri, çarşı-pazar gibi sivil alanlar bombalandığı gibi cami, türbe, okul gibi kültürel mimari eserler acımasızca yıkıldı.

Mezhepçilik, etnik milliyetçilik ve kabilecilik el-Kaide vb. terör örgütlerinin istismar etmesiyle çatışmaları derinleştirdi.

Suriye, Yemen ve Libya’da iç savaştan beslenen savaş baronları ortaya çıktı. Bazı ülkeler savaş baronlarına para ve silah desteği sağlayarak kendi çıkarları uğruna masum insanların kanlarının dökülmesine seyirci kaldılar.

Avrupalı liderler darbeci liderleri âlâyı vâlâ ile karşılarken çaresiz bir şekilde iç savaştan kaçan ve hayatta kalmaktan başka bir gayesi olmayan masum insanların basit deniz botlarını kendi karasularından uzaklaştırmak için her yönteme başvurdular. Çoğunlukla yüzme bilmeyen hamile kadınlar ve küçük çocukları taşıyan söz konusu botlar askerler ve sahil koruma ekiplerinin batırmaya kadar varan acımasız eylemlerine maruz kaldı.

İsrail kurulduğu tarihten itibaren en sorunsuz ve rahat yıllarını yaşadı. Mısır ve Ürdün’ün ardından BAE, Bahreyn, Sudan ve Fas İsrail ile diplomatik ilişkiler kurdu. Fas diğer ülkelere nazaran hem devrimin başka ülkelerde yol açtığı yıkımı reform paketleri ve siyasal düzenlemelerle ustalıkla önledi hem de İsrail ile başlattığı diplomatik ilişki noktasında ulusal çıkarlarını koruyan bir sonuç elde etti. Neredeyse yarım asırdır devam eden Batı Sahra topraklarının Fas’a ait olduğunu ABD ve İsrail tanıdı. Bu kazanım Fas için kayda değer bir dış politika hamlesi olarak değerlendirilebilir. Bundan sonra, İsrail ile barış hazırlığı yapan ülkeler Fas’ın kazanımından hareketle ikili anlaşmalarında kendi ulusal çıkarlarını gündeme getirme imkânı bulmuşlardır. Fas’ın elde ettiği siyasal kazanım diğer Arap ülkeleri için İsrail karşısında ciddi bir pazarlık gücü sağlamıştır.

Rusya Soğuk Savaş yıllarında bile sınırlı etkisi olduğu Ortadoğu’ya bütün dinamikleriyle girdi. Suriye’deki askeri üslerini güçlendirdiği gibi Libya’da da Hafter’e açıkça destek vererek Doğu Akdeniz’den Orta Akdeniz’e doğru etki alanını genişletti.

İran kazançlı çıktı

İran, ABD’nin düşman devlet listesinin en başında bulunmasına rağmen ABD’nin Irak ve Suriye politikalarından en fazla kazançlı çıkan devlet oldu. Suriye ile Doğu Akdeniz’de, Yemen ile Aden Körfezi ve Umman Denizi’nden Basra Körfezi’ne kadar nüfuz alanlarını genişletti. Devrim Muhafızları Kudüs Gücü komutanı ve İran’ın Irak ve Suriye’deki operasyonlarının beyni olan Süleyman Kasımi 3 Ocak 2020’de suikastle ortadan kaldırıldıktan sonra 27 Kasım 2020’de nükleer çalışmaların beyni olarak bilinen Fahrizade’nin Tahran’da bir başka suikastle öldürülmesi İran’ın büyük iddialarına rağmen, güvenlik zafiyetlerini göstermiştir.

Suriye’nin toprak bütünlüğü

Türkiye Arap Baharı öncesinde, bölge ülkeleri için rol model ülke olarak Batı tarafından gösteriliyordu. Ancak Arap Baharı öncesinde Türkiye’nin hemen hemen tüm Ortadoğu ülkeleriyle geliştirdiği ikili ve çok taraflı ekonomik ve siyasi ilişkiler bozuldu. Mısır, İsrail ve Suriye yönetimleriyle daha önce kurulan üst düzey ilişkiler yerini belirsizliklere bıraktı. Astana süreciyle Suriye’nin toprak bütünlüğünü korumak ilkesini hayata geçirmeye çalışan Türkiye, İran ve Rusya aracılığıyla Şam rejimiyle ilişki kurmak durumunda kalmıştır. Batılı güçlerin, PKK uzantısı YPG’yi destekleyerek Suriye’yi üçe bölme politikaları İran, Rusya ve Türkiye’nin ortak direnciyle büyük bir darbe almıştır. Şam rejiminin ülke ve iktidarını savunma refleksi beklenenin ötesinde ısrarlı olmuştur. Tarih boyunca Şam dışarıdan gelen saldırılara karşı hep büyük bir direnç göstermiştir. Haçlılar bu şehri çok istemelerine rağmen ele geçirememişlerdir. Aksine Haçlılarla mücadele sürerken Selahaddin Eyyubi’nin Kudüs’ü yeniden fethetme stratejisinde temel dayanak noktalarından biriydi. Şehir, İslam fethinden önce, Sasaniler ve Bizans arasında el değiştirmekteydi. Halid b. Velid’in 635’teki fethinden sonra daha bir kez daha Bizans ordusuyla savaşılarak şehir yeniden fethedildi. Osmanlı 1516’daki fethinden sonra da çıkan isyan 1521’de bastırılarak şehir ikinci kez fethedildi. 1918’de Osmanlı ordusu çekildikten sonra İngiliz komutan Allenby Haçlı seferleri sırasında alamadıkları Şam’daki Selahaddin’in türbesine giderek “Kalk Selahaddin, yine geldik” demiştir. Vermek istediği mesaj Şam’ın yeni efendisinin olduğudur. Ancak İngilizler Sykes-Picot anlaşması gereği Suriye’yi Fransızlara bırakmışlardır. Fransızlar için Suriye kolay bir lokma olmamıştır. Cezayir’den önce Suriye’nin bağımsızlığını tanıma zorunda kalmışlardır. 1958’de Mısır ile Suriye arasında kurulan Birleşik Arap Cumhuriyeti Kahire’nin Şam’ın gücünü hiçe sayması nedeniyle üç yıl kadar yaşadı. Şam kendisine gerekli saygıyı göstermeyenlere acı tecrübeler yaşatan bir tarihe sahiptir. Şam yönetimi bugün de toprak bütünlüğünü tehdit eden Batılı güçler karşısında direnmektedir. Kolay bölünecek bir lokma olmadığını bir kez daha kanıtlamıştır. Bir ata sözümüzde olduğu gibi “yiğidi öldür ama hakkını yeme” yani Şam rejiminin halkına demokratik haklar vermek yerine zalimce bombalar yağdırması kabul edilemez ama kendini koruma refleksi ve bu yönde ortaya koyduğu performans üzerinde durmaya değerdir. Suriye halkı büyük acılar yaşıyor, masum insanlar maddi manevi büyük kayıplara uğradı. Rejim bunun bir muhasebesini yapmalıdır ama hali hazırda bu muhasebeyi yapacak durumda değildir. Ülkenin toprak bütünlüğü korunursa, daha büyük acıların yaşanmasına engel olunacaktır. Tarihi perspektiften baktığımızda, Şam’da otoriteyi ele geçirmek kolay değildir. Şam bölünmeyi kabul etmezse Suriye’nin doğusunda da kuzeyinde de bir PKK devleti kurulması mümkün değildir.

Kanlı çatışma süreci

Libya, Bahreyn ve Suudi Arabistan kişi başına düşen milli geliri yüksek ama insan hakları, demokrasi ve gelir dağılımında adalet gibi gelişmişlik ölçüleri bakımından oldukça geride kalan ülkelerdir. Bu yüzden Arap Baharı sürecinde bu ülkelerde de halkın protestoları oldu. Ancak Bahreyn ve Suudi Arabistan olayları kısa zamanda kontrol edebilirken Libya kanlı bir iç çatışma sürecinde girdi. Kaddafi hemen isyancılara karşı baskılarını artırdı ve silah kullandı. Petrolden kaynaklanan zenginlik Libya’daki Kaddafi rejimini korumaya yetmedi. Bahreyn ise Suudi Arabistan’ın askeri desteği ile rejimini korudu. Suudi Arabistan, ise reform vaatleri yanında maaşları artırarak ve istihdam programları açıklayarak protestocuların tepkilerini azalttı. Rejim evlilik, iş ortaklıkları ve ekonomik faaliyetlerdeki tekel gibi gayri resmi araçlar yoluyla paylaştığı gücün semerelerini toplarken siyasal otoritesini paylaşmaktan yine uzak durmayı başardı.

Onlar dalgayı savuşturdu

Ürdün diğer Arap ülkelerinden farklı bir yapıdadır. Arap isyanını başlatan Şerif Hüseyin ailesinin iktidarını sürdürmeyi başaran tek üyesi olarak Ürdün hanedanlığı yüzyılı aşan bir tecrübe ile hareket etmektedir. Ürdün kraliyeti bölgesel ve uluslararası çıkarları dikkate almak yanında ülkenin demografik yapısını memnun eden politikaları başarıyla uygulamaktadır. Nüfusunun önemli bir kısmını oluşturan Filistinliler başta olmak üzere tüm halk kesimleriyle karşılıklı çıkarlar oluşturulmuştur. Monarşik yapı korunmakla birlikte diğer Arap ülkelerinden daha gelişmiş bir sosyo-politik ortam bulunmaktadır. Bu yüzden, reform çağrılarına olumlu cevaplar verilerek ve karşılıklı çıkarların zedelenmesine meydan verilmemesi hatırlatırlarak protesto hareketleri yıkıcı bir boyut kazanmadan kontrol altına alınmıştır. Uluslararası sistem açısından bakıldığında, o vakit İsrail’in diplomatik ilişkileri olan iki Arap ülkesinden biri olan Ürdün’ün kaybına izin vermeyeceği de tahmin edilebiliyordu. Mısır’da Mübarek’in kaybından sonra Ürdün’de bir taht değişikliği İsrail’in güvenliği ve batının çıkarlarını tehdit eden bir süreç başlatabilirdi. Tüm risklere rağmen Ürdün, Arap baharı sürecinde en kısa zamanda toparlanan ülkelerden biri olmuştur.

Arap Baharı sürecinde hemen her Arap ülkesinde küçük çaplı da olsa demokratik hakları dile getiren protestolar oldu. Söz konusu protestoların etkileri bazı Arap ülkelerinde derin sorunlara yol açarken bazı ülkelerde köklü değişiklikler yerine yumuşak geçişlerin sahnelenmesiyle görece kolayca atlatıldı. Cezayir, Ürdün, Fas ve Umman’da yöneticiler, ülkelerindeki protesto hareketlerinin yayılmasını başarıyla engellediler. Protestoları sona erdiren ekonomik reform paketleri ve anayasal değişiklikler ile yönetim kademesindeki bazı kişileri görevden alınmaları gibi adımlar oldu.

Tunus Devrimi’nin kazanımları

Arap baharı olarak adlandırılan süreç Mısır, Libya, Yemen ve Suriye’de kaosa yol açarken Tunus’ta kısmen de olsa bazı başarılar elde edilmiştir. Tunus’taki görece başarının arkasında Nahda Hareketi lideri Raşid el-Gannuşi’nin kayda değer rolü vardır. Tunus’ta zaman zaman ortaya çıkan siyasi krizin

çözümü için dengeli politikalar izlemekteki başarısı Tunus devriminin pozitif yolda yürümesine imkan vermiştir. Nahda içinde Gannuşi’nin çok tavizkar olduğuna yönelik ciddi eleştiriler yapan genç kuşak zaman zaman isabetli politikalar üretilmesini geciktirmektedirler.

Ancak bugüne kadar Tunus’un karşılaştığı, provakatif terör eylemleri ve siyasi cinayetlere rağmen,

Meclis’teki partiler zaman zaman sert ifadelerle siyaset yapıyorken sonunda uzlaşmaya varmaları Gannuşi’nin denge politikası sayesinde vuku bulmaktadır.

Gannuşi ülkesinin dinamiklerini iyi bilen bir düşünür olarak 17 Aralık 2010 Tunus Devrimi öncesi ve sonrası gelişmeleri iyi okumuş ve ona göre siyaset geliştirmiştir. Haziran 2013’ten itibaren Mısır’da yaşanan olayların Tunus’a sıçramaması bu başarılı siyasetin bir sonucu olarak değerlendirebilir.

Tunus’ta yapılan seçimlerden her seferinde galip çıkan ve tek başına hükümet olma fırsatı yakalayan Nahda, bu gücünü sosyal demokrat, liberal, laik ve solcu partilerle paylaşmayı tercih etmişti.

Gannuşi hayatının bir kısmını hapiste bir kısmını da sürgünde geçiren bir liderdir. Gannuşi devrim sonrası Tunus’a döndükten sonra, seçimin galibi olarak başbakan veya cumhurbaşkanı olabilecekken böyle bir ihtirasa kapılmadı. Parti yönetiminde kalarak uzun yıllara dayanan tecrübesiyle heyecanlı gençleri hem bilgilerini aktarıp sakinleştirerek hem de ihtiraslardan uzak kalmanın örnekliğini vermiştir. Böylece, ulusal ve uluslararası muhalefetin oklarına hedef olmaktan kaçınmaya da çalışmıştır.

Cumhurbaşkanlığına ilk kez aday gösterdiği kişi ise seküler ve laik bir isimdi: Munsif Marzuki. Aynı zamanda Zeynelabidin devrinde bir insan hakları savunucusuydu. Aralık 2014’teki seçimlerde laik ve solcu kimliği ile tanınan Kaid el-Sibsi Nahda’nın desteği ile cumhurbaşkanı oldu. 2019’da Sibsi vefat edince yapılan cumhurbaşkanlığı seçimi ikinci tura kaldığında Kays el-Said Nahda’nın desteği ile devrimin üçüncü cumhurbaşkanı olmayı başardı.

Gannuşi, Tunus’un ve halkın menfaati için uzlaşmanın gereğini belirtirken muhalefeti tam olarak ikna etmekte güçlükler yaşıyor. Gerek Nahda içindeki gerekse Nahda dışındaki Selefiler Gannuşi’yi demokrasi, fikir özgürlüğü, kadın hakları vb. konulardaki görüşleri sebebiyle şiddetle eleştiriyorlar. Kadın bir devlet başkanı olabilir görüşü sebebiyle de ağır eleştiriler alan Gannuşi içerden ve dışardan gelen tepkileri başarıyla sakinleştirmektedir.

Nahda ve Gannuşi İsrail ve ABD konusunda ılımlı görüşler ifade etmelerine rağmen, karşıt güçleri ikna etmekte tam bir başarı sağlayamadı. Nahda halen “Müslüman Kardeşler’in bir şubesi”, “el-kaide yapısı”, “radikal selefi” gibi suçlamalara hedef oluyor.

Diğer taraftan Nahda içinde de ideolojik tartışmalar yürürken devrim sürecinden geçen ülkede geniş kitleler ekonomik ve sosyal sorunların çözülmesini bekliyorlar. Devrimi yapan halk açısından ülkenin acil sorunları acil çözümler beklerken, Nahda içindeki İslamcılık tartışmaları, zaman ve güç kaybına neden olmaktadır.

Bu tür tartışmalar hem muhalefetin saldırılarına sebebiyet veriyor hem de partinin ve ülkenin gerçek gündemle meşgul olmasını engelliyor. Tunus devrimi öncesinin kara-propagandasıyla şekillenmiş, “terörist Nahda” imajı gündemin ekonomik ve sosyal reformlarla değil ideolojik tartışmalarla şekillenmesine neden oluyor.

Umutlar taze

Sonuç olarak, Tunus’ta başlayıp diğer Arap ülkelerini etkisi altına alan devrimin ana sloganları olan “ekmek, özgürlük, onur ve demokrasi” yolunda kayda değer kazanımlar ortaya çıktı. Devrim olarak nitelendirilen hareketler doğal olarak sancılı süreçlerde ilerler. Arap Baharı adıyla başlayan süreç, demokrasi ve insan hakları konusunda Fas’tan Tunus’a Bahreyn’den Ürdün’e kadar birçok ülkede demokratik açılımlar sağlayarak hem bu ülkelerde hem de diğer ülkelerde yeni nesillere bir moral zemin kazandırdı. Suriye, Libya ve Yemen’de iç savaş sürse de geleceğe dair umutlar hala tazeliğini korumaktadır.

@suleymankzltprk