Asayişin üç aracı: Kasame, nezir ve kefalet

11.09.2021

Osmanlı devlet adamlarının toplum düzeninin amacını beldelerin asayişi ve reayanın rahatının sağlanması olarak belirlediğine dikkat çeken Ekrem Akman, Kolektif Bilincin Dinsel Referansları adlı kitabında bu amaç için geliştirilen en önemli fıkhi araçları temsil eden kasame, nezir ve kefalet sistemlerini irdeliyor.



Osmanlı toplumunun şehirli, köylü ve konargöçer topluluklardan mürekkep olduğu söylenebilir. Bu üç büyük parçanın aynı zamanda Müslim ve gayrımüslim olarak iki büyük grupta tasnif edilmesi mümkündür. Müslüman ahalinin ayrıca ehli örf ya da askerî olarak tabir edilen, devlete vergi vermeyen bir grup ile vergi mükellefi addedilmiş şehirli ve köylü reaya sınıflarından oluştuğu bilinmektedir. Şehirlerdeki esnaf sayılmazsa devletin asıl vergi kaynağı toprağı işleyenlerdir. Devletin asli geliri toprak vergisiyle oluşmakta, her çift sahibi reaya ve tımar sahibi olarak toprak işleyenler devletin temel vergi mükellefi ve birimi olarak görülebilir. Bu anlamda köylü nüfusun Osmanlı toplumunda devleti ve orduyu besleyen en önemli grup olduğu tespit edilebilir. Kırsaldan şehirlere göç Osmanlı devleti açısından ölümcül sonuçlara yol açabilecek bir durumu oluşturur. Toprak işleyen çift sahiplerinin şehirlere göç etmesi, ekonomik anlamda gıda kıtlığı, vergi gelirlerinin düşmesi ve ekonominin zayıflaması anlamlarına gelir. Devlet bu sebeple kendini yerleşiklerin yerlerinden ayrılmamaları veya bulundukları şehirden başka şehirlere göç etmemeleri için sürekli tedbir almak zorunda hisseder. Askeri zümreler ile vergiden muaf olanlar haricinde Osmanlı şehir toplumunda esnaf ve meslek grupları da vergi yoluyla ya da vakıflar kurarak devlete kaynak sağlıyordu.

Bu toplum yapısında devlet için en sorunlu grupların seyyar, konargöçer ve toprağa bağlı olmadıkları için kolaylıkla kontrol altına alınmaları mümkün olmayan gruplar olduğunu vurgulamak gerekir. Yörük, Kürt ve Türkmen konargöçer aşiretlerin Osmanlı iktidarlarını en çok uğraştıran gruplar olduğu belirtilmeli. Bu aşiret ve gruplar göçebe oldukları için devletin kolayca ulaşamayacağı yerlerde yaşar; vergi, asker verme ve diğer bazı tekalifleri yerine getirme konusunda isteksiz davranırlardı.

İskan meselesi

Konargöçerler sadece vergi ve asker vermekten kaçınmalarıyla değil göçleri esnasında meskûn ahaliyi rahatsız etmeleriyle de tepki topluyorlardı. Yüksek sayıda insan ve hayvan nüfusuna sahip bu grupların göçleri esnasında yerleşik ahalinin ekin ve tarlalarının tahribi sebebiyle yerleşik ahaliyle aralarında çıkan niza ve çatışmalar önemli meseleler arasındaydı. Aşiret, devlet ve yerleşik ahali arasındaki ilişki ve çatışmalar Osmanlı klasik döneminden devletin dağılma sürecine girdiği dönemlere kadar değişik yoğunluklarda seyretmiştir. Hatta Cumhuriyet döneminde bile özellikle orta Toroslarda yerleşik ahali ile çeşitli konargöçer gruplar arasında bu türden çatışmalara rastlanmıştır.

Osmanlı devletinin 600 yıllık tarihinin büyük bir bölümünde konargöçer cemaatleri iskân ettirmekle uğraştığı, bu cemaatlerin fırsat buldukları an iskân ettirildikleri yerlerden firar ettikleri bilinir. İskân meselesi zaman zaman da büyük dramlara, ölümlere, mal ve zaman kaybına sebebiyet verir.

Osmanlı toplumunda asayişi bozan ikinci grubun Osmanlı resmî belge dilinde eşkıya olarak nitelenen grupların oluşturduğu kuşkusuzdur. Bu belgelerde sadece bugün kullandığımız anlamıyla değil, 'emirlere karşı çıkan, vergi vermeyen, iskân ettirildikleri yerlerden firar eden gruplar' anlamına da geliyordu. Bu sebeple sözgelimi önceden eşkıya tabir olunan bir grup verilen görevi kabul ettiklerinde pekâlâ 'muteber devlet görevlisi' sınıfına dahil olabiliyordu. 17. yüzyıldan itibaren başıbozuk olarak tabir edilen kişilerin, leventlerin, Celalî artıklarının, eşkıyalığa soyunan suhtelerin (medrese talebesi), kısaca asayişi bozan ve "mechulu'l-ahval" denen tüm riskli ve muzir grupların tamamına birden eşkıya denmiş; bunların engellenmesi ve bertaraf edilmeleri için devlet kendini çeşitli tedbirler almaya mecbur hissetmiştir.

Osmanlı devlet adamlarının toplum düzeninin amacını beldelerin asayişi ve reayanın rahatının sağlanması olarak belirlediğine dikkat çeken Ekrem Akman, Kolektif Bilincin Dinsel Referansları adlı kitabında bu amaç için geliştirilen en önemli fıkhi araçları temsil eden kasame, nezir ve kefalet sistemlerini irdeliyor. Herhangi bir yerde meskun olan kişilerin mekana karşı sorumluluklarını ifade eden kasame, kolektif cezalandırma yöntemi olarak kullanılan nezir ve herkesin herkesten sorumlu olduğu toplumsal bir gözetleme ve sorumluluk yükleme mekanizması haline getirilen kefalet sistemlerinin asayişi sağlarken devletin tebaasını nasıl kendisinin stratejik ortağı haline dönüştürdüğünü de ortaya çıkarıyor.

@uzakkoku

E. Bloch'u 'umut ilkesi'yle okumak

İlkin Eleştirel Okul olarak tabir edilen ve Horkheimer ile Adorno'nun başını çektiği Frankfurt Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü çevresine yakınlığıyla bilinen Ernst Bloch, dine ve dinsel duyuşa ilgisi, umut ve ütopya kavramları çerçevesinde şekillenen kendine özgü yazma tarzı ve fikri tavrıyla 20. Yüzyılın ilgi çekici, ayrıksı Marksist düşünürlerinden sayılabilir. Ernst Bloch'u bu fikri çabasında en çok uğraştıran ve hatta onu sadece kendisi için değil genel olarak bir 'ilke' haline dönüştürerek düşündüğü "umut" kavramı etrafında yazılmış on üç makalenin yer aldığı derlemede Bloch'un düşüncesi; özel olarak onun umut ve ütopya anlayışını felsefi yöntem, hümanizm ve anti-hümanizm, antropoloji, din, metafizik, eskatoloji ve mitoloji, edebiyat ve müzik gibi birçok boyut üzerinden tartışılıyor. Umudun Mahremleştirilmesi, der.

Peter Thompson, Slavoj Žižek, Ayrıntı, 2021

En hayati yalan ölümün inkârı mı?

İnsanoğlunun varlık nedenini soruşturmak genelde felsefenin ve psikolojinin işi sayılagelir. İnsanın varlık nedenini sormak diğer yandan hem hayatın hem de ölümün anlamını sormakla eşdeğerdir. Sigmund Freud, Otto Rank, Soren Kierkegaard, Carl Jung, Erich Fromm gibi fikir adamlarının bakış açılarının haricinde kalan bir bakış açısıyla Becker, hayatî yalan -insanın kendi ölümsüzlüğünü reddetmesi- problemini çözmeye çalışıyor. Bunu yaparken insanın hem ölüm hem de yaşamla ilgili çelişkili korkularını aşmasına yardımcı olmak için psikanalizin ve aklın ne tür sınırlamalar içerdiğini de ustaca bir şekilde ifade ediyor. Kitaba Kemal Sayar'ın da bir takdim yazdığını belirtelim.

Ölümü İnkâr, Ernest Becker, çev. Ayşegül Özdoğan, İz, 2020