Asgari ücretin ekonomi politiği

Doç. Dr. Adem Palabıyık / Bitlis Eren Üniversitesi
1.01.2022

Devlet, üniversitelerin teknik yüksekokullarını ve meslek liselerini asgari ücretin yükseltilmesi ve emekçi ara-sınıfın oluşmasına yönelik girişimi ile anlamlı kıldı. Ara-sınıf kol gücü emekçilerinin yalnız kalmayacağını yaptığı artış ile birlikte ilan etti. Böylece alttan üste kadar uzanan bir toplumsal uzmanlaşma modelini güncelleyerek geleceğe dair büyük umutların önünü açtı.



Klasik iktisatçılar emek-değer teorisi ile bölüşüm sorunlarına çözüm bulma girişiminde bulunurken kendi aralarında çeşitli fikirsel çatışmalar yaşadılar. Bir kısmı zenginliğin kaynağının araştırılması gerektiği üzerine yoğunlaşmışken diğerleri ise kaynak dağılımı ve toplam ekonomik etkinlik ile ilgilendi. A. Smith, D. Ricardo, R. Malthus ve K. Marx gibi önde gelen isimler; ücretin, emeğin ve değerin ekonomi politiği üzerine düşünen ve farklılaşanlar arasında ilk sıralarda gelmektedirler. Marx ile birlikte bu düşünürlerin ana maksadı kaynak dağılımı ve temel zenginlik sebeplerini araştırmaktı ve Marx hariç birçok düşünür mübadeleci tarzı benimsediler. Yani "bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler" teorisi temel kabule göre iktisadi ilke haline gelmiş ve mesele sadece mülkiyetin korunması perspektifinde değerlendirilmişti. Elbette bu tavrın sosyolojik yansımaları da kendisini bir süre sonra gösterdi ve mülkiyet sahipleri zenginleşirken (bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler tarafı) çalışanların emek-değer teorisi bağlamında giderek yoksullaşması gözden kaçmadı ve dolayısıyla beşeri sermaye kısa sürede çöktü.

'Emek-değer'in değeri

Klasik iktisatçıların sonrasında yaşanan buhranlar ve iktisat teorileri ile ekonomiyi düzlüğe çıkarmaya gönül veren Keynes gibi düşünürler genellikle en önemli olgu olan emek kavramı üzerinde durdular. Her ne kadar devletin veya sosyal devletin yapması gerekenlere ve kamu teşebbüsünün de artması gerektiğine dikkat çekseler dahi, beşeri sermaye olmadan emek-değer teorisinin hiçbir işe yaramayacağını da öngördüler. Emek-değer teorisi üzerinden harcanan emeğin karşılığının alınmadığı ve değersizleştirildiğine yönelik eleştiriler kısa sürede ekonominin önemli tartışma konuları haline geldi ve geçim derdi su yüzüne çıkmış oldu. Bu tartışmaların ele aldığımız kadar profesyonel olmayan bir kısmi özellikle muhalefet tarafından uzun bir süredir bilinçli olarak ifade ediliyordu. Muhalefette emek-değer teorisini tartışabilecek mütefekkirler olmadığı için ekonomi politik mevzu propaganda söylemi ile dillendirildi. Fakat asgari ücrete gelen zam sonrasında ekonomi politik bağlamda geçim ve emek mücadelesine önemli bir katkı yapıldı. Bu katkı ile birlikte emek-değer teorisi güçlendi ve emeğin değersizleştirildiği tezi birdenbire çöktü. Özellikle solcuların Marksist savunusu sayın Cumhurbaşkanının açıklamaları sonrası hezeyana uğradı ve onları Marx da kurtaramadı.

Orta sınıfa dair...

Asgari ücretin oranının açıklanması sadece emek-değer teorisine olumlu katkı yapmadı, aynı zamanda orta sınıfın güçlenebilmesinin yolunu da açtı. Elbette orta sınıf ile işçi sınıfı arasındaki farkın ücret bağlamındaki karşılığı aynı olmamalıydı ve zaten iktidarın da planı bu çerçeve de işleyecekti. İktidar, orta sınıfı ayakta tutabilmek için ücretlere yaptığı zamları da artırdı ve işçi sınıfının üretiminin tüketilmesinde, yani talep ve arz ilişkisindeki dengeyi de gözetti. Böylece asgari ücretin ekonomi politiği ile birlikte hem işçi sınıfının emeğini değerli kıldı hem de orta sınıfın ücret karşılığındaki performansına katkı yaparak, orta sınıfı yeniden tüketici kategorisinin en güçlü bileşeni haline getirdi. Ekonomi politiğin önemli bileşenlerinden olan politik kısmını ise güven tazeleyerek korudu ve sayın Erdoğan "çalışanımızı ezdirmeyeceğiz" sözünü tutarak politik katkıyı sağladı. Böylece diğer sınıfsal kesimlere verilen politik sözlere dair öngörüler de güven kazandı ve hem emekli sınıfı hem de Ek gösterge-EYT gibi ekonomiye entegre edilecek politik konuların da gündeme alındığını bildirdi.

Asgari ücretin özellikle gelir dağılımındaki sorunların ortadan kaldırılması için ortaya koyduğu olumlu etki tartışılırken bir yandan da mevcut ekonominin politiği de dillendirildi. Elbette ifade biçimleri Millet İttifakı ve bileşenlerinin pek hoşuna gitmedi ama günlerdir Millet İttifakı'nın ortaya koyduğu tezler bir anda çöktü. Geriye kalan tek tez ise kurdaki yükseliş üzerine odaklandı. Sayın Cumhurbaşkanın açıkladığı ekonomi modelinden sonra Kur'da başlayan düşün, muhalefetin ekonomi politiğini asgari ücret artışı ile birlikte zaafa uğrattı. Erken seçim sloganıyla yola çıkan muhalefetin elindeki en önemli kozlardan biri asgari ücretin miktarı diğeri ise Kur'daki yükselişti. Seçim ile birlikte yürütülen ekonomi politik söylem muhalefetin temel stratejisiydi ve iktidar, rasyonel hamleleri ile bu stratejiyi oldukça hırpaladı. Değişen stratejinin şimdi hangi olgular üzerinden dillendirileceği elbette merak konusu ama iktidarın ekonomiye dair politik tutumu, yani ekonomi politiği, sayın Erdoğan'ın bir kez daha yönetici karizmasını ortaya koydu. AK Parti iktidarı boyunca hayal kurabilen çalışan ve orta sınıf kesimin varlığından rahatsız olan muhalefetin tavrı, aynı sınıflar tarafından hayal kurmanın güncellenmesiyle tam olarak "breaking bad" veya akıl tutulması yaşadı. "Halk fedakârlık yapıyor biraz da siz yapın" mottosu ekonominin politiği ile silindi. Çünkü muhalefet, iktidarın, sonuna kadar zorlayarak, hem işveren hem de işçi kesimini memnun edecek bir rakam açıklamasını beklemiyordu. Daha doğrusu iktidarı tanımadıkları için fedakâr olacaklarını bilmiyorlardı ama bir karizmatik lider olarak Erdoğan, fedakârlık bağlamında varını yoğunu ortaya koydu ve mottoyu silerek, yeniden yazdı.

İşçi sendikalaşması versus Çin

Bir diğer mesele ise Çin veya başka bir ülkenin kalkınma modeline benzetilerek yürütüldüğü söylenen ekonomi modeli ile alakalı asparagas haberlere muhalefetin inanılmaz desteğiydi. Çin'de işçi sınıfı en fazla sömürülen ve hiçbir hak tanınmayan alt sınıfın ilkel temsiliyetini teşkil ediyordu. Mao döneminden beri Çin komünist yönetim biçimine sahipti ve köylüler adeta kafalarına vurularak işçileştiriliyor ve sömürülüyordu. Neredeyse komün hayatı sürecek aşamaya gelen işçi sınıfı Zola'nın Germinal romanındaki gibi ağır koşullarda çalışıyor ve banliyölerde dahi yaşama şansı bulamıyordu. Sadece bu da değil Çin'de demokrasi yoktu ve olmayacaktı. Türkiye modelinin Çin'e benzetilmesi bu bağlamda ciddi endişeler ve korkular yaratabilirdi. AK Parti'nin, asgari ücret açıklaması asla Çin modeli bir ekonomi politiğin olamayacağını ve Çin'in sınıfsal sosyolojisinin mümkün olmadığını da ortaya koydu. Asgari ücret komisyonlarının özellikle sendika işbirlikli çalışması hem demokrasi hem de işçi sınıfı için önemli kavramlardan biri olan ve Çin'de olmayan "sendikalaşmayı" da korudu ve güçlendirdi. Böylelikle iktidar sınıfsal düzeni korudu, endişe ve korkuyu önledi, sınıfsal geçimi ve aygıtlarını aktifleştirdi. Şimdi AK Parti'nin yapması gereken en önemli pratik ise yerli ve yabancı yatırım ile süreci kontrol altına almaya çalışması olmalıdır. Örneğin sanayide 5.0 gelişmesini takip etmek, katma değeri yüksek ürünlerin ithalatını azaltarak ihracatını sağlamak veya yerli üretime geçmek, kurumsal kadroların asgari ücret altında kalmasına müsaade etmemek, organize sanayi bölgelerinin yerel ihtiyaçlara göre üretimini kategorileştirerek takip etmek ve işçi sınıfı dışında kalan diğer sınıfların hayat şartlarında da iyileştirmeler yapmak ilk akla gelen eylemlerdir.

Politik inşa süreci

Sayın Cumhurbaşkanımızın ekonomi politik ile bir süredir ifade ettiği ekonomik kurtuluş savaşı ifadesi, yine asgari ücretin açıklanması ile birlikte daha da güçlendi ve anlamlı hale geldi. Savaş anında verilecek mühimmat desteklerinin önemi bilindiği için iktidarın işçi sınıfına yönelik asgari ücret desteği de savaşın boyutlarını lehimize değiştirdi. "Öldük-bittik" propagandasıyla moral bozmaya çalışan ve düşman adına casusluk görevi gören asker gibi muhalefet de böylelikle açığa çıktı. Anlaşılıyor ki AK Parti, ülkenin ekonomi politiğini, yani gelirin dağılımını ve diğer bileşenleri küresel boyuta taşımaya ve küresel mücadeleye karar verdi. Aslında bu girişim iyi gidiyordu ama pandemi tüm ülkelerin yıkıcı kapitalist tedbirler almasına ve küresel yoksulluğun artmasına sebep oldu. Mevcut gidişat bütün dünya veya her ekonomi için yeni pazar ihtiyacının doğmasına yol açtı. AK Parti bu gidişatı önceden gördüğü için özellikle hava savunma ve sanayide dünyada ilk defa öne çıkan, ses getiren adımlar attı. Libya, Akdeniz ve Karadeniz hatta Afganistan bile artık çok önemli saha ve pazarları teşkil ettiği için, Türkiye'nin küresel oyuna müdahale olma planı adım adım işlemeye başladı. Sonrasında yapılan BAE ve Katar ziyaretleri muhalefetin hoşuna gitmediği için negatif bir algı yaratıldı. Bu algı üzerinden yerel siyaseti şekillendirmeye çalışan muhalefet, asgari ücret için 3850 söylemini dillendirildi. Ama 4250 taban ücret ve diğer vergi girdilerindeki düşüş, bu beklenti içinde olanları hayal kırıklığına uğrattı. Mesela muhalefetin ortak seçim miting planlama süreci muhtemelen sekteye uğradı. Cezaevinden yapılan "hep birlikte ortak miting yapın" çağrısı karşılıksız kaldı.

Sadece politik inşa değil aynı zamanda akademik düzenek için de yeni bir planlama başlatıldı. Devlet, üniversitelerin teknik yüksekokullarını ve meslek liselerini asgari ücretin yükseltilmesi ve emekçi ara-sınıfın oluşmasına yönelik talep ile anlamlı kıldı. Ara-sınıf kol gücü emekçilerinin yalnız kalmayacağını yaptığı artış ile birlikte ilan etti. Böylece alttan üste kadar uzanan bir toplumsal uzmanlaşma modelini güncelleyerek geleceğe dair önemli umutların ve girişimlerin önünü açtı. Ortaya çıkan ekonomi politik süreçte hiçkimse yollarımıza gül döküleceğini iddia etmedi. Lakin ülkemiz tüm bu gelişmeleri ABD'nin NATO'yu da yanına alarak Rusya'ya ve bize dünyayı daraltmaya çalıştığı, Suriye'de YPG'nin ülkemize karşı desteklendiği bir zeminde başardı. İşte muhalefetin de diğer devletler gibi anlamadığı ve anlayamadığı için de yutkunamadığı asıl mesele budur.

[email protected]