Avrupa ve güç politikasının yeniden keşfi

Salih Şimşek/ Yazar
14.02.2026

"Güç politikası" kavramının ardında Makyavel'den Bismarck'a, Ranke'den Weber'e uzanan derin bir tarihî fikir silsilesi bulunmaktadır. Bu gelenek, uluslararası sahnede çıkar çatışmasını ve güç mücadelesini bir istisnadan ziyade, kaide olarak algılamaktadır. Harp ise bu mücadelenin iktizâ ettiğindeki vâsıtasıdır. Barış dönemleri geçici soluklanmalar, savaş ise politik rekâbetin doğal akışıdır.


Avrupa ve güç politikasının yeniden keşfi

Salih Şimşek/ Yazar

Avrupa artık "güç politikasının dilini" öğrenmek zorundadır. Bu cümle 29 Ocak tarihinde Alman şansölyesi Friedrich Merztarafından sarf edilmiştir. Dünyanın herhangi bir ülkesinde böyle bir cümlenin sarfı büyük bir hayretle karşılanmayabilir. Ancak mevzubahis Almanya ve Alman şansölyesi olduğunda, durum değişmektedir. Machtpolitik, yani güç politikası mefhûmunun Alman siyasetinde ve tefekkür dünyasında menfîbir hâtırası vardır. Bu mefhûm, İkinci Dünya Harbi'nden sonra Almanya'da âdeta bir tabu hâline gelmiştir. Bir muktedir siyasînin ağızından mezkûr kavramın terennümüne şâhit olmak nâdirattandır. Belki de güç politikası terimi resmî bir ağızdan ilk kez bu kadar bâriz şekilde kullanılmıştır. Nitekim bu ifade, sadece bir politik hitap olmanın ötesinde, Alman siyasetinde II. Harp Sonrası dönem boyunca âdeta aforoz edilmiş bir terimin yüksek perdeden geri dönüşünü müjdelemekteydi. Şansölye'nin ifadesi, Berlin'in on yıllardır sakındığı reelpolitik diline dönüşünün nişânesi olarak Almanya genelinde tarihî bir zihniyet kırılmasına işaret etmektedir.

II. Harp sonrası güç siyasetine mesâfe

Nazi rejiminin yıkımı ve İkinci Dünya Harbi'nin hezîmetle neticelenmesi, Almanya'nın siyaset lügatinde "Machtpolitik"(güç politikası) kavramını onlarca yıl sürecek bir tabu hâline getirmiştir. 1945 sonrasında kurulan yeni Almanya, militarizm ve hamâsî güç söylemlerinden itina ile uzak durarak, uluslararası ilişkilerde güce dayalı siyaset gütmeyi reddetmiştir. Almancada dillere pelesenk olan "bir daha asla" düstûruyla perçinlenen bu refleks, Almanya'yı kendini askerî bir güçten ziyade, sivil bir güç olarak tanımlamaya sevk etmiştir. Federal Alman Cumhuriyeti, askerî güvenliğini büyük ölçüde NATO ittifakına ve Amerikan güvenlik şemsiyesine tevdi ederken, kendi askerî kapasitesini sınırlı tutmaya özen göstermiştir. "Kültür der Zurückhaltung", yani geri durma kültürü olarak da bilinen bu ihtiyat politikası, Almanya'nın haricî siyasetinde askerî güç kullanımını en son çâre olarak bile telaffuz etmeme hassasiyeti ile şekillenmiştir. Özellikle II. Harb'in sebebiyet verdiği yıkımın siyasî ve vicdanî ağırlığı altında, Alman liderleri reelpolitik yerine "wertegebundene Außenpolitik" (değerlere dayalı dış politika) söylemini yeğlemişlerdir. Güç politikası çağrışımları taşıyan herhangi bir strateji ifade etmekten dahi imtinâ etmişlerdir. Bu dönemde Almanya, uluslararası itilaflarda arabulucu, ekonomik destek sunan bir profil sergilemeyi yeğlemiştir. Gücünü sert kuvvetle değil, ekonomik kalkınma, diplomasi ve Avrupa entegrasyonu gibi ideallerle teçhiz etmeyi tercih etmiştir.

Yumuşak güç dönemi

Sovyetler Birliği'nin çöküşü ve Soğuk Savaş'ın nihâyete ermesi, Avrupa'da tarihin sonu rüzgârlarının esmesine sebebiyet vermiştir. 1990'lardan itibaren başlayan yeni devir, savaşların ve güç politikalarının mâziye karıştığına dâir bir hülyâyı beraberinde getirmiştir. Liberal demokrasi ile serbest piyasa ekonomisinin küresel norm hâline geleceğine dâir ütopik îman, özellikle Batı Avrupa toplumlarında kök salmıştır. Francis Fukuyama gibi mütefekkirlerin öncülük ettiği bu ütopizm dalgası, ideolojik mücadelenin bittiğini, artık dünyânın ebedî bir barış ve refah devrine gireceğini telkîn ediyordu. Avrupa Birliği'nin genişlemesi, ekonomik entegrasyon projeleri ve uluslararası müesseselerin güçlenmesiyle, diplomasinin ve iş birliğinin tüm anlaşmazlıkları çözeceğine dâir yaygın bir kanaat oluşmuştur.

Bu dönemde Avrupa devletleri savunma harcamalarını asgarî seviyelere indirmişlerdir. Birçok Avrupa ülkesi gibi Almanya da ordusunu küçülterek, ilânihaye zorunlu askerliğe son vermiştir. Alman Ordusu'nun, yani Bundeswehr'in mevcudu ve teçhizâtı Soğuk Savaş yıllarına kıyasla hızla azaltılmıştır. Yumuşak güç kavramı politik telakkînin merkezine oturmuş, askerî güç arka plâna itilmiştir. Batı Avrupa toplumu, savaş ve şiddet kültüründen uzaklaşmak suretiyle, bugün literatürde "post-heroik toplum" adı altında mütalaa edilen bir modele evrilmiştir. Fedakârlık, kahramanlık, muhariplik gibi mefhûmlar marjinalleşirken, insan hakları, demokratik katılım, çevre duyarlılığı gibi değerler ön plana çıkmıştır.

Ukrayna Harbi ve güvenlik paradigmasının değişimi

Ne var ki, tarihin akışını unutturan bu liberal ütopya, 2010'lardan itibaren peyderpey gelen krizlerle sarsılmaya başlamıştır. 2014'te Kırım'ın ilhâkı ve Orta Doğu'daki istikrarsızlıklar derken, özellikle 2022'de patlak veren Ukrayna Harbi, Avrupa'nın güvenlik paradigmasını kökten değiştiren bir kırılma noktası olmuştur. Rusya'nın Ukrayna'ya yönelik taarruzu, Avrupa'da II. Dünya Harbi'nden beri görülmemiş büyüklükte bir çatışmayı geri getirmiştir. Bu hadiseyle birlikte Avrupa, yaklaşık otuz yıl boyunca benimsediği "düzen odaklı güvenlik" anlayışının dışında, yeniden güç dengesi ve caydırıcılık kavramlarına mürâcaat etmek zorunda kalmıştır.

Berlin yönetimi, Ukrayna'daki harbin yalnızca Doğu Avrupa'da cereyân eden bir bölgesel kriz olmadığını, bilakis Avrupa güvenlik mimarisinin doğrudan hedef alındığı sistemik bir sınama olduğunu idrâk etmiştir. Artık Alman karar alıcıları, uluslararası güvenlik bunalımlarına yalnızca diplomatik arabulucu sıfatıyla değil, gerektiğinde caydırıcı bir aktör olarak da müdahil olma niyeti taşıdıklarını beyan ediyorlar. Şansölye Merz'in güç politikası kavramını kullanışı ise bu durumun tecellîsi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Güç politikası kavramının tarihî ve sosyolojik kökleri

Peki "güç politikası" Alman tefekküründe tam olarak neye tekâbül etmektedir? Bu suâlin cevabı için Avrupa düşünce tarihine ve sosyoloji literatürüne nazar kılmak gerekmektedir. Machtpolitik terimi, en geniş mânâsıyla devletlerin uluslararası ilişkilerde kendi ulusal menfaatlerini maksimize etmek ve diğer aktörlere iradesini - gerektiğinde cebren - kabul ettirmek gayesiyle güç unsurlarını (askerî, siyasî, iktisadî) kullanmasını ifade eder. Max Weber'in veciz ifadesiyle, "Siyasetle iştigâl eden, ilânihaye güç ister: Ya gücü başka gâyelerin hizmetine bir vâsıta kılar - ister ideâl, ister egoistçe - yâhut kudreti bizâtihî güç için ister. Zîrâ gücün bahşettiği prestij hazzını tatmak niyetindedir." Weber, siyasetin aslında bir güç mücadelesi olduğunu, devletlerin kendi iradelerini tahakkuk ettirmek için mücadele ettiklerini beyân eder. Onun nazarında güç (Macht), antik çağdan modern devlete uzanan tarihî süreçte devlet faaliyetinin ve siyasî davranışın esâs sâikidir.

Alman sosyal bilim geleneğinde Weber'in hocası konumundaki tarihçi Heinrich von Treitschke, devlet fikrinin merkezine güç mefhumunu yerleştirmesiyle mâruftur. Treitschke'ye göre güç sahibi olmak, büyük devlet olmanın yegâne timsâliydi. Ulus-devletlerin siyasetinde ahlâkî mülâhazalar değil, güç ve çıkar mülâhazaları hüküm sürmeliydi. Her ne kadar Weber, Treitschke'nin aşırı ulusçu ve antisemitik yaklaşımlarına mesâfe koysa da, hocasının mücadeleci güç siyaseti telakkisi Weber'in zihin dünyasında mâkes bulmuştur.

Kezâ Weber'in etkilendiği entelektüellerden biri de ünlü tarihçi Leopold von Ranke'dir. Ranke, daha 19. yüzyıl ortasında Avrupa devletler sistemini daimâ değişken bir güçler dengesi olarak tasvîr etmiştir. Nitekim kıtada hiçbir devletin kalıcı hegemonya kuramamasını, diğer güçlerin dengeleyici müdahaleleriyle izah etmiştir. Ranke'ye göre harp de devletlerin denge arayışının tabiî bir tezâhürüdür. Bir devletin aşırı güçlenme temâyülü, diğerlerinin mukabelesiyle karşılanır ve savaş nihayetinde muvâzeneyi yeniden tesis eden bir vâsıta olarak gün yüzüne çıkmaktadır. Bu nokta-i nazardan güç politikası kavramının kapsamında, savaş bir "ultima ratio" (en son çare) olarak telakkî edilmiştir. Yani savaş, bir gaddarlık veya yol kazasından ziyade, uluslararası sistemin yapısal bir sonucu olarak yorumlanmıştır.

Nitekim Alman savaş teorisyeni Carl von Clausewitz de ünlü eserinde "Harp, siyasetin başka vasıtalarla devamıdır" diyerek savaş ile siyaset arasındaki ilişkiyi vurgulamıştır. Clausewitz, savaş meydanındaki şiddetin de mutlak surette siyasî gayeye hizmet etmesi gerektiğini, aksi takdirde anlamsız bir yıkıma dönüşeceğini belirtmiştir. Clausewitz, "Politik hedef nihaî gayemiz, harp ise bu gayeye ulaşmak için bir vâsıtadır. Hiçbir zaman vâsıta gayenin dışında düşünülemez" diyerek askerî güç ile siyasî hedef arasındaki hiyerarşiyi dile getirmiştir.

Bu anlayış Weber'in düşüncelerinde de akis bulmuştur. Weber, Bismarck'ın "askerî zaferi politika ile taçlandırma" prensibine atıfla, ordunun görevinin savaşı icra etmek, devlet adamlarının vazifesinin de barışı kalıcı kılmak olduğunu söylemiştir. Bu suretle Weber, Treitschke ve Ranke'den mülhem, harp sanatını güç politikasının en keskin, fakat en son enstrümanı olarak görmüştür. Ancak bunun keyfî veya gayesiz bir şiddet kullanımı olmadığını, devlet aklının devamı olduğunu da vurgulamıştır.

Nihâyetinde, "güç politikası" kavramının ardında Makyavel'den Bismarck'a, Ranke'den Weber'e uzanan derin bir tarihî fikir silsilesi bulunmaktadır. Bu gelenek, uluslararası sahnede çıkar çatışmasını ve güç mücadelesini bir istisnadan ziyade, kaide olarak algılamaktadır. Harp ise bu mücadelenin iktizâ ettiğindeki vâsıtasıdır. Barış dönemleri geçici soluklanmalar, savaş ise politik rekâbetin doğal akışıdır.

Birinci Dünya Harbi'nin hemen sonrasında Max Weber'in bu minvaldeki uyarıları da mühimdir. Weber, Avrupa'nın çok kutuplu yapısında, siyasîler itinâ göstermezse savaşın yakın gelecekte de bir "kaçınılmaz akıbet" olarak tekrar edeceğini öngörmüştür. Nitekim Versay'dan İkinci Harb'e giden süreç Weber'i haklı çıkarmıştır. Gel görelim ki, II. Dünya Savaşı'nın üstünden geçen onlarca yıldan sonra liberal dünya düzeni, kısa bir süreliğine de olsa, bu tarihî tecrübeyi unutturdu. Nihâyetinde, Avrupa bu kadîm ve yapısal realiteyle yeniden ruberû oluyor.

Sonuç

Bu tarihî tecrübeyle hâdiselere nazar kıldığımızda, Alman Şansölyesi'nin 2026'da "güç politikası" terimini resmen telaffuz etmesi, sadece kelime bazında bir tercih olarak karşımıza çıkmamaktadır. Avrupa'da II. Harp Sonrası tesis edilen stratejik ve zihnî düzenin târumar olmak üzere olduğunun alâmeti fârikasıdır. Bu ifade, Almanya'nın kendi tarihinde aşılması zor bir eşiği geçtiğini ve Avrupa'nın da kolektif olarak yeni bir reelpolitik çağının eşiğinde olduğunu göstermektedir. Vâkıa odur ki, 1945 sonrası kurulan ve 1990'larda tek kutuplu anı yaşayan liberal nizâm, yerini daha sert, büyük güçlerin nefesinin ensede hissedildiği bir atmosfere terk etmektedir. Bu denklemde savaş artık kaçınılması gereken bir hâdise olmaktan ziyade, gerektiğinde müracaat edilebilen bir vâsıtaya rücû etmiştir.