Avrupa kendi değerleriyle çelişiyor! Ayrımcılık kurumsallaşıyor

Cüneyd Altıparmak / Hukukçu
23.07.2021

Önceden aşağılama, yok sayma gibi biçimlerle tezahür eden İslamofobik refleks, artık "ayrımcılık" ve hatta ötesi boyutta. Adeta bir mücadele konseptiyle hareket edilen ve kurumsal yapılar ile karşı konulma gayretinde olunan bir durum var ortada. AB Adalet Divanı'nın başörtülü kadınların din ve inanç özgürlüğü aleyhinde verdiği karar bunun son keskin örneği. Kadın hakları konusunda ciddi bir mazisi olan "gelişmiş" ülkeler, kadınların giyim kuşamına getirdikleri kısıtlamalarla kendi oluşturdukları ve her platformda ifade ettikleri "kadınların toplumsallaşması" önerisine tezat bir yaklaşım sunuyor. Yani peçe, burka ve başörtüsü nedeniyle kadını kamusal alandan tecrit edenler ile kadın haklarının yaygınlaşmasını isteyenler aynı kişiler.



"Dinimi yaşamam, iş hayatıma engel olmamalı!"

Samantha Elauf

Toplumu ilgilendiren konuların kurumsallaşması, devlet organlarının belirlemeleri ile gerçekleşir. Bir mesele, yasama, yürütme veya yargının konusu olmaya başlamışsa, meselenin artık "sıradan" bir sosyolojik olay olmaktan uzaklaştığını söyleyebiliriz. Yaşanan son gelişmelere bakınca "inanç özgürlüğü" kapsamında ele alınması gereken birçok konunun "İslam" ve "simgeleri" söz konusu olunca, dar hatta "engelleyici, kısıtlayıcı" biçimde ele alındığını görüyoruz. Bu durum, üzerinde düşünülmesi ve yüzleşilmesi gereken birçok konuyu gündeme getiriyor.

Meşruiyet zemini

Bunların başında da bireysel özgürlüklerin gelişmesine ve teminat altına alınmasına hizmet etmesi beklenen yargının; özgürlükleri kısıtlamada bir meşruiyet zemini olarak karşımıza çıktığını görüyoruz. Amaç olarak değil araç olarak hukukun gündemde olması kadar tehlikeli bir başka durum ise hep önemine vurgu yaptığımız "kurumsallaşmanın", hak ve özgürlüklere ket vuran yönüyle tahkim edici bir boyut kazanması. Bu yazımızda, "İslamofobi"nin, Avrupa hukuk kurumlarının verdiği kararlar ve yasama organlarının ürettiği mevzuat ile tekrar gündeme gelmesini yani hukuk eliyle tahkim edilmesi konusuna değinmeye çalışacağız.

İslamofobi kavramını duymayanımız yoktur. Üzerinde uzlaşılan net bir tanımı akademik anlamda bulunmayan bu tabir yabancı düşmanlığı olarak nitelenen zenofobi kavramının bir özel türü aslında. Ama gelinen durum, bunu aşan bir mahiyet, görünüm arz ediyor. İslamofobiyi İslam'a, Müslümana duyulan korku ile geliştirilen reflekslerin tümünü ihtiva eden bir toplumsal davranış biçim olarak özetleyebiliriz. Yani bir kişinin, kurumun, devletin İslam konusunda bilerek veya bilmeyerek duyduğu ve kendisine karşı tehdit olarak hissetmesinden kaynaklı endişe sebebiyle Müslümanlara karşı ayrımcılık, kin, nefret ve düşmanlık beslenmesi sonucunu doğuran bir durum. Tarihi geçmişi, Müslümanların Avrupa'ya ilerlemesi kadar eski olan bu kavramın belirgin biçimde kullanılmaya başladığı dönem "11 Eylül" saldırıları sonrasındaki dönemdir. Bu milattan sonra İslamofobi gün geçtikçe yaygınlaşmış ve sistemleşmiştir. Başka bir ifade ile zaten var olan "his", bu olaylar sonucu bir yapay bir meşruiyet zemini bulmuş ve etkisini giderek arttırmıştır. Önceden "aşağılama, yok sayma vb biçimde tezahür eden bu refleks, artık "ayrımcılık" ve hatta ötesi boyutta. Yani toplumun refleks gösterdiği "basit" bir durum olmaktan çok uzak artık. Adeta bir mücadele konseptiyle hareket edilen ve kurumsal yapılar ile karşı konulma gayretinde olunan bir durum. Bunun en bariz örneği ise, "ulusalüstü" mahkemelerin verdiği kararlar ve devletlerin yasama organlarının ortaya koyduğu kurallar.

'Tarafsız görünme'

Birkaç gün önce, Avrupa Adalet Divanı iş hukukuna ilişkin bir uyuşmazlığı gündeminde aldı. Alman Mahkemelerinin görüş istemesi üzerine verdiği kararda Divan "...işverenin iş yerinde 'siyasi, dini ya da dünya görüşünü yansıtan' ve dışarıdan açıkça görülebilir şekildeki sembolleri belli şartlar altında yasaklayabileceğine hükmeden Divan, ancak bunun için işverenin müşterilerine karşı tarafsız görünüm sergileme ya da sosyal huzursuzlukların önüne geçme ihtiyacını kanıtlaması" gerektiğini belirtti. Almanya'da biri çocuk yuvası, diğeri kişisel bakım malzemeleri satan bir zincirin çalışanı olan iki kadın bir süre çalıştıktan sonra, doğum izni dönüşünde başörtüsüyle iş yerine geldi. İşveren bu durumun kendisini etkileyeceğini ve bu şekilde çalışmaya müsaade etmeyeceğini belirtti. Çalışanlar, bu gerekçe ile işten çıkarıldılar. İşten çıkarılma ihtarları ellerine ulaşan işçiler, iş mahkemesinde dava açtılar. "İki kadının din özgürlüklerinin ihlal edildiği iddiasıyla konuyu taşıdıkları iş mahkemesi ise başörtüsü sebebiyle işten çıkarma durumunun ayrımcılık olarak sayılıp sayılmayacağı" konusunda Divana başvurdu. Başvuru üzerine Divan 15 Temmuz'da verdiği kararında konunun değerlendirmesini Alman mahkemelerine bıraktığını belirtmesine rağmen, önceki içtihatlarına vurgu yaparak "iş verenin, müşterilerine tarafsız görünme hakkı olduğu için başörtülü çalıştırılmaması konusunda haklı olabileceğine" işaret etti.

Avrupa Mahkemeleri

Hatırlanacağı üzere Divan, 2017 yılında da bir benzer bir karar vermiş ve dini sembollerin kullanılmasına kısıtlama getirilmesini hukuka uygun görmüş, bu durumun bir insan hakkı ihlali olmadığını belirtmişti. Bu kararında mahkeme şöyle demişti: "İşverenlerin, çalışanların iş yerlerinde iç kurallar gereği herhangi bir siyasi, felsefi veya dini sembolün görünür kullanımını yasaklaması doğrudan ayrımcılık teşkil etmemektedir." Divan, Avrupa Birliği'nin en üst mahkemesi konumunda.

AB açısından yargısal anlamda iki önemli yapı bulunuyor: AB Adalet Divanı ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)... Divan, Avrupa Birliği ülkeleri arasında yargısal nitelikteki en yetkili kurum. Kuruluş amacı ise AB hukukunun üye ülkelerde tatbikinde "yeknesaklığı" sağlamak. Bunun için görüş bildirme, yorumlama, uyuşmazlığı çözüme kavuşturma, inceleme ve denetim gibi görevler ile teçhiz edilmiş durumda. AB ülkeleri açısından en yaygın kullanımı ise ulusal mahkemelerin, Divandan yorum istemesi yöntemi. Bu durumda mahkeme, üye ülkenin başvurusunu alıp, AB hukuku yönünden nasıl karar verilmesi gerektiği yönünde bir çerçeve sunarak karar veriyor. Bir de AB'nin kurumu olmayan AİHM var. AİHM, Avrupa Konseyinin bir organı. Üyesi olan ülkelerin kabul ettiği Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine (AİHS) göre "insan hakları" yönünden yargılama yapan bir insan hakları mahkemesi. Ancak AB ülkelerinin tamamı Avrupa Konseyinin de üyesi olduğu için bu mahkemenin "insan hakları ihlali" yönünde verdiği kararlar önem arz ediyor. Divan ile AİHM'in uygulamaları ve yorumlamaları zaman zaman farklılık oluşturuyor.

AİHM, 2007'de kardeşinin öldürülmesiyle ilgili davada ifade vermek için duruşma salonuna başörtüsüyle giren ve mahkeme heyeti tarafından salondan çıkarılan Hagar Lachiri'nin başvurusunda AİHS'in "düşünce, inanç ve din özgürlüğünü düzenleyen 9. maddesine aykırı olduğuna" hükmetmişti. Bu konuda "bir dönüm noktası" olabilecek bir kararında AİHM: "Mahkememiz, yerel mahkemelerin (Viyana) kararını etraflıca ve geniş çerçevede değerlendirmiş, verdiği kararda davacının fikir özgürlüğü ile başkalarının dinî özgürlüklerinin korunması arasındaki dengeyi iyi kurduğu sonucuna varmıştır. Böylece Avusturya'da dinî özgürlükleri korumadaki meşru amacı da yerine getirmiştir. Dolayısıyla mahkememiz, İslâm Peygamber'ine yönelik şikâyet konusu ifadelerin objektif bir tartışmadaki müsamaha gösterilebilecek meşru sınırları geçtiğini, önyargıları arttırabileceği ve dini barışa zarar verebileceği konusunda uygun ve yeterli sebepler ortaya koyduğu sonucuna varmıştır." Mahkeme, Hz. İsa hakkında bir filmin gösterime girmesinin yasaklanmasının da hak ihlali oluşturmadığına hükmetmişti. Ancak bu duyarlılığa rağmen, devlet okullarında uygulanan dini sembol yasaklarını bir hak ihlali olarak değerlendirmeyen AİHM'in yerleştik kararları bulunduğunun bilinmesini isteriz. Bu durum insan hakları bilincini ve saygısını teşvik etmek amacıyla 1999 yılında kurulan bağımsız ve tarafsız bir yargı dışı kurum olan İnsan Hakları Komitesince uygun bulunmamış ve şu tespite yer verilmiştir: "...Musevi, Müslüman ve Sih öğrencilerin bir kısmının diğer öğrencilerle birlikte öğrenim görmesinin engellenmesinin sakıncaları üzerinde duran ve laiklik ilkesine saygıyı sağlamak için yaygın kullanılan dini sembollerin yasaklanmasına ihtiyaç duyulmaması gerekir."*

İslam karşıtı yasalar

Belçika'da hayvan kesimlerine ilişkin bir konu Divanın gündemine taşınmıştı. 2017 yılında Belçika'da Flaman bölgesinde "kesim öncesi hayvanlara şok verilmesi" uygulamasına karşı çıkan bazı Müslüman ve Yahudi sivil toplum kuruluşları Anayasa Mahkemesine başvurmuştu. Belçika Anayasa Mahkemesi de Divandan bu konu hakkında yorum istedi. Divan verdiği kararda "dini amaçlı olanlar dahil kesimlerde hayvanların iyiliğinin sağlanması için AB üyesi ülkelerin 'kişilerin temel haklarını ihlal etmeden' kesilecek hayvana şok verilmesini isteyebileceği" hükmetti. Yine Almanya'da kabul edilen, "Kadın ve Erkek Memurların Dış Görünüşünün Düzenlenmesine Dair Kanun" (Tarafsızlık Yasası) dini açıdan bir gereklilik olan birçok sembolün yasaklanmasını öngörmekte. Bu kanun memurların görev sırasında dövme, piercing, sakal ya da diğer süs eşyalarını ne ölçüde taşımalarına izin verileceğini düzenliyor. Kanunda "kadın ya da erkek memurun görevini tarafsız bir biçimde ifa edeceğine olan güveni, objektif bir biçimde kısıtlamaya uygun olması halinde" dini işaretlerin taşınmasının kısıtlanabileceği ya da engellenebileceği düzenleme altına alınmış durumda. Buna rağmen, 2015 yılında Berlin Eyaleti'nde öğretmenlere Tarafsızlık Yasası'na dayandırılarak başörtüsü yasağı getirilmesi yasalara aykırı bulundu. Fakat, Almanya başta olmak üzere öğretmenlerin ve kamusal görev ifa edenlerin başörtüsü takmasına ilişkin farklı uygulamalar devam ediyor. Nitekim Fas kökenli Müslüman bir Alman vatandaşı 2017 yılı başında Hessen eyaletinde avukatlık stajına başörtülü olarak başlaması uygun bulunmamıştı.

Almanya'daki bu durum laiklik ilkesi ile açıklanır mı bilinmez ancak laiklik denince akla gelen ilk ülke olan Fransa'da da durum aynı. Hep aynı tartışma gündemde: İslam karşıtı yasalar. 2004'de devlet okullarına giden öğrencilerin başörtüsü takması, 2011'te sokakta peçe takılması, 2016'da ise halka açık plajlara tesettürle veya bu tür mayolar ile girilmesi gündemin ana konuları arasındaydı. Bu trendin son parçası ise yasalaşma ihtimali zayıf görünse de gündemde olan "öğrenci velilerine getirilmesi düşünülen türban yasağı" girişimi. Konu türev biçimleri ile hemen her Avrupa ülkesinde gündemde. Danimarka, Hollanda, Belçika, İspanya, İtalya, İsviçre, Bulgaristan... Başörtüsü, peçe, burka... Dini semboller, kıyafetler ve vecibelerin yerine getirilmesi yasaklanıyor, cezalandırılıyor ve bunlar kamusal imkanlardan mahrum bırakılmak için bir meşru bir sebep olarak kabul ediliyor.

Müslüman göçmenler

Basına yansıyan çeşitli ülkelerin yöneticilerince sarf edilen "Sadece Hristiyan mültecileri kabul edeceğiz", "Koekelberg'in Molenbeek Müslüman göçmen nüfusun yoğun olarak yaşadığı yer olmasını istemiyoruz", "Müslüman göçmenler de keza Avrupa'nın yerli olmayan sakinleridir... Bu nedenle AB'ye girmeleri yasaklanmalıdır", "...iş yerinde, okulda ya da yüzme havuzunda özel muamele talebine kadar her şeyde İslam lafı duymaktan çok sıkıldım" benzeri ifadelerin kullanıldığını hatırlayalım. Bir de gözümüzün önünde cereyan eden sosyal medya tacizlerini ve sansürlerini eklersek, gittikçe dozunu arttıran bir tablo ile karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. İslamofobinin coğrafyası gittikçe genişlemektedir. En büyük sorun da aslında budur.** Hindistan'a Çin'e ve hatta "Müslüman nüfusun neredeyse olmadığı ülkelere" bile bu tavrın yayıldığını, toplumsal ve hukuki zemin bulduğu görmek gerçekten ürkütücü... Bu konudaki raporlarda çok çarpıcı tespitler bulunuyor.

Elauf kararı

Bu yorum ve girişimlerden farklı bir yaklaşıma ABD'de rastlıyoruz: Samantha Elauf, doğum yeri olan Oklahoma eyaletinin Tulsa kentinde, 2008 yılında Abercrombie&Fitch mağazasında çalışmak için başvuruda bulunmuştu. Başörtüsünün mağazanın giyim politikasına aykırı olduğu gerekçesiyle talebi reddedilmişti. Bu durum iş ayrımcılığını yasaklayan yasaları uygulamakla görevli federal olan ayrımcılık suçlamalarını araştıran ve ayrımcılık bulunduğunda bunları çözümlemeye çalışan ve hatta davalar açabilen Eşit İstihdam Fırsatı Komisyonu (EEOC) tarafından yargıya taşınmıştı. Tusla'daki Mahkeme, şirketin 20 bin dolar tazminat ödemesine karar vermişti. Ancak Denver'daki temyiz mahkemesi, Elauf'un başörtüsünü dini gerekçeyle taktığını belirterek, giyim politikasından muafiyet istemediğini, dolaysı ile işe alınmamasının bir ayrımcılık oluşturmayacağına hükmetti. 2015 yılında konu kendisine intikal eden ABD Yüksek Mahkemesi "uygulamanın hukuka aykırı olduğuna" karar verdi.

Kadın hakları boyutu

Konu çok katmanlı. Ama en korkutucu yönü İslamofobinin bir ideolojiye dönüşüp, bariz bir ayrımcılık türü olmasına karşın, toplumda "meşru" zemin bulması. Konunun inanç özgürlüğü, insan hakları boyutu çok konuşuldu. Müslüman olsun, olmasın her gerçek aydın, bu durumdan rahatsız. Bunun insan hak ve hürriyetlerine aykırı olduğu da su götürmez bir gerçek, değerlendirme yaparken bunlara değinmeyeceğim. Zira hepimizin malumu konular. Bence meselenin üç boyutunun sürekli ve sistemli biçimde gündemde tutulması gerekiyor. Bunlardan ilki "kadın hakları" yönü. Bu konuda ciddi bir mazisi olan "gelişmiş" ülkeler, kadınların giyim kuşamına getirdikleri kısıtlamalar ile kendi oluşturdukları ve her platformda ifade ettikleri "kadınların toplumsallaşması" önerisine tezat bir yaklaşım sunuyor. Peçe, burka ve başörtüsü nedeniyle kadını kamusal alandan tecrit edenler ile kadın haklarının yaygınlaşmasını isteyenler aynı. Bu tezat sıklıkla gündeme getirilmeli. Bir diğer konu ise, ayrımcılık meselesine İslam ülkelerinin daha geniş perspektiften bakması. Kendilerinin "dini" saikle maruz kaldıkları bu zorluğa, bir başka dine mensup olanlar da maruz kalınca daha yüksek sesle "dur" diyebilmeliler. Seslerini ve sözlerini yükselterek, inanç özgürlüğünü tüm unsurlarıyla savunmalılar. Hatta bu noktada devlet-sivil toplum ortaklığında izleme ve olaylara müdahil olma konusunda bir bağımsız yapının oluşturulması iyi bir adım olacaktır. Zira İslamofobinin kurumsallaşması tehdidine karşı en makul yol, meseleyi hukuk içinde, yargı kurumları önünde ve özellikle ulusalüstü mahkemelerde etkin biçimde güncelleştirmekten geçer. Bu meselelere "bir sahip çıkanın" olduğunu ve sonuna kadar takip edildiğini, bu konuya bütçe, zaman ve mekân ayrıldığını göstermek gerekir. Ülkemizde bile ancak son on yıl içinde bu konuda bir gelişim sağlandığını akıldan çıkarmamak gerekir. Kendi kurumlarımızın bile geçmişte "irtica" olarak nitelediği durum, bugün değindiğimiz "İslamofobi" meselesinden pek farksız değildi. 2013 yılında, demokratikleşme paketi kapsamında kamu alanlarında başörtüsü serbest bırakıldı. Hakim ve savcılar için 2015'te, polisler için 2016'da ve TSK çalışanları içinse 2017'de başörtüsü serbest hale geldi. İslam ülkelerinde kadının güçlenmesi ve temel hak ve hürriyetlerin geliştirilmesi ise meselenin en can alıcı noktasıdır. Almanya Müslümanlar Merkez Konseyinin yaptığı açıklama ile son sözü söylemiş olalım: "Eğer kadınlar dinî inançları ile meslekleri arasında karar vermek zorunda bırakılıyorlarsa, o zaman Avrupa ülkelerinin anayasalarının ve hukuk sisteminin temelini oluşturan ayrımcılıkla mücadele, eşit muamele ve kişisel özgürlük hakları gibi değerlerin hiçbir önemi kalmaz."

cuneydaltiparmak@yahoo.com

Kaynaklar

*Duymaz E., "Dini Sembol ve Kıyafet Sınırlamalarında İki Farklı Yaklaşım...", AÜHFD 64 (4) 2015: 1113-1160

**Yıldız A., "İslamofobi'nin Hukuk Yönü..." http://www.muharrembalci.com/hukukdunyasi/alintilar/1032.pdf.