Ayrışmadan arınmak

Dr. Necdet Subaşı / Din Sosyoloğu
14.01.2017

Dini hem devletle hem de toplumla bir ayrışma kriteri olarak öne sürenlerin güttükleri kutuplaşma siyasetinde içkin olan tehlike artık daha kolay fark edilmektedir. Toplum dinsel arınmışlığın meşru ve makul yollarını, birbiriyle çatışma içine düşmeksizin öğrenmek ve kendi selametini bihakkın temin etmek istemektedir.



Din ve devlet arasındaki ilişkilerin bundan böyle nasıl olması gerektiği konusu bugün oldukça çeşitlenmiş bakış açıları içinde ele alınıyor. 15 Temmuz 2016’da başarısız darbe girişiminin bir sonucu olarak sadece devlet değil toplum da evveliyatında vermiş olduğu sınırsız kredinin tahsilatını talep etmekte, bugün her düzeyde yaşanılan ağır hayal kırıklıklarıyla boğuşmayı göze almakta ve ortaya çıkan sonuçlarla vakit geçirmeden, bir an önce hesaplaşmaya hazırlanmaktadır.

Laikliği din ile devlet arasında yegâne bir muvazene unsuru olarak görenlerle onu dinin üzerinde denetleyici bir güç olarak tasavvur edenlerin sonuçta birbirine yakın duran yönelimleri, dinin verili pozisyonunu her zaman sorgulamayı önceleyen bir dikkat içinde işlemektedir. Buna karşılık din ile devlet arasındaki modern ilişki biçimini öteden beri iflah olmaz bir kopukluk olarak değerlendiren dinî/dindar yaklaşımlarla da aynı problem şimdiye kadar hiç olmadığı şekliyle farklı bir zemine taşınmakta ve artık öteden beri süregelen bir tartışmada mevcut dinî grupların kendi içlerindeki sonu gelmez çekişmelerine ve öne çıkardıkları dil ve söylemlerin ağır maliyetlerine odaklanılarak ele alınmaktadır.

Geçtiğimiz yüzyılın başlarındaki hâkim siyasi söylemlerden radikal bir şekilde etkilenen Türkiye, dini devre dışı bırakmaktan onu elverişli bir kontrol aracı olarak yedekte tutmaya kadar şimdiye değin öne sürülmüş pek çok iddiayı doğrulayacak örnekleriyle ve her zaman muğlak sayılabilecek kendine özgü bir laiklik tercihiyle varlığını bugünlere kadar sürdürmeyi başardı.

Şimdi gelinen noktada artık her şey neredeyse sil baştan yeniden ele alınıyor; din kadar dinî toplum da tercihleriyle, belli başlı kabul, klişe ve ezberleriyle masaya yatırılıyor, söze dâhil oluyor, konuşuyor. Laik tasavvur sıkıştırılmış bir dinselliğin sosyal temsillerini soğukkanlı bir şekilde geç de olsa kusurlu bir tercih olarak sorgularken, dinî/dindar perspektif de dinin devlet katmanlarındaki eksik kalan yerini romantik ve muhalif bağlamların dışına çıkarak makul bir zeminde yeniden ele almaya çalışmaktadır.

Laiklik ve dindarlık

Cumhuriyet’i kuranların dönemin popüler hissiyatı ve tazyiki altında, dini, geleneksel müktesebatın koruyucu ve tamamlayıcı bir parçası olarak görmekteki ısrarı, ortaya taşınması güç bir tarihsel yük bırakmıştır. Tekke ve Zaviyeler Kanunu’yla dinîlik iddiası taşıyan belli başlı yapıları gayrı meşru ilan eden devlet, bir yandan da dini, yeni rejimin tahkim ettiği ulus-devlet yapılanmasında tamamlayıcı bir unsur olarak teslim etmekten geri durmamıştır. Böylece devlet bir yandan dini hayatın farklı temsillerini sıkı bir takibe alırken öte yandan da ileride anayasal statüyle daha da güçlendireceği Diyanet İşleri Başkanlığı’nı ihdas ederek dinî hayatın inanç, ibadet ve ahlak alanında tahkim edilmesinin yolunu açmıştır. Diyanet’in oldukça paradoksal gibi görünen varlığı, gündelik hayatta yasa dışı ilan edilen cemaat ve tarikatlarla varlıklarına son verilen şeyin din mi yoksa birtakım dinî yorumlar mı olduğu sorusunu gündeme getirmiştir.

Laiklik en başta yeni Türkiye’deki temellendirilişi ve ardından da uygulamadaki pek çok sorunlu tercihi yansıtması nedeniyle büyük toplumda her zaman tartışmalı bir konu olarak ele alınmıştır. Dinin İslam söz konusu olduğunda laik devlet gereklilikleri içinde nerede duracağı ve tipik bir müminin dinsel taleplerinin her hangi bir takibe veya kovuşturmaya konu edilmeksizin olağan bir yetkinlik/yeterlilik içinde nasıl karşılanacağı konusu her zaman cevapsız bırakılmaya mahkûm olmuştur.

Bütün bu belirsizliklere rağmen Türkiye’de dindarların laiklik konusunda yaşadıklarının emsalsiz olduğunu gösterecek pek çok örnekten de söz etmek mümkündür. Bireyin vicdanında bir konu olarak sınırlanan din, onun sosyal gerçeklik alanında kendisini nasıl var edeceğine ilişkin soru ve beklentileri hesap dışı bırakmıştır. Bu çerçevede müminlerin daha derin ve estetize edilmiş dindarlık formlarıyla bağlantı kurmasını kolaylaştıracak geleneksel-manevi yapılar da aynı ruh hali içinde yasa dışı ilan edilmiş, böylece din de teknik ve reforma açık bir müdahale alanında yer tutmaya zorlanmıştır.

Bununla birlikte 80 yılı aşkın bir deneyimin ortaya çıkardığı vatandaşlık rejimi dindar/laik ayrımını azdıracak bir gerilime de asla fırsat vermemiştir. Bu şaşırtıcı durumun hangi dinî ve kültürel referanslardan beslendiği hususunun, özellikle ilahiyatçı ve diğer sosyal bilimcilerin ilgisini ne ölçüde kışkırttığı hâlâ belirsiz olmakla beraber, verili durum sonuç alınabilir bir anlama ve açıklama çabasına duyulan ihtiyacı her fırsatta icbar etmektedir.

Erişkin bir güç

Dinin laik devlet prensipleri içinde maruz kaldığı örtülü/örtüsüz şiddet, ülkenin içinden geçtiği sosyo-politik değişim süreçlerine bağlı olarak giderek azalsa hatta bugün için bir hayli geçersiz bir bakiye gibi görülse de bu tarz beklentilerin her an yeniden canlanacağına dair korkular tazeliğini korumaya devam etmektedir. Hiç kuşkusuz bu tedirginliği sürekli ayakta tutan muhitler arasında özellikle cemaat bağlarıyla birbirine tutunmuş söylem alanları önde durmaktadır. Bugün tarikat ya da cemaat adı altında kamusal görünürlük peşinde olan yapılardan hangilerinin ne ölçüde kendi ajandalarıyla millete mal(ûm) olmayı başardığını gözlemlemek gerekir. Kamusal talepkârlık yüksek düzeyde hemen her cemaat tarafından teşvik edilen bir ruh hâline denk gelse de toplamda ülkenin bir ucundan öbür ucuna bütün kısıtlayıcı tedbirlere rağmen yayılmayı başarmış bu teşebbüslerin gerçek niyetleri ve hesapları hakkında bütünlüklü çıkarımlarda bulunmak zordur. Laiklik bağlamında yer yer sınırları zorlayan uygulamalarıyla dinî hayatı kontrol altında tutan devletin bütün bu kararlılığı içinde Diyanet İşleri Başkanlığı’na hangi saiklerle yer açtığı sorusu hâlâ netamelidir. İtiraf etmek gerekir ki devletle bütünleşik yapısına rağmen Diyanet artık ondan çok, büyük toplumun maneviyatını temsil eden erişkin bir güce ulaşmış durumdadır.

Bugün gelinen noktada eksiklikler, yanlışlık ve hatalar açıkça fark edilmeye başlanmıştır. Dinî temsilde çeşitlilik kargaşaya yol açmış, özellikle 15 Temmuz darbesi sayesinde yaşanılan sırlılık, kurtarıcılık, misyonerlik, istismar ve aldatılmışlık hissiyatı artık her kademede sorumluluk duyan insanları sıkı bir hesaplaşmaya, yüzleşme ve sorgulamaya davet etmeye başlamıştır. Darbe kalkışmasının tetiklediği kargaşada bilumum dinî cemaat ve tarikatlar kendi meşruiyetlerini kamuoyuna kabul ettirme konusunda şimdiye kadar hiç karşılaşmadıkları bir tazyike maruz kalmaktadır.

Tarikat ve cemaatlerin verili insan yetiştirme düzenine dahil olma hevesinde başvurulan ana tema, devletin laiklik reflekslerini sık sık galeyana getirecek çıkışlara fırsat vermektir. Nitekim başından beri yasa dışı ilan edilmiş tarikat ve cemaatlerden, bütün bu süreç boyunca yaşadıkları mağduriyetleri topluma anlatma ve onları ikna etme çabası içinde olmaları beklenirken, gizli bir müfredat eşliğinde müntesiplerine yeni alanlar açma çabası içinde olmaları güven kaybına yol açmaktadır. Tarikatlarda gelenekten devşirilen bakiyenin sahihliğini ne ölçüde koruduğu, bugün ortaya konan temsillerden hareketle şaşırtıcı düzeyde hayal kırıklığına yol açacak şekildedir. Oysaki gerek tarikatlar gerekse cemaatler devletin bir şekilde ihmâl ettiği dinî alanın korunup geliştirilmesi, duygu temelli şifahi aktarım tarzlarının teşvik edilmesi, itikadî ve fıkhî dikkatin ihya ve tahkim edilmesinde yer yer Diyanet’ten daha sivil olma iddiasıyla kendilerine korunaklı bir meşruiyet alanı oluşturma konusunda mahir olmuştur. Diyanet’in din alanındaki ihmâlleri giderici atakları, cemaatlerin küresel ölçekli bilgi ve sorgulama süreçlerinden pay almayı bir şekilde başarmış toplumun duygu dünyasında yorucu birer dinî enstrüman olarak görülmeye başlaması sorgulamaların derinleşmesine yol açmış ve sorumluluk sahibi birer mümin olarak bu çıkmazı aşmanın yollarını aramayı herkes için bir zorunluluğa dönüştürmüştür.

Telafi dindarlığı

Tarikat ve cemaatler, dışlanmış ya da bastırılmış bir dinselliğin bütün semptomlarının farkında olarak, bir tür telafi dindarlığında karar kılarak toplumun beklentilerini karşılayacak bir çaba içinde yer yer geleneğin otantik formlarına başvururken bir yandan da modernliğin parçalayıcı, dağıtıcı, yerinden edici söylemlerine atıfta bulunarak ortaya çıkan boşluğu kendine özgü dil ve söylem akışlarıyla kapatmaya çalışmaktadır. Bu bağlamda cemaatlerde tarikatlara özgü duyusal-duygusal envantere ulaşma arzusu gözlenirken, tarikatlarda da cemaatlere özgü örgütlülük, açığa çıkma ve kendini görünür kılma isteği baskın çıkmaktadır.

Bugün gelinen noktada sözüm ona alternatif/paralel söz öbekleri ve mahrem okuma mecralarıyla, hatta ikircikli dindarlık arayışlarıyla toplumun dinî muhayyilesinde telafisi imkânsız çatlaklar, kargaşa ve çatışma zeminleri üreten söz konusu yapılar başta fiilî terör olmak üzere, entelektüel ve zihnî süreçleri bloke eden etkileşimleri göz ardı etmedeki ısrarlarıyla artık ma’şeri vicdanda sorgulanmaya başlamıştır.

Sorunun nasıl aşılacağı konusunda kimsenin elinde kullanışlı bir yol haritası yok gibidir, ancak ortalıkta hemen herkesin koşuşturmasına bakılırsa aklı başında pek çok kişinin bu fırtınadan rahatsız olduğu da anlaşılmaktadır. Artık kitleselleşme istidadında olan bu arayış nereden bakılırsa bakılsın aciliyet kesbetmektedir. Dini hem devletle hem de toplumla bir ayrışma kriteri olarak öne sürenlerin güttükleri kutuplaşma siyasetinde içkin olan tehlike artık daha kolay bir şekilde fark edilmektedir. Toplum dinsel arınmışlığın meşru ve makul yollarını birbiriyle çatışma içine düşmeksizin öğrenmek ve kendi selametini bihakkın temin etmek istemektedir.

parafe@hotmail.com.tr