Bahreyn; Suudilerin gelecekteki politikaları için bir test alanı

Dr. Necmettin Acar / Mardin Artuklu Üniversitesi
19.09.2020

İsrail'le açıktan ‘normalleşmesi' durumunda Riyad'ın karşıya kalacağı çok önemli problemler olacaktır. Bunların başında Filistin davasını sahiplenen Türkiye'nin Sünni dünyanın liderliğini Suudilerin elinden alması ve Suudi Arabistan'da halk ile yöneticiler arasındaki uçurumun derinleşme ihtimali gelmekte. Tüm bu sakıncalardan kaçınan Riyad şimdilik Bahreyn'i dolaylı bir aracı olarak kullanıyor.



Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) İsrail ile zaten normal olan ilişkilerini alenileştirmeye karar vermesini takip eden süreçte İsrail’le ‘normalleşecek’ dördüncü ülkenin kim olacağına yönelik (Mısır 1979 yılında Ürdün 1994 yılında İsrail’le normalleşmişti) uluslararası kamuoyunda çok sayıda tahmin yürütüldü. Çünkü hem Trump yönetimi hem de İsrailli yetkililer çok sayıda Arap ülkesinin İsrail’le normalleşmeye sıcak baktığına dair önemli açıklamalar yaptılar.

İsrail’le ‘normalleşme’ konusunda Bahreyn’in en zayıf halka olduğu değerlendirmeleri yapılırken, Manama’dan özetle “Filistin sorununa adil ve kalıcı bir çözüm olmadan İsrail’le anlaşmaya hayır” mahiyetinde açıklamaların gelmesi geçici olarak dikkatlerin başka alanlara (Umman, Sudan) çevrilmesine sebep oldu. Ancak bu açıklamaların üzerinden çok geçmeden Eylül başlarında hem Washington’dan hem de Manama’dan yapılan açıklamalarla Bahreyn’in de İsrail’le ‘normalleşmeye’ ikna edildiğini öğrenmiş olduk.

Jeopolitiği, ekonomisi, demografisi, siyasi yapısı ve rejimine yönelik tehditlerin doğası itibariyle Suudi Arabistan’a göbekten bağlı olan Manama yönetiminin ülke dış politikasında, İsrail’le normalleşerek, radikal bir değişikliği Suudiler “yeşil ışık” yakmadan gerçekleştiremeyecek olması akla birtakım sorular getirdi. Burada sorulması gereken iki temel soru bulunmakta;

• Normalleşmeyi kısa süre önce kesin bir dille reddeden Manama yönetimini İsrail’le ‘normalleşmeye’ kimler nasıl ikan ettiler.

• Riyad yönetimi, tıpkı geçmişte de olduğu gibi, Manama’yı gelecekteki riskli politikaları (İsrail’le normalleşmek) için bir test alanı olarak mı kullanmak istemekte.

Riyad hegemonyası

Aslen küçük bir ada devleti olan ve 1971 yılında İngiltere’nin Körfez bölgesinden çekilmesi sonrası kurulan Bahreyn devleti, 1986 yılında inşa edilen ve 25 kilometre uzunluğundaki Kral Fahd köprüsü ile Suudi Arabistan’a kara yoluyla bağlandı. İran devrimi sonrası İran’ın Bahreyn’e yönelik irredentist politikalarına (İran 1957 yılından beri Bahreyn’i 14. Eyaleti olarak görüyor), ülke nüfusunun yüzde 70’ini oluşturan Şii nüfus üzerinde İran’ın artan siyasi ve ideolojik nüfuzuna ve 1981 yılında İran’ın yönetimi devirmeye yönelik darbe teşebbüsüne bir cevap olarak inşa edilen bu köprü iki ülkeyi birbirine kara yoluyla bağlamanın ötesinde anlamlar ifade ediyor.

Riyad tarafından “krallığın dış savunma halkası” olarak değerlendiren Bahreyn, jeopolitiği itibariyle Suudi rejiminin ekonomik güvenliği açısından çok hayati bir önem arz etmekte. Bahreyn’in, Suudi Arabistan’ın petrol rezervlerinin büyük bir kısmının bulunduğu ve nüfusun yarıdan fazlası Şii olan Doğu Vilayetine olan yakınlığı Suudi petrol endüstrisinin güvenliği açısından Bahreyn’in istikrarını önemli kılmakta. Bu yüzden tarih boyunca Manama’da müttefik bir rejimin istikrarı Suudi dış politikasının en önemli gündemi olmuştur. Körfez ülkeleri içerisinde petrol gelirleri en zayıf olan iki ülkeden biri (diğeri Umman) olan Bahreyn, İran-Suudi rekabetindeki bu kritik konumundan da istifade ederek Suudilerle kurduğu ittifak ilişkisi karşılığında Suudilerin cömert ekonomik yardımlarına mazhar oldu. Ülkeyi yöneten Sünni el-Halife ailesi Suudi ekonomik ve askeri desteği sayesinde rejimine yönelik içeride ortaya çıkan meydan okumalar ve İran kaynaklı harici tehditlere karşısında ayakta kalabilmekte. Örneğin Arap Baharı 2011 Mart ayında Bahreyn’e sıçradığında Suudi yetkililer Bahreyn’i Suudi Arabistan’ın iç meselesi olarak tanımladılar ve Manama’ya “isyanı ya sen bastır ya da biz gelip bastıralım” şeklinde bir mesaj ilettiler. Manama’nın isyanı bastırma konusunda içine düştüğü acziyeti bir bahane olarak kullanan Suudiler, Mart ayı ortasında Bahreyn’e asker sevk ederek rejimin isyanı bastırmasına destek oldu. Bu tarihe kadar Suudi siyasi ve ekonomik nüfuzu altında olan Bahreyn artık önemli ölçüde Suudilerin askeri denetimine girmiş oldu. Arap Baharı sürecinde El-Halife rejiminin içeride zayıflayan politik meşruiyeti, Suudilerin müdahaleci dış politikasına zemin hazırladı. Böylece Manama’da asıl güç El-Halife ailesinden ziyade rejimin güvenliğini sağlayan Suudilere geçti.

Güvenlik sorunları

Bahreyn yönetiminin Ağustos ayında normalleşmeyi kesin bir dille reddederken Eylül başlarında BAE’nin peşine takılarak İsrail’le normalleşme anlaşması imzalamayı kabul ettiğini açıklaması Suudilerin bu politikanın oluşum sürecindeki rolünün tartışılmasına neden oldu. Çünkü Bahreyn’in Riyad’a olan bağımlılığı, Manama’nın Riyad’ın yeşil ışık yakmadığı bir politik kararı vermesini imkânsızlaştırmakta.

İsrail’le normalleşmenin Manama’nın ulusal çıkarlarına bir katkı yapmayacak olmasına ilaveten, Bahreyn vatandaşı Şiileri İran’ın politik nüfuzuna daha da açık hale getirerek ülke güvenliğinde yol açacağı sorunlar, bu anlaşmanın rasyonel bir değerlendirme sonucu imzalanmadığını da ortaya koymakta. Örneğin BAE’nin bu normalleşme anlaşması ile ulaşmak istediği birçok rasyonel çıkarı bulunmakta. İran tehdidini dengelemek, ABD yönetimi ile özellikle de Cumhuriyetçi kanada yakınlaşmak, ABD silah ve savunma sanayi ile yakın ilişki kurarak sofistike silah sistemlerine erişmek, Körfez’deki statükocu kanadı güçlendirmek ve İsrail ile ileri teknoloji ve siber faaliyetler üzerine ilişkiler geliştirmek. Ancak Şii çoğunluğun Sünni azınlık tarafından yönetildiği kırılgan bir mezhep dengesi üzerinde bulunan Bahreyn rejimi, bu normalleşme anlaşmasıyla, yönetim ile halk arasındaki uçurumu derinleştirerek, kırılganlığını artırmaktan başka bir şey elde edemeyecek. Üstelik Bahreyn-İsrail yakınlaşması İran tarafından provakatif bir eylem olarak değerlendirilerek Bahreyn’i İsrail-İran geriliminin yaşandığı bir vekalet çatışması alanına döndürebilir. Bütün bu sayılanlar bizi, bu normalleşme anlaşmasının Manama yönetiminin rasyonel çıkarlarını elde etmekten ziyade bir ikna süreci ile imzalandığı sonucuna ulaştırıyor.

Aslen perde gerisinde İsrail’le çık yakın ilişkiler geliştiren Riyad yönetimi bu normal ilişkileri alenileştirme konusunda şimdilik son derece çekingen davranmakta. Kategorik olarak Körfez ve Arap ülkelerinin İsrail ile normalleşmesine karşı olmadığı bilinen Riyad yönetimini, İsrail’le zaten normal olan ilişkilerini alenileştirmekten alıkoyan dahili ve harici iki etmen bulunmakta; Filistin davasına duyarlı Suudi vatandaşların rejimin meşruiyetine yönelik olası meydan okumaları ve uzun yıllar “Arap ve İslam davalarına bağlılık” ilkesi üzerinden inşa edilen İslam dünyasına liderlik iddiasının kaybedilecek olması.

İlk olarak Suudi rejimi içerideki meşruiyetini önemli ölçüde yöneticilerin İslam’ın ilke ve prensiplerine bağlılığından alır. Ülke her ne kadar monarşi ile yönetilse de İslam’a aykırı söz, tutum ve politikalar rejimin toplumsal tabanında ciddi aşınmalara yol açar, rejim karşıtı mevcut eğilimlerin radikalleşmesi ile sonuçlanır. Bu tespit ile ilgili Suudi tarihinde çok örnek verilebilir fakat biz bir tanesi ile yetineceğiz; 1990 I. Körfez Savaşı.

Davaya ihanet

Bugün Orta Doğu’da El-Kaide ve türevleri gibi silahlı yapılanmalar önemli ölçüde 1990 yılındaki I. Körfez savaşı sürecinde ortaya çıktılar. Selefi/Vehhabi ideolojik temele dayanan bu yapılanmaların silahlı terör örgütü formatına bürünmesinde Suudilerin Saddam karşısında ABD ile işbirliği yapmasının önemli bir payı var. Müslüman bir halk olan Iraklıların maruz kaldığı işgal, şiddet ve aşağılanmadan ABD ile işbirliği yapan Suudi yönetimini sorumlu tutan bu yapıların, Suudi rejimini devirme iddiaları Suudi toplumundan ciddi destek buldu. 1990 sonrası Suudi rejimine yönelik çok sayıda silahlı saldırıya imza atan radikal Suudi vatandaşları uzun yıllar rejimin başını ağrıttı. Bu yüzden bugün Riyad’daki hiçbir “akl-ı selim” sahibi yönetici açıktan Filistin davasına ihanet etmeye cesaret edemez, eğer bir basiretsizlik yapar da Filistin davasına ihanet etme “cesareti” gösterirse bu politikanın çok ciddi sonuçları ile yüzleşeceğini de bilir.

İkinci olarak 1980’li yıllardan beri iki kutsal mekanın hizmetkarı (hâdim’ul haremeyn-i şerîfeyn) sıfatını kullanan Suudiler Sünni dünyanın liderliği gibi çok iddialı bir alanda son kırk yılda çok büyük yatırımlar yaptılar. Bunu yaparken de “Arap ve İslam davalarına bağlılığı” dış politikalarının temel ilkelerinden biri haline getirdiler. 1973 yılını takip eden dönemde artan petrol gelirleri Suudi yumuşak gücünü dünya ölçeğinde artıracak ekonomik kaynakları ortaya çıkarmıştı. Bu kaynaklardan maksimum derecede istifade eden Suudiler Endonezya’dan Fransa’ya Afrika’dan Amerika’ya tüm dünya genelinde sayısız mescit, İslam merkezi ve eğitim merkezleri açtılar. 1970’li yıllardan 2000’li yılların başlarına kadar Suudiler hem kurdukları uluslararası kuruluşlar (Rabıta, Dünya Müslüman Gençlik Birliği vs.), hem de ana akım hayır kurumları vasıtasıyla bu projelere 60 milyar dolardan fazla para harcadılar. Hem dış politikada Arap ve İslam davalarına bağlılık ilkesi hem de dünyanın her köşesine ulaşan hayır kurumları Suudilerin İslam dünyasında liderlik iddiaları için önemli bir dayanak teşkil etti. Bugün Riyad yönetimi kırk yılı aşkın bir süredir yatırım yapılan tüm bu yumuşak güç unsurlarını kaybetme pahasına açıktan İsrail ile normalleşmekten çekinmekte.

Taht kavgaları

Burada son olarak belirtmek gerekir ki son dönemde Riyad’da tahta aday prensler arasında çok ciddi bir taht kavgası sürmekte. Tahtın sahibi olması beklenen ve ülkenin de-facto yöneticisi veliaht prens Muhammed bin Selman, Yemen savaşı, Kaşıkçı cinayeti ve daralan Suudi ekonomisi ile zayıflayan gücünü tahkim etmek için İsrail ile normalleşme yolunu seçebilir. Çünkü Suudilerin İsrail’le normalleşmesi Trump’ın seçim kampanyasına önemli bir katkı sunacaktır. Muhammed bin Selman’ın tahta oturması ile ABD seçim sonuçları arasında yakın bir ilişkinin olduğu bilinmekte.

Sonuç olarak söyleyebiliriz ki İsrail’le açıktan ‘normalleşmesi’ durumunda Riyad’ın hem içeride hem de dışarıda karşı karşıya kalacağı çok önemli problemler olacaktır. Bunların başında Filistin davasını sahiplenen Türkiye’nin Sünni dünyanın liderliğini Suudilerin elinden alması ve Suudi Arabistan’da halk ile yöneticiler arasındaki uçurumun derinleşme ihtimali gelmekte. Tüm bu sakıncalardan kaçınan Riyad yönetimi şimdilik Bahreyn’i, İsrail’le ‘normalleşmesinde’ dolaylı bir aracı olarak kullanma politikası takip etmeye karar vermiş gözüküyor. Çok riskli olan bu kararı ve bu kararın doğuracağı sorumluluğu doğrudan üzerine almak yerine Bahreyn’i İsrail’le normalleşmeye teşvik ediyor. Bu şekilde Bahreyn, Suudi kıyılarına 25 km mesafede İsrail’le normal ilişki kurmuş Suudi müttefiki paravan bir devlet haline geliyor.

@DrNecmettinAcar