Bamyadan sonra su içilmez, kadınlara yol sorulmaz

Doç. Dr. A. Teyfur Erdoğdu / Yazar
30.04.2021

İstanbul görgüsüne göre küçük büyüğe selam verebilir lakin hal hatır sorma sırasını büyüğe bırakması gerekir. Yol sormak için mutlaka binekten, araçtan inmek ve sorulacak kişinin yanına varmak lazımdır. Kadınlara rahatsızlık vermemek için asla yol sorulmaz. Anadolu'da tekrar edilen çok ilginç bir atasözü vardır: 'İstanbul'dan gelen eşek kırk gün at gibi gezer.' Bu görgünün temelinde hakani (emperyal) saray yatar. Yeni Roma, Bizans, Osmanlı'dan beri bu böyledir. Saray görgüsü dalga dalga taşraya ve şehzadeler, enderuni çıkmalar ve paşalar vasıtasıyla da Devlet-i Aliye'nin diğer şehirlerine yayılırdı.



İstanbulluluk bir kültür meselesi midir, bir görgü meselesi mi yoksa bir bilinç meselesi mi? Peki' "İstanbullu kimdir?" diye sorsak; İstanbul'da doğan mı, kendini İstanbullu hisseden veya addeden mi yoksa İstanbul'da oturan mı diye cevap veririz?

Çukurcuma Ak Galeri'nin sahibi Muşlu Serhat Ak liseyi bitirdikten sonra İstanbul'a gelmiş ve yerleşmiş; şöyle diyor: "İstanbullu, İstanbul'u yaşayan, hakkını veren kişidir. Yoksa İstanbul'da doğmuş, yedi göbek İstanbullu da olsa ben ona İstanbullu demem... Bu şehirde sembolik şeyler var. Zenginlikler diyorum ben buna. Mesela Galata Kulesi'ne çıkmak. Tedavi edici bir yer. Çünkü orada bütün şehre sahipsin. Her şeyi görebiliyorsun. Ben ilk çıktığımda 'Bu ne?' dedim. Bu şehirde yaşamak hakikaten krallık gibi bir şey. Orada kralsın. Çünkü herkesten o kadar yukarıdasın ki kimse seni incitme şansına sahip değil. Bütün o güzelliği görmek, sadece bakmak değil görmek lazım bence." Ne kadar ilginç düşünceler var: krallık, incinme...

Serhat Bey böyle tanımlıyor İstanbulluyu. Ama bence İstanbullu kimdir, sualini bugün tam olarak cevaplayabilmek kolay değil. 1950'den itibaren şehir çok karmaşık bir kültürel yapı arz etmeye başladı. Bu yüzden belki de artık "İstanbullu kim değildir?" diye sorsak İstanbulluyu daha rahat tanımlayabileceğiz.

Memleketine defin arzusu

Bugüne kadar bu meseleyi belki yüzlerce idareci, öğrenci, taksici, esnaf ve sıradan insanla konuştum. Bu konuşmalarımdan kimin İstanbullu olmadığına dair bir çok ipucu edindim ve negatif bir tarife ulaştım: Kim ki sadece bir başka şehirle gönül bağı kuruyor, kim ki fırsat buldukça o şehre kaçmak istiyor ve kim ki büyükleri vefat ettiğinde onu İstanbul toprağına emanet etmek yerine kendi memleketine defnetme arzusu taşıyor, işte bunlar İstanbullu değiller. Bir de "İstanbul'da yaşamıyoruz ama İstanbul'u çok seviyoruz; bu yüzden biz de İstanbulluyuz." diyenler var. Ben de mesela yedi yıl Aix'de (Fransa), iki yıl da Bamberg'de (Almanya) yaşadım. Aix'i ve Bamberg'i özlüyorum ve seviyorum. Ama ben ne Aixliyim ne de Bambergli. Çünkü herhangi bir şehirli olmada kimlik önem arz eder. Bu kimliğin inşasında hem ayniyet (kendini etrafında yaşayanlarla bir ve aynı görmek) hem de aidiyet (içinde yaşadığı coğrafyaya ve orada yaşayanlara ait hissetmek) rol oynar. Sevmek ayrı, ayniyet ve aidiyet duyguları ayrı.

'Hiçbir şeyini sevmiyorum'

Yanlış anlaşılmaların önüne geçmek isterim; burada İstanbulculuk yapmıyorum, sadece İstanbullu kimdir sorusunun cevabını bulmaya çalışıyorum.

İBB'nin yıllarca önce yaptırdığı bir ankette ürkütücü sonuçlar elde edilmişti: Ankete katılanların sadece yüzde 34'ü İstanbulluyum diyordu. Yüzde 56'sı kendini İstanbullu hissetmiyordu. Yüzde 76'sıysa çocuklarının İstanbullu olmasını istemiyordu. Yarısı İstanbul'da zorunlu olarak yaşadığını söylüyor ve 'İstanbul'un en çok nesini seviyorsunuz?' sorusuna büyük çoğunluk 'Hiçbir şeyini' cevabını veriyordu. Yüzde 28'i İstanbul'un doğal ve tarihi güzelliklerini gezmek istemediğini, bunların kendilerini ilgilendirmediğini söylüyordu. Tablo vahim. Tablonun bu şekilde çıkmasının en önemli sebebi önünde durulmaz hızdaki büyük değişimdir.

Bu büyük değişimin karşısındaki tavrımız gözlemlediğim kadarıyla iki tür oluyor:

Ya nostalji hastalığına kapılıp sürekli şikayet etmek veya dönüşüme engel olmaya çalışmak yerine onu anlamaya (verstehen) gayret etmek.

Bir kere durmadan şikayet içinde olmak insanı kötümserliğe ve mutsuzluğa iter. 'Eskiden güzeldi şimdi kötü.' Bu cümlenin aynısını daha önceki nesiller de kurdu. Yakın dönem İstanbul sokakları için mesela şair Mehmed Akif diyor ki yazın toz, kışın çamurdan geçilmez, taşları yamuk yumuk döşeli, evleriyse harap, hastalıklı ve köhne... Nostalji derinlere kök salabilecek bir hastalıktır. Kapmamaya çok dikkat etmek gerekir.

Şikayet etmek yerine İstanbul üzerine düşünmek lazımdır. İstanbul kaç bin senelik şehir. Kemikleşmiş bir karakteri ve ruhu var. Bu şehrin ruhu 'değişim'dir. Kurulduğu günden beri bu böyledir. Depremlerle, yangınlarla, istilalarla, kıyamlarla, kültür vandalizmiyle İstanbul hep değişmiştir. O hep alıp başını giden bir şehir olmuştur.

Bakın İstanbul nüfusunun yüzde 70'i on beş yaş ve altıdır. Çoğu da İstanbul'a başka şehirlerden yeni gelmiş ailelerin çocuklarıdır. Nostalji yapıldığında ya da eski değerler, eski İstanbul, eski güzellikler dendiğinde bu sözler gençlerin büyük kısmı için bir şey ifade etmez. Boş gözlerle bakarlar. Çünkü nostalji yapanların sorun olarak algıladıklarına bu genç nüfus fırsat olarak bakar ve bu değişimi gelişme olarak kabul eder. Aradaki iletişim neredeyse tamamen kopuktur.

İstanbul görgüsü!

Peki' şimdi de İstanbulluluk meselesine gelelim. İstanbulluluğun kimlik ile ilgili olduğunu yukarıda söyledik. Ama İstanbulluluk asıl görgülü olmak demektir. Bu cümleden İstanbul'un kendine has bir görgüsü olduğu anlaşılmamalıdır. Çünkü İstanbul bizatihi bir görgü şehridir. İstanbul görgünün kendisi, İstanbullu da görgülünün bizzat tecessüm etmiş halidir. Anadolu'da tekrar edilen çok ilginç bir atasözü vardır: 'İstanbul'dan gelen eşek kırk gün at gibi gezer.' Bu görgünün temelinde hakani (emperyal) saray yatar. Yeni Roma, Bizans, Osmanlı'dan beri bu böyledir. Saray görgüsü dalga dalga taşraya (dışarıya yani İstanbul'un diğer semtlerine) ve şehzadeler, enderuni çıkmalar ve paşalar vasıtasıyla da Devlet-i Aliye'nin diğer şehirlerine yayılırdı. E, şimdi saray yok ne olacak? Orasını bilmem! Gerisini siz düşünün.

Saray görgünün kaynağıdır dedim. Çarpıcı bir örnek vereyim: Sultan II. Abdulhamid'in bulunduğu bir sofrada sarayda bamya yemeği afiyetle yeniyor. Padişah, yemeğin arkasından su içen damatlarından biri için "Bu adam da ne görgüsüzmüş. Biz de bunu İstanbullu zannediyorduk!" der. Biliyorum çoğumuz bunun sebebini tahmin bile edemiyoruz. Efendim, sebep damak tadı ve mide ile ilgilidir. II. Abdulhamid görgü konusunda çok hassas biridir. Yabancı bir misafir geldiğinde görgü gereği kendini ayağa kalmak zorunda hisseder ama bunu da ülkesinin şanına yakıştıramadığı için misafirini ayakta beklerdi. İnce siyasi bir çözüm.

Peki' saray görgüsünün temelinde ne yatar?

Yüzlerce yıl birikim yapacak olan dinlerin, tasavvufi/zühdi uygulama ve anlayışların, hikmetin, aklın, adet, gelenek ve teamüllerin nezaket ve zevk-i selime uygun olanlarının tamamı görgünün temelini oluştururdu. Bunlardan birinin ağır basması ham veya sert insan üretirdi. Tüm bunlar süzülüp bir araya gelince rahmetli İnalcık'ın tabiriyle süzme insanı meydana getirirdi. Bu görgünün izlerinin bir kısmını adab-ı muaşeret kitaplarından takip edebiliyoruz. İstanbul hayranı Şair Yahya Kemal hata yaparak bu görgüyü sadece İslam'a ve Türklüğe bağlar. Oysa İstanbul kavimler, diller ve dinler konglomerasıdır. Sarayda üretilen ve dalga dalga yayılan 'süzme görgü'de Türk ve İslam yanında Ermeni, Rum, Yahudi, Arap, Acem, Kürt, Levanten ve Avrupa'nın çeşitli şehirlerinden saraya gelenlerin kültürlerinin de etkili olduğunu biliyoruz. Hem de oldukça güçlü şekilde. Ama esas etki her zaman terbiyede idi.

İstanbul görgüsü bir dantela gibi hayatın en ince noktasına kadar işlendi. Örneğin İstanbul görgüsüne göre küçük büyüğe selam verebilir lakin hal hatır sorma sırasını büyüğe bırakması gerekir. Yol sormak için mutlaka binekten, araçtan inmek ve sorulacak kişinin yanına varmak lazımdır. Kadınlara rahatsızlık vermemek için asla yol sorulmaz. Sarayda olsun, saray veya konak efendilerinin gittikleri okullarda olsun (msl. Galatasaray Mekteb-i Sultanisi, Mekteb-i Mülkiye) veya başka meclislerde bulunulsun huzurda, ders esnasında parmak çıtlatmak görgüsüzlük, taşralılık sayılırdı. Bu kural uzun yıllar devam etmiş Galatasaray Lisesi'nde 40'larda bu terbiyesizliğe şahit olan bir öğretmen sınıfı hiddetle terk etmişti.

Şahsen İstanbul görgüsünde sevmediğim tek bir taraf var: İstanbullu görgüsüzlüğe, taşralılığa karşı inanılmaz acımasızdır. Bir görgüsüzlükle karşılaştığında muhatabını mahcup etmemek için sussa da taşralı yaftasını yapıştırır ve notunu verirdi.

teyfur@gmail.com