Barış Pınarı Harekâtı: Türkiye’nin başarısı, Suriye’nin şansı

Prof. Dr. Nurşin Ateşoğlu Güney / Bahçeşehir Kıbrıs Üni. İİSBF Dekanı/CEMES-Akdeniz Güvenliği Merkezi Başkanı
13.10.2019

BMGK’da Türkiye’yi kınamaya yönelik karara veto için kalkan iki büyük gücün eli, barış pınarı aksın dedi. Bugüne kadar Ankara’nın Moskova ve Washington arasında sıkışacağını düşünenler, Türkiye’nin siyasi pazarlık gücünü önemsemeyenler ve aksine kara propagandanın kuru gürültüsünü çok önemseyip Afrin-Cerablus hattında başarılanları görmezden gelenler için, görüşlerini revize etmeleri konusunda bu bir işaret değilse, nedir?



Uzun bir süredir, Suriye’nin kuzeyindeki terör koridorunun son halkasının da kopartılmasıyla ilgili hazırlıkların TSK tarafından yapıldığı, Ankara’da karar alıcıların Fırat’ın doğusuna yönelik operasyonun siyasi ve diplomatik altyapısını adım adım inşa ettikleri biliniyordu. Türkiye’nin Suriye bağlamında haklı istekleri yeni ya da gizli saklı olmadığından mesele bir süredir Türkiye’nin caydırıcılığına karşı ABD’nin caydırıcılığı denklemine sıkışmıştı. Özellikle, bugüne kadar hangi adla olursa olsun terör örgütlerine (PKK-YPG-SDG-DAEŞ vb) yatırım yapanlar için bu kısa süreli çözümsüzlük hali oldukça acı ama nihayetinde kısmi olarak katlanılabilirdi; bu nedenle de çözümsüzlüğün bir çıkmaza dönüşerek devam edip gideceğini ve Türkiye-ABD ilişkilerindeki diğer sorunlar gibi Ankara’ya baskı uygulamakta kullanılabilecek yeni bir düğüm halini alacağını öngörüyorlardı. Bizim ise bu öngörülerden tamamen farklı beklentilerimiz vardı; biz düğümün oluşmadan Ankara lehine çözüleceğini ve TSK’nin Fırat’ın doğusuna yönelik harekata başlayacağı uygun ortamın oluşacağını öngörüyorduk; sebeplerimizi biraz açalım: 

Caydırıcılıkta Ankara önde 

Öncelikle şunu söylemeliyiz ki caydırıcılık oyunu karşılıklı maliyet ve faydaların hesaplandığı rasyonel bir oyundur ama bu oyunu oynarken asıl önemli olan caydırıcı askeri gücünüzün dayandığı ve yarattığı siyasi etkidir. Türkiye, ABD karşısında bu oyuna aslında 1-0 önde başlamıştı ve genellikle görüşü bulandıran “güç yanılsaması” olmasaydı, Ankara’nın çok dikkatli bir biçimde ördüğü stratejinin adım adım menzile doğru gittiği daha net bir biçimde görülebilirdi. Ankara’nın caydırıcılığını ABD karşısında güçlendiren 2 temel sebep var: 

1)- Bir aktörün caydırıcılığının işlemesi için her şeyden önce caydırıcılığın güvenilir olması gerekiyor. Ankara askeri kabiliyetlerinin Fırat’ın doğusunu terör odaklarından temizleyebilecek güçte olduğunu farklı mecralarda (Fırat Kalkanı- FK-, Zeytin Dalı- ZD-, Pençe Harekatları; PKK ve DAEŞ ile sınır ötesi mücadele) kanıtladı.

Ankara’nın caydırıcı ve kimi zaman cezalandırıcı askeri gücü görünür hale gelirken, Türkiye ortaya çıkabilecek koordinasyon problemlerini aşabilecek diplomatik gücü olduğunu da ortaya koydu (İdlib Mutabakatında yaşanan tüm zorluklara rağmen Astana sürecinin işlemesi). Üstüne üstük, Ankara’nın FK ve ZD harekât alanlarında uyguladığı ve sonuçları açısından umut yaratan (asayişin sağlandığı ve ters göçün başladığı) çatışma sonrası yeniden yapılandırma için yani Suriye’de hayatı normale döndürmek için bir planı ve bu planı desteklemek için ekonomik gücü de (atlatılan tüm ekonomik saldırılara, gerçekleşmeyen yaptırım tehditlerine ve askeri operasyonların maliyetine rağmen) var. Buna başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere dış ve güvenlik politikası yapıcıların kararlılığı ve halkın desteği de eklendiğinde (ki bu destek meclisteki hemen hemen tüm siyasi partileri operasyona desteklerini açıklamaya itti) Ankara ve Washington arasındaki meselenin, “kim geri çekilecek” meselesinden ziyade, ABD’nin direnişinin maliyetini kavraması açısından bir zamanlama meselesi olduğu anlaşılıyordu. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan yapmış olduğu çeşitli konuşmalarda işin bu zamanlama boyutuna da dikkati çekiyor, ABD için işlediğini, “iki hafta süreniz kaldı”, “çok az süreniz kaldı” diyerek hatırlatıyordu. AK parti Kızılcahamam toplantısında Erdoğan’ın yaptığı konuşmayla birlikte artık sürenin dolduğunu, saatin alarmının çaldığını anladık. 

2)- ABD’nin tüm askeri cezalandırıcı gücüne rağmen caydırıcılığının işlemediği uzun bir süredir hissediliyordu. Aslında ABD’nin yumuşak karnını ilk ortaya serenler füzeleri ve ABD’nin karşısında sınırlı askeri güçleriyle alan kapatabilen Çin ve Rusya idi. ABD, yumuşak karnını korumaya almak için bölgesel politikalar geliştirmeliydi ve sonuçta tarihinin en kötü-en başarısız Orta Doğu politikalarından birini geliştirmeyi başardı. İsrail yayılmacılığını küçük ve güçsüz aktörler üzerinden cesaretlendiren, dolayısıyla bölgedeki güç dengesini ve Türkiye’nin gücünü dışlayan bu politikanın tek bir yerde değil pek çok yerde (örneğin deniz yetki alanları meselesinde, örneğin Astana üçlüsünde, örneğin Irak’ta, örneğin S-400 meselesinde) duvara tosladığını, neredeyse karşıt bir kutup (Rusya, İran, Irak, Lübnan) yarattığını, bu kutbun kilidini de Türkiye’ye verdiğini böylece ABD’nin Türkiye karşısında sopaya dayalı pazarlık gücünün Twitter alemi dışında  reel politik düzeyde kalmadığını belirtelim. Böyle bir ortamda ABD’ye kalan iki seçenek şunlardı: Türkiye ile karşı karşıya gelip Amerikan askerinin kanı üzerinden NATO’yu parçalamak ve Doğu Akdeniz’deki dengeyi Rusya lehine dönüştürmek ya da faturayı şu ana kadar eğitilip, donatılmak ve DAEŞ ile savaşma masalını okumak dışında bir başarısı görünmeyen YPG’ye kesmek. Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ABD Başkanı Trump’ın 6 Ekim gecesi yaptıkları telefon konuşmasının ertesinde, Washington ABD askerlerinin Suriye’nin kuzeyinden çekilmeye başladığını duyurduğunda ABD’nin doğal olarak hangi seçeneğe yöneldiğini anladık. Zaten çok kısa bir süre sonra Amerikalılar “çok tehlikeli olarak” nitelendirdikleri bazı DAEŞ milislerini de YPG’nin elinden alarak DAEŞ vb. unsurlara karşı PKK/YPG’ye ne kadar güvenemediklerini bir kez daha gösterdiler. Tam bu sırada Trump Normandiya’da Kürtlerin Amerikalıları desteklemediğini ve bunun ABD tarafından hiç unutulmadığını hatırladı. Kısaca taşlar yerine oturdu. 

ABD yeni bir politika peşinde 

ABD Başkanı Trump, Barış Pınarı Harekâtının hemen öncesinde Suriye’den çekilme konusunda yaptığı açıklamada, Washington’un bu çekilme meselesinde oldukça gecikmiş olduğunu ve artık Suriye’de devam eden aşiret odaklı sonu gelmez savaşlardan ABD askerlerinin koparılıp eve getirilmesinin vaktinin geldiğini söyledi. ABD çevrelerinde, bu, ABD’nin dış siyasetinde keskin bir dönüş, değişim olarak yorumladı. Oysa SETA Washington DC uzmanlarından Kılıç Buğra Kanat’ın belirttiğine göre, Amerikan yönetimi yeni bir güvenlik doktrini üzerinde çalışmakta ve bu çalışmanın özünde ABD’nin Çin gibi büyük güçlerle olan mücadelesine odaklanması öngörülüyor. Bunun için de Trump’a göre, Washington’un Suriye gibi küçük çaplı meselelerle daha fazla oyalanmaması gerekiyor. ABD Başkanı Trump’ın durumu nasıl değerlendirdiğini biliyoruz: Washington zaten Suriye’de DAEŞ’i yenmiştir ve geriye kalan hapishanelerdeki DAEŞ’lilerle ve onların aileleriyle ilgilenmek artık ABD’nin işi değildir. Aslında ABD’nin üzerinde çalıştığı bu yeni politika çok da yeni değil. Trump iktidarının ilk günlerinden itibaren ABD askerlerinin eve geri getirilerek, ABD’nin yükselen ekonomisinin bir parçası yapılmasını savunuyordu. Keza en azından Ulusal Güvenlik Stratejisini kaleme aldığı günlerden beri ABD’nin Çin ve Rusya gibi rakiplerin yarattığı zorlukları caydırması gerektiğini söylüyor. Suriye özelinde yeni olan, ABD’nin Türkiye’yi PYD gibi bir oluşum yüzünden Rusya’ya kaptırmak üzere olduğunu fark etmesi. 

Kuru gürültü ve netice

ABD Başkanı, tarihten ya da coğrafyadan anlamayabilir ama Washington’un Rusya ile devam eden jeopolitik mücadelesinde Türkiye’nin Moskova’ya kaybının ABD için ne kadar maliyetli olacağının farkında ve böyle bir maliyeti üstlenen başkan olmak hep bir işadamı kisvesinde hareket eden Trump için oldukça zor. Zaten, Trump’ın yaptığı konuşmalardan ya da attığı twittlerden ABD kamuoyunu iki noktada aydınlatmak istediğini anlıyoruz: Ankara’nın Rusya’dan aldığı S-400’lerin Washington nezdindeki mali kaybını mümkünse ileride iki ülke arasındaki ticaret hacmini arttırarak telafi etmenin mümkün olduğunu söylüyor Başkan. Bu hesaba göre, ABD, Türkiye’ye pek çok silah ve teçhizat satabilir. Ancak, ABD Başkanı Trump’ın Ankara’nın stratejik değerini sadece bir silah satışı olarak algıladığını söylemek doğru bir değerlendirme olmaz, ABD Başkanı Türkiye’nin NATO’daki önemine ve gücüne de vurgu yapıyor. Denilecek ki, Trump bir sürü çelişkili twit attı, garip grip açıklamalar yaptı. Eh 2020 seçimlerini kazanma olasılığı ile azil süreci arasında sıkışmış bir başkanın verdiği her kararın önce iç politikada eleştiri sonra da sanal alemde bir başkan twitine dönüşmesi şaşırtıcı olmamalı. Tüm bu kuru gürültü, bu arada Avrupalılardan ve Golan’ı kameralar önünde işgal eden İsrail’den gelen kuru gürültü açıklamalar da dahil, neticeyi değiştirmiyor. ABD caydırıcılığının işlememesi olasılığını göze alamayarak ABD askerlerini TSK unsurlarının önünden, Tel-Abyad-Rasulayn arasındaki 120 km’lik harekât alanından çekti, operasyona destek vermedi ama izin vermiş oldu, hatta BM nezdinde Rusya’ya Türkiye’nin dostluğunu kaptırmamak için Ankara’yı kınayan kararı Moskova ile birlikte veto etti. Netice çok çok açık; TSK, Fırat’ın doğusuna askeri olarak girmiştir.

gnursin@hotmail.com