Barış Pınarları

Faruk Önalan / Yazar
13.10.2019



Aslında düğmeye o gün basılmıştı. 16 Mayıs 2013 günü Beyaz Saray’da Obama-Erdoğan buluşması… Erdoğan, Esed’in kimyasal silah kullanmasıyla ilgili ABD’nin sürekli öne sürdüğü kırmızı çizgilerini Obama’nın suratına haykırarak hatırlatmış hatta ayağa kalkıp parmak sallamıştı zira kimyasal silah kullanımıyla ilgili bilgileri aktarmaya çalışan Hakan Fidan’ın lafını iki defa kesmiş ve Erdoğan ise bu duruma çok sinirlenmişti. O günden sonra Türkiye hepimizin malumu birçok badire (Gezi olayları, 17/25 Aralık, MİT tırlarının durdurulması) atlattı. Amerika da Suriye politikasında değişikliğe gitmeye karar verdi. Gizliden gizliye PKK’nın Suriye kolu YPG ile görüşmelere başladı. Son anlaşma görüşmesi Ağustos 2014 tarihinde PKK’nın ikinci Kandil olarak yerleşmeyi düşündüğü Sinjar dağında gerçekleşti. İlginç olan şu ki, aynı günlerde DAEŞ, Ayn el-Arab’a (Kobani) yönelik saldırıya ağırlık verdi ve yine ilginçtir ki dönemin Adana konsolosu John Espinoza, Van, Hakkari, Yüksekova, Şırnak, Silopi, Cizre, Mardin, Midyat ve Cizre’yi ziyaret etti. Bu ziyaretlerden sonra, DAEŞ’in Ayn el-Arab’a (Kobani) saldırısı bahanesi ile PKK ve HDP’nin ardı ardına çağrılarıyla 6-8 Ekim sokak olayları patlak verdi. İkisi polis 33 kişi hayatını kaybetti, 221 vatandaş, 139 polis yaralandı. 

Dönemin ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin yayınlanan ses kaydında da belirttiği gibi “Obama DAEŞ’in büyümesini istedi.” Aynı anda hem DAEŞ hem de PKK’yı kontrol altında tuttu. Ayn el-Arab saldırısıyla PKK’nın Suriye uzantısı olan YPG’yi dünya kamuoyu önünde meşrulaştırmaya, Kürtlerin tek temsilcisi gibi göstermeye çalıştı.  Oysa ki Esed’in tek kurşun sıkmadan teslim ettiği bölgelerden üç yüz binden fazla Kürt PKK/PYD baskısından, zulmünden kaçıp Türkiye’ye sığındı ve bugün hala Kamışlı’dan Ayn el-Arab’tan gelen Kürtler burada yaşamlarını sürdürmeye devam ediyor. 

Öte yandan Amerika, hem CIA hem de NCTC ( The National Counterterrorism Center) raporlarında, PKK ile PYD/YPG’nin arasında fark olmadığı açıkça belirtilmesine (Daha sonra bu raporlara erişim engellendi) rağmen önce gizliden sonra da aleni şekilde PKK/SDG’ye yüzlerce tırlık silah ve mühimmat göndermeye başladı. Bu ilişkileri PKK ile bağlantısı net olan YPG/PYD ismi ile yürütemeyeceklerini bildiklerinden bir kılıf uydurmak zorunda kaldıklarını en yetkili isimlerden itiraf ettiler. 

‘Zekice hamle’ 

ABD Özel Kuvvetler Komutanı Orgeneral Raymond Thomas, Aspen Enstitüsünün güvenlik toplantısında aynen şu cümleleri zikretti; “Onlar kendilerine resmi olarak YPG diyorlardı ki Türkler, bunun PKK ile aynı olduğunu söylüyor ve ‘Benim terörist bir düşmanımla muhatap oluyorsunuz, bunu müttefik olarak nasıl yapabilirsiniz?’ diyordu. Biz de bunun üzerine onlara isimlerini değiştirmeleri gerektiğini söyledik. Mesela, YPG dışında kendinizi nasıl adlandırmak istersiniz? Bir gün sonra adlarının ‘Suriye Demokratik Güçleri’ olduğunu ilan ettiler. Adlarının ortasına ‘demokratik’ ifadesini koymalarının zekice bir hamle olduğunu düşündüm. Bu, onlara bir miktar itibar sağladı. Brett McGurk gibi bir partnerim olduğu için şanslıydım çünkü (PKK/YPG) benim veremeyeceğim şeyleri istiyorlardı. Suriye’nin geleceğinin konuşulduğu Cenevre ve Astana gibi yerlerde masada olmak istiyorlardı. PKK ismi altında hiçbir zaman masada olamazlardı. Onları askerileştirdik ve Brett McGurk, onları bu şekilde görüşmelerin içinde tuttu ve bizim iyi bir ortağımız olmaları için onlara gerekli meşruiyeti  sağladı.” 

ABD’nin istediği bölünme 

ABD, üç parçaya bölmeyi planladığı Suriye’de PKK/SDG’yi Akdeniz’e kıyısı olan bir yapı daha doğrusu bir devlet haline getirmeyi planlıyordu ki, Türkiye Zeytin Dalı Harekâtı ile bu planı yerle yeksan etti. Hem Fırat Kalkanı hem de Zeytin Dalı harekâtları, bölgede Türkiye’ye rağmen bir şey yapılamayacağını net bir şekilde gösterdi ki bu yüzden artık masada eli daha güçlü bir Türkiye var. Bu gücün farkında olan Amerika, sınır hattımız boyunca tüm terör örgütlerinden arındırılmış güvenli bölge talebini ortak devriyelerle geçiştirmeye çalışsa da Cumhurbaşkanı Erdoğan net bir söylem ile iki haftalık süre verdi.

Değişen bir şey olmadığı anlaşılınca, Kızılcahamam’da gerçekleştirilen AK Parti 29. İstişare ve Değerlendirme Toplantısı’nda Erdoğan, “Türkiye’nin güvenli bölge politikası Suriye halkı için en makul ve insani yoldur. Bu gerçeği Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekât bölgelerinde gördük. Bu bölgelere 360 bin Suriyeli yerleşti. Amacımız Fırat’ın doğusunu da barış suları ile sulamaktır. Bu bölgede 2 milyon kişiyi iskân etmeyi planlıyoruz. BM Genel Kurulu’nda devlet başkanlarına bunların kitapçıklarını teslim ettik. Türkiye terör oluşumlarına asla göz yummayacağını tüm dünyaya ilan etmiştir. Bu süreçte ülkemiz sürekli oyalanmaya çalışılmıştır. Biz de kendi göbeğimizi kendimiz kesmekte kararlıyız. Kara devriyesiymiş, hava devriyesiymiş bütün bunların hikâye olduğunu görüyoruz. Irak’tan 30 bin civarında tırı Suriye’ye sokarak terör örgütlerine teslim edeceksiniz, ondan sonra da biz sizinle stratejik ortağız diyeceksiniz. Kusura bakmayın. Hazırlıklarımızı yaptık, BARIŞ PINARLARININ önünü açma vakti belki bugün belki yarın denecek kadar yakındır. Bu harekâtı yapmaya ve başarıya ulaştırmaya mecburuz. Tehlikenin kapımıza dayanmasını beklemeyecek, sorunu kaynağında çözeceğiz. Kimsenin Türkiye’yi suçlamaya hakkı yoktur.” sözleriyle “Barış Pınarı Harekâtı’nın işaretini verdi. Operasyon öncesi NATO ve bazı AB ülkeleri bilgilendirildi, Trump ile de mutabakat sağlanıp Amerikan askerleri geri çekilince operasyonun startı verildi. Senatörlerden özellikle Lindsay Graham’dan gelen şiddetli tepkileri bir nevi savuşturmak için Trump, “sınır aşılırsa Türkiye ekonomisini mahvederim daha önce de yapmıştım” tarzı paylaşımlarında Türk ekonomisine yapılan saldırıları da bir nevi itiraf etmiş oldu. 

Kınamalar, destekler 

Gelen tepkilerden en şaşırtıcı olanı hiç şüphesiz Cumhuriyetçi senatör Lindsay Graham’ınkiydi zira PKK/YPG’ye yapılan yardımlardan dolayı senatoda dönemin savunma bakanı Ash Carter ve yine dönemin Merkez Kuvvetler(CENTCOM) Komutanı Joseph Votel’i adeta fırçalamıştı. Bunun yanında sık sık yaptığı Türkiye ziyaretlerinde Erdoğan’ı desteklemiş hatta son gelişinde birlikte Fazıl Say’ı dinlemişlerdi. Tüm bunlara rağmen yüz seksen derece bir dönüşle Barış Pınarı Harekatı’ndan dolayı Türkiye’ye yönelik bir yaptırım metnini senatoya sundu. İsrail’e olan yakınlığı bu ikiyüzlü tavrın sebebi olarak açıklanabilir. Çünkü İsrail ve destekçileri bu operasyona kesinlikle karşıydı. Netanyahu, PKK/YPG’ye insani(!) yardım teklifinde bulunurken oğlu Yair de Türkiye’nin NATO’dan çıkarılmasını istedi. Dış politika çizgileri son yıllarda İsrail ile doğru orantılı olan bazı Körfez ülkeleri de Türkiye’yi kınama yarışına girdiler. İlk ses darbeci Sisi rejiminden geldi. Türkiye’nin, muhacirlerin ülkelerine geri dönebilmelerini sağlama amaçlı güvenli bölge oluşturma ve terörle mücadelede meşru gayretlerini bir “işgal” hareketi olarak tanımlayıp Arap Birliği’ni acil toplantıya çağırdı. Oysaki ne binlerce kilometre öteden gelen Amerika ne de Rusya için bu çağrıyı hiçbir zaman yapmadılar. Bir sonraki kınama ise Zeytin Dalı Harekâtı’na “Türkiye’nin meşru hakkıdır” diye destek veren Suudi Arabistan’dan geldi. Cemal Kaşıkçı cinayetindeki rolünü tüm sağlam ve net delilleriyle tüm dünyaya ifşa eden Türkiye ve Erdoğan’dan akıllarınca intikam almaya çalışıyorlar. Suudi Arabistan daha önce de Rakka için PKK/YPG’ye 100 milyon dolar bağışta (ayrıca BAE’den de 50 milyon dolar) bulunmuştu. Körfez’in karanlık ülkesi, Yemen’de, Libya’da savaş suçları işleyen Sudan’ı, Cezayir’i, Somali’yi karıştıran Kudüs’ü Siyonistlere satmaya çalışan ve de 15 Temmuz ihanet kalkışmasının sponsoru BAE de “Türkiye’yi güçlü şekilde kınadıklarını” açıkladı. Amerika’nın da talebiyle BAE, son yıllarda PKK’ya olan desteğini oldukça artırmıştı. Bir diğer ülke de Suudi Arabistan, BAE, Mısır ve de İsrail’in peşine takılan çapsız Bahreyn! Katar Emiri ise operasyon akşamı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı arayarak desteklerini iletti. Bu aralar ekonomik sıkıntılarla boğuşan, bu yüzden Suudi Arabistan, BAE gibi ülkelerden destek alan kardeş Pakistan, “3,5 milyondan fazla Suriyeli mülteciye nezaketle ev sahipliği yapan Türkiye’nin insani çabalarını tebrik ediyoruz ve Türkiye’nin bölgedeki meşru güvenlik kaygılarını anlıyoruz. Türkiye de Pakistan gibi terör kurbanı olmuş ülkelerden biridir.” sözleriyle Barış Pınarı Harekatı’na tam destek verdi. ETA Örgütü’nden, ayrılıkçı Basklardan çok çekmiş olan İspanya, harekat başlarken destek eğilimindeydi, AB’den gelen baskıyla destek vermek şöyle dursun, NATO kapsamından Türkiye’de konuşlanan patriotları geri çekme tehdidinde dahi bulundular. Oysa 1949’da yürürlüğe giren 14 maddelik NATO anlaşma metninin 5. Maddesi aynen şöyledir; 

“Taraflar, Kuzey Amerika’da veya Avrupa’da kendilerinden birine ya da daha fazlasına yöneltilecek silahlı bir saldırının, hepsine yönelmiş bir saldırı olarak değerlendirileceği ve eğer böyle bir saldırı olursa, BM Yasası’nın 51’inci Maddesi’nde tanınan bireysel ya da kolektif öz savunma hakkını kullanarak her birinin, Kuzey Atlantik bölgesinde güvenliği sağlamak ve korumak için bireysel olarak ve diğerleri ile uyum içinde, silahlı güç kullanımı da dahil olmak üzere gerekli görülen eylemlerde bulunarak, saldırıya uğrayan taraf ya da taraflara yardımcı olacakları konusunda anlaşmışlardır. Böylesi herhangi bir saldırı ve bunun sonucu olarak alınan bütün önlemler derhal Güvenlik Konseyi’ne bildirilecektir. Güvenlik Konseyi, uluslararası barış ve güvenliği sağlamak ve korumak için gerekli önlemleri aldığı zaman, bu önlemlere son verilecektir.’’ Anlaşma gayet açık olduğu halde, bir NATO ülkesi destek vermek şöyle dursun NATO sınırlarını korumakla konuşlanan füze sistemini geri çekmekle tehdit edebiliyor. Burada şu soru akla geliyor, “NATO ne işe yarar?” Pakt böyle kaypak zemindeyken Türkiye’nin güvenliğini sağlamak noktasında “kendi göbeğini kendi kesme” seçeneğinden başka bir yolu var mıdır? Durum böyleyken hiçbir ülkenin “Neden S-400 füze savunma sistemi satın aldın” diye Türkiye’ye tepki göstermeye hakkı da yoktur haddi de! 

Suriye iç savaşı başladığından beri Türkiye’nin ısrarla dile getirdiği –gecikmiş- güvenli bölgenin oluşturulması Allah’ın izniyle tüm engellemelere rağmen başarılı olacak, vatanlarından ayrı kalan yüzbinlerce Suriyeli muhacir geri dönme imkanına kavuşacak. Vel hasılı kelam Allah kimseyi vatanından ayrı koymasın ve dahi mazlumların sığınağı güzel ülkemizi ebeden daimen güçlü ve payidar kılsın. Allah yar ve yardımcımız olsun. 

frkonalan@gmail.com