Başarmanın tarihi

Koray Şerbetçi / Tarihçi, Yazar
27.07.2019

1538 senesinde İspanya önderliğinde 600 parça gemi Osmanlı kıyılarına gelmektedir. Başında da Papalık’tan bir amiral vardır: Andrea Dorya. Barbaros’un elindeki gemiler 122 tanedir. Ama sakince meşhur sözünü söyler: “Olacak olsa gerek çar ü naçar (ister istemez), gerek yüreğin gen (geniş)tut gerekse dar.” Ve Barbaros yürüttüğü stratejiyle kendinden mislice kuvvetli o donanmayı dağıtır.



Ahmed Cevdet Paşa son dönem Osmanlı düşünce hayatının yüz akı bir isimdir. Hukukçu kimliğinin yanı sıra başarılı bir tarihçi de olan Ahmed Cevdet Paşa, tarih ilminin bir amaç taşıdığına inanır. Ona göre bu amaç Faide-i Tarih olarak adlandırılmalıdır. Bu konuda da şöyle der: “Tarihten murad, olayların doğruluk ve yanlışlığını ve gerçek sebeplerini öğrenmek ve bunlardan ders almaktır.” 

O halde derin analizleri bir kenara bırakarak günlük yaşantımız için Ahmed Cevdet Paşa’nın bu önerisi ışığında tarihe bakmaya çalışalım. Örneğin her insan için önem taşıyan başarı olgusu konusunda acaba tarih bize neler söyleyebilir? 

Başarmak, insanın tarih boyunca en önemli ihtiyacı olmuştur. Psikoloji bilimi insanın ihtiyaçlar merdivenini açıklarken, temel yaşam ihtiyaçları, güvenlik ihtiyacı sevgi ve ait olma ihtiyacından sonra başarıya ihtiyacının olduğunu ifade eder. İnsanın bu ihtiyacını tatmin etmeden sağlıklı şekilde kendisini gerçekleştirmesi beklenemez. Peki nedir başarı? En kestirme ifadesiyle “istenilen bir sonucu elde etmektir.” Aslında bu sorunun yanıtı değişkenlik gösterir. Başarı, insanın kültürüne, yaşına, cinsiyetine ve kabiliyetlerine göre değişir. Başarının tanımı durmadan değişir fakat başarıya olan ihtiyaç asla değişmez.  

Peki başarı nasıl elde edilir? Başarı Allah’ın bir lütfu mudur yoksa kişinin çalışmasına karşı verilen bir ödül müdür? Eğer bir ödül ise bu ödüle ulaşanlar nasıl bir yol haritası izlemişlerdir, ne gibi ilkelere uymuşlardır? Bunun yanıtını tarihte başarıya ulaşmış ya da ulaşamamış örneklerin izini sürerek bulmaya çalışalım. İşte başaranların tarihinden bir demet! 

Özüne güvenenler 

İnsanlık tarihi, kendisinde olmayana özenen insanlarla dolu. İnsanı daima bir diğerinin elindeki cezbetmiştir. Oysaki insanların yetenekleri türlü türlüdür. Fakat içinde yetiştiği sosyal sistem insanları değerli olaya değil de önemli olmaya koşullandırdığından, insanlar daha geniş kitlelerce fark edilmek ve alkışlanmak için değerli olanı değil önemli olanı arayagelmişlerdir. Elde edemediklerinde ise ağır ruhsal çöküntülere savrulmuşlardır. 

Değer üretecek insan öncelikle elindekilerin farkındadır. Yapacaklarını elindekilerle yapacağının bilincindedir. Bu bilinçle ideallerine giden adımda elindekini kullanır ve hep ileri doğru bir seyir izler. Spekülasyondan ve keşkelerden uzaktır. İdeallerini gerçekliğin zemininde yetiştirir. Bu formül çok mu imkansız geldi? O halde tarihten canlı bir örnek çıkaralım; 

Herkesin çok yakından tanıdığı tarihî figürdür Fransız komutan ve devlet adamı Napolyon Bonaparte. Mareşal orta halli bir aile çocuğudur. Üstelik onun yetiştiği yıllarda Avrupa’da insana yaşamın kapılarını kolayca açıveren bir soyluluk unvanına da sahip değildir. Tek kusuru bu değildir. Boyu da standart bir yetişkin erkeğin boy ortalamasının altındadır. Bu hali daha askerî okul yıllarında arkadaşlarınca alay konusu olmuştur. Bir gün arkadaşları, Napolyon’un ata binerken zorlandığını görünce fırsat bu fırsat başlarlar geleceğin imparatorunu alaya almaya. Ona; “Hey Bonaparte! Sen ata binene kadar savaş biter!” dediklerinde, genç Napolyon kendisinden emin bir biçimde cevap verir: “Ben savaş çıktığında ata binmeyeceğim. Ben ata binince savaş çıkacak!” demiştir. İşte bu kendinden eminlik, kısa boylu ve hiçbir soyluluk unvanı olmayan bu adamı 19. asrın en büyük generallerinden biri ve Fransa’nın imparatoru yapacaktır. 

Dengeli olanlar 

Sultan I. Murat. 14. yüzyılda Anadolu’nun ve Rumeli’nin hakimi Osmanlı Devleti’nin güçlü bir hükümdarıdır. Kendisi, Bizans sınırında atlarını ve koyunlarını otlatan küçük bir aşiretin yerel bir devletçiğe dönüşme serüveninde bir eşik teşkil eder. Babası Orhan Bey’den devraldığı Anadolu beyliğini Avrupa’da dengeleri alt üst eden bir siyasi güce sıçratan bir liderdir. Sultan I.Murat’ı Batılılar “kibar şövalye” Türkler ise  “Hüdavendigar” diye bilirlerdi. 

Öyle bir liderdir ki; eldeki ile yetinmez. Devletine yeni topraklar kazandıran, Doğu Roma İmparatorluğu’nu basit bir uydu devlete dönüştüren, Osmanlı Türklerini Söğüt ve Domaniç yaylalarından Balkanların dağ ve ovalarına taşıyan bir liderdir. Sadece savaşçılığı değil, teşkilatçılığı da üst düzeydedir. Ülkelerin at üzerinde alınıp at üzerinde yönetilmeyeceğini bilen, yepyeni kurumlarla başarısını kurumsallaştıran bir önderdir. 

Risk alanlar 

Peki bunları yapan bu ufku geniş hükümdar, başarısını neye borçluydu? Bu noktada kendimizi şanslı sayabiliriz. Çünkü kendisinin sağ kolu olan veziri Hayrettin Paşa da bizim gibi bu konuyu merak etmiş olacak ki, Osmanlı hükümdarı ve büyük komutan I.Murat’a, başarısının sırrını sormuştur. Sultan, veziri Hayrettin Paşa’ya adeta öğrencisine formül yazdıran bir öğretmen edasıyla başarının ölçüsünü şöyle anlatır: “Harekete geçmeden uzun uzun düşünmek, iş uygulama noktasına gelince yıldırım hızıyla harekete geçmek.”  İşte teori ve pratik ölçüsünün mükemmel dengesi. Artık başarmak için teorik düzeyde uzun uzun fikir çatısını kurmak ve bu çatı kurulunca da hiç zaman kaybetmeksizin hamle yapmak gerekecek. Kısacası Sultan I. Murat, başarılı insanın plan yaparken yavaş olan, harekete geçerken beklemeyen insan olduğunu öğretir bizlere. 

“Veni, vidi, vici” Jül Sezar’ın ünlü sözü. Türkçesiyle “Geldim, gördüm, yendim.” 

Antik çağın bu devasa devleti, insanlığa büyük acılar çektirerek sert bir düzen ve teşkilat yapısının nasıl kurulacağını öğretmiştir. Tarihte küstah ve mağrur yapısıyla bildiğimiz bu devletin yani Roma’nın zengin ailelerinden birinin oğludur Gaius Julius Caesar. 

İyi bir eğitim almış, Latince’yi döneminde en iyi konuşan insanlardan birisi olmuştur. Rahiplik eğitimiyle işe başlamış, oradan avukatlığa geçiş yapmış fakat sıradanlığı bünyesi kabul etmediğinden dinamik bir hayat yaşayarak önce Pontifeks Maksimus olmuş oradan generalliğe ve nihayet konsüllük denilen başkanlığa, oradan da imparatorluğa uzanmıştır. Julius’un hayatı insanın şahsiyetinin, karşılaşmış olduğu güçlükler ve bu güçlüklere karşı göstermiş olduğu tepkilerin bir araya gelmesi olduğunu kanıtlar gibidir. Julius hedefine ulaşmakta ya hep ya hiç ilkesini benimser. Pontifeks Maksimus makamına seçileceği gün evinden çıkarken annesine “Bu akşam ya Roma’nın pontifeks maksimus’u olacağım ya da Roma’dan kovulacağım” diyerek bunu gösterir. 

Bir başka örnek de istila ettiği Galya’da yaşanır. Komutanı olduğu orduyla Alp dağlarından geçerken ıssız bir köy görür. Sezar köye bakar ve yanındakilere şöyle der. “Roma’da ikinci olmaktansa bu köyde birinci olayı tercih ederim.” İkinciliğe tahammül etmeyen bir tavır. 

Sezar birinci olmak için daima hamle yapar. Örneğin Roma kanunlarında generallerin başkente ordusuyla girmesi yasaktır. Yasak Rubikon nehriyle çizilen sınırla koyulmuştur. Öyeki Toma’da Rubikon’u geçenin başı fena halde belaya girmektedir. Ama bunu ilk kez Gaius Julius dener ve geçer. Hatta bugün batı dillerinde geri dönülmez bir sürecin başladığını anlatan bir deyim olarak kullanılır bu deyim. “Rubikon’u geçmek”. İşte risk! Bu, Julius Caesar’ı ünlü Sezar yapan temel özellik budur. Asla arkasına bakmaz. Örneğin Rubikon’u geçince ne mi olur? Rubikon’u geçip Roma’yı ele geçirir. Rakipleri kaçar ve Sezar adını tarihe yazdırır. 

Bu nedenle Fransız düşünür Montesquieu şöyle der Sezar için: “Sezar’ı sadece şanslı olarak gösterenler var. Gerçekte bu büyük adamın öyle meziyetleri vardı ki, bir gücün başında bulunup kazanamaması, bir diyarda doğup da başa geçmemesi ihtimali yoktu.” 

Olumsuz şartları alt edenler 

Osmanlı’nın yükselme çağında Akdeniz coğrafyasında, hem dostların hem düşmanların adını en çok söylediği kimdir derseniz, tabii ki denizler hakimi Barbaros Hayrettin Paşa’dır derim. Neden mi? Çünkü düşmanlarının korkudan fısıldayarak adını andığı, dostlarının ise umut dolu gözlerle yolunu gözlediği büyük amiraldir kendisi. 

Aslında Midilli adasında sipahi olan Yakup ağanın mütevazi oğlu Hızır olarak başlar hayata ama sonunda denizler hakimi Barbaros Hayreddin Paşa olarak sonlandırır yaşam öyküsünü. 

Hızır Reis yani bizim bildiğimiz sonraki adıyla Barbaros, Tunus hükümdarı himayesinde Akdeniz’de Hıristiyanlara karşı gazaya başlar. Hatta işi o denli ileri götürür ki, Cezayir’de bir beylik kurar,  devlet sahibi de olur. Ama yine de bu kardeşiyle birlikte içi rahat etmez hemen İstanbul’a elçi yollar ve “Osmanlı himayesine girmek isteriz” der. Yavuz Sultan Selim mutlu olur. Hızır ve kardeşlerine dua eder. Allah başarılarını daim kalsın diye. 

Hızır ve kardeşleri öyle güçlenir ki, Cezayir’i bildiğiniz bir Türk memleketi yaparlar. Ama tabii İspanyollar bu yeni oluşumu rahat bırakmazlar. Bir savaşta da şehit ederler kardeşi Oruç Reis’i. Bu, Barbaros’a vurulmuş manevi bir darbedir aslında. Ama o asla yılgınlık göstermez. 

Barbaros Akdeniz’de Avrupalıların korkulu rüyası olunca, Kanuni onu İstanbul’a çağırır. Hemen daveti kabul eder ve yola çıkar. Gediğinde halk sokaklara dökülür, hatta Kanuni büyük bir jest olarak ona elini öptürür. Kanuni elini öptürmekle kalmaz, Barbaros’a Kaptan-ı Deryalık yani donanma komutanlığını da verir. 

1538 senesinde bir haber gelir. İspanya önderliğinde 600 parça gemi Osmanlı kıyıların gelmektedir. Başında da Papalık’tan bir amiral vardır. Andrea Dorya. Barbaros bir bakar, elindeki gemiler 122 tanedir. Ama sakince meşhur sözünü söyler: “Olacak olsa gerek çar ü naçar (ister istemez), gerek yüreğin gen (geniş)tut gerekse dar.” İşte tam bu sırada Barbaros, büyük amiralliğine yakışacak bir strateji güder ve kendinden mislice kuvvetli bir donanmayı dağıtır. 

İman ve hamle insanı Barbaros Hayreddin Paşa, 4 Temmuz 1546’da burada vefat eder. Türbesi, vasiyetinde “deniz sesi işitilen bir yere gömülmek” istediğini belirtmesinden dolayı Beşiktaş’ta bulunur ve bir işi başarmak adına bize bir ders niteliğindedir. 

@koray_serbetci