Başkanlığı kişilerden bağımsız tartışabilmek

Prof. Dr. Yusuf Ş. Hakyemez
07.02.2015

Türkiye, yeni dönemde üç hükümet sisteminden birini tercih edebileceği gibi özgün bir model de oluşturabilir. Bunun olmazsa olmaz şartı ise işlevsel olması ve demokratik hukuk devleti standardının altında kalmamasıdır.




Türkiye’nin hükümet sistemi esasında hem 1961 Anayasasında hem de 1982 Anayasasında sorunludur. Bu anayasalarda benimsenen şekliyle parlamenter rejim, başta koalisyon hükümetleri, cumhurbaşkanlığı seçimleri ve yürütmedeki aktörlerin yetki - sorumluluk dengesini sağlama konuları olmak üzere farklı sorunlara ve hatta krizlere neden olan uygulamalarıyla ülke gündemini meşgul etmiştir. Bundan dolayı mevcut hükümet sistemi yerine değişik zamanlarda alternatif modeller önerilmiş ve bu öneriler de siyasi alanda değerlendirilmişlerdir. Bu bağlamda son günlerde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlık sistemi ile ilgili yaptığı değerlendirmelerle birlikte hükümet sistemi konusu yeniden ülke gündemine yerleşmiştir. 

 

 

 


Halkın üçte ikisi ‘evet’ dedi

 

 

 


Bazı sapmaları olsa da, ana eksen olarak parlamenter rejimi benimseyen 1982 Anayasasının hükümet sistemi, özellikle 2007 yılında yapılan anayasa değişikliği sonrasında artık daha esaslı biçimde parlamenter rejimden sapma göstermeye başlamıştır. 2007 yılında yaşanan “367 krizi”nin ardından Cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçilmesini öngören anayasa değişikliği referandumda yüzde 68’lik bir oyla kabul edilmiştir. Nitekim bu değişiklikler uyarınca Cumhurbaşkanı ilk kez 2014 yılında doğrudan halk tarafından seçilmiştir. Hükümet sistemi sorunu da 2014 seçimi sonrasında eskiye nazaran daha açık biçimde fark edilmeye başlamıştır. Zira, yürütmede de güçlü yetkilere sahip olan Cumhurbaşkanı, artık kendisine tanınan tüm yetkileri kullanma noktasında, biraz da doğrudan halkın oyu ile seçilmiş olmasının etkisiyle, daha fazla ısrarcı olabilecektir. Bununla birlikte bu derece güçlü yetkiler kullanan Cumhurbaşkanının sorumluluğundan ise neredeyse hiç bahsedilemeyecektir.

Hükümet sistemi konusu son yıllarda en yoğun biçimde 2011 milletvekili seçimleri sonrasında TBMM çatısı altında başlatılan Anayasa Uzlaşma Komisyonu bünyesindeki yeni anayasa çalışmaları sürecinde gündemi meşgul etmişti. Bu süreçte AK Parti başkanlık sistemini, MHP ve CHP klasik parlamenter rejimi, BDP ise Cumhurbaşkanının halk tarafından seçildiği şekliyle bir parlamenter rejimi önermişti. Anayasa Uzlaşma Komisyonuna parlamenter rejim önermesine rağmen BDP, muhtemelen 2007 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçiminin krize dönüşmesinin halk nezdinde doğurduğu tepkinin de etkisiyle halkın oyu ile seçilen bir Cumhurbaşkanı önerisinde ısrarcı olmuştur.    

1961 Anayasası’ndan beri

Gerçekten 1961 Anayasasından bu yana Cumhurbaşkanlığı seçimleri genellikle sorunlu olmuştur. Cemal Gürsel, ancak diğer aday Ali Fuat Başgil’in 27 Mayıs darbecileri tarafından tehdit edilip adaylıktan vazgeçirilmesi sayesinde 1961 yılında TBMM tarafından Cumhurbaşkanı seçilebilmiştir. Bunun gibi 1966 yılında Cevdet Sunay ve 1973 yılında Fahri Korutürk yine “asker” kimlikleri sayesinde seçilmişler ve bu seçim süreçlerinde de önemli sorunlar yaşanmıştır. 1980 yılında ise yaklaşık altı aylık süre zarfında yüzden fazla tur oylama yapılmış olmasına rağmen TBMM Cumhurbaşkanı seçememiştir.

1982 Anayasası döneminde ise darbenin mimarı Kenan Evren bu anayasanın referandumla kabulü ile birlikte yedi yıllığına Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmuştur. Son olarak ise 2007 yılında yapılan Cumhurbaşkanlığı seçiminde kendi siyasi kimliğinden dolayı Abdullah Gül’ün seçtirilmemesi amacıyla Silahlı Kuvvetler “e-muhtıra” vermiş ve Anayasa Mahkemesi de 1982 Anayasasının belki de siyasi krizleri çözme noktasındaki en isabetli hükmünü tamamen ters yüz ederek vermiş olduğu “367 kararı” ile TBMM’nin Cumhurbaşkanı seçmesini adeta imkansız hale getirmiştir. 

Modelleri tartışmak 

İşte buna yönelik bir tepki olarak gerçekleştirilen 2007 Anayasa değişikliği halk tarafından da üçte iki oranını aşan bir çoğunlukla kabul görmüştür. Dolayısıyla o karardan sonra artık TBMM’nin Cumhurbaşkanı seçeceği modele geri dönmek ve hükümet sistemi arayışlarında Cumhurbaşkanının halk tarafından seçildiği bir tercihi dışlamak neredeyse imkânsızdır. Bu bağlamda cevaplandırılması gereken sorulardan birisi ise halkın oyu ile seçilen Cumhurbaşkanının sembolik yetkilerle donatılıp donatılamayacağıdır. Bunun Finlandiya, Avusturya ve Portekiz gibi bazı ülkelerde karşılığı olmakla birlikte Türkiye’de uygulanmasının zorluğu bugün daha rahat anlaşılmaktadır. Bundan dolayıdır ki hükümet sistemi arayışlarında yarı başkanlık ya da başkanlık sistemi seçenekleri de gündeme gelebilmektedir. 

 


Bununla birlikte, değişik zamanlarda bu yönde öneriler yapılmış olmasına rağmen, Türkiye’de hükümet sistemi önerileri olarak başkanlık ve yarı başkanlık modelleri siyasi alanda yeterince tartışılamamıştır. Bunun en önemli nedeni ise bu modellerin öneriyi yapanlara yarayacağı endişesi olabilir. Bu durum başkanlık sistemi önerilerini yapan Turgut Özal ve Recep Tayyip Erdoğan örneklerinde kendisini net olarak göstermektedir. Öneriyi yapan kişilere karşı bir duruş nedeniyle başkanlık ve yarı başkanlık sistemlerinin müzakeresinin reddedilmesi bizi sağlıklı sonuçlara ulaştıramaz. Oysa öncelikle önerilen hükümet sistemlerinin demokratik hukuk devleti ve işlevsellik - etkinlik boyutlarıyla değerlendirilmesi, olumlu ve olumsuz yönlerinin açıkça ortaya konulması gerekir. 

 

 

 


İşte, bugüne değin hükümet sistemi konusunda yeterli bir tartışma - müzakere zemini oluşturulamadığı içindir ki kamuoyu başkanlık sistemi ile ilgili olarak biraz da manipülatif biçimde birtakım yanlış bilgilerle yanıltılmaya çalışılabilmektedir. Nitekim bu konuda kamuoyunda başkanlık sisteminin benimsenmesi ile artık ülkenin aynı zamanda federal devlet yapılanmasına geçeceği, yürütmedeki “tek adam” yönetiminin adeta padişahlık biçiminde bir sonuç doğuracağı ve başkanın işlemlerine karşı yargısal denetim yapılamayacağı yönündeki yanlış bilgiler günümüz Türkiye’sinde başkanlık sistemi ile ilgili yapılan tespit ve değerlendirmelerde dillendirilebilmektedir. 

 

 

 


Kuvvetler yine ayrılır 

 

 

 


Oysa bilinmelidir ki parlamenter, başkanlık ve yarı başkanlık sistemlerinin üçü de, kuvvetler ayrılığı esasına dayanmakta olup, yargısal denetimi kurumsallaştırmaktadırlar ve bu yönü ile her bir hükümet sistemi demokratik hukuk devleti standardına uygundur. Yine bu üç hükümet sisteminin her biri hem federal devletlerde hem de üniter devlet modelini benimseyen ülkelerde uygulanabilmektedir. Bu üç hükümet sistemi arasından devletler kendilerine uygun tercihi kendi siyasi süreçlerini çalıştırarak benimseyebilir ya da mevcut hükümet sistemleri üzerinde esaslı değişiklikler yapabilirler. Nitekim bunun tipik örneği olarak Fransa, 1958 tarihli anayasasında klasik parlamenter rejimi benimsemişken, 1962 yılında yapılan anayasa değişikliklerinin referandumla kabulü sonrasında yarı başkanlık olarak adlandırılan sisteme geçmiştir. 

 

 

 


Bunun gibi Türkiye de pekâlâ demokratik siyasi süreçleri takip ederek hükümet sistemini değiştirebilir. Oysa Türkiye’de hükümet sistemi konusu gündeme gelince bir görüşe göre klasik parlamenter rejimin dışında bir seçenek asla düşünülmemelidir. Bu görüşe göre Türkiye’nin geleneksel olarak parlamenter rejim deneyimi adeta zorunlu bir tercih olarak sürdürülmelidir. Evet, Türkiye’de 1924, 1961 ve 1982 Anayasalarında ya parlamenter rejim ya da ona yakın versiyonları tercih etmiştir. Ancak bunların çok isabetli sonuçlar verdiğini söyleyebilmek zordur. Özellikle koalisyon hükümetleri dönemlerindeki hükümet krizi, siyasi çalkantı ve istikrarsızlıklar, cumhurbaşkanı seçimlerindeki tehdit, manevra ve antidemokratik müdahaleler, cumhurbaşkanının vesayetçi modelin önemli bir aktörü olarak hükümetlerin siyasi tasarruflarına yönelik uyguladığı engellemeler ve yetkili olan cumhurbaşkanlarının sorumluluğunun olmaması gibi sorunlar hep bu ülkede yaşanmıştır. Bunların önemli ölçüde benimsenen hükümet sistemi ile bağlantılı olduğu söylenebilir. Özellikle koalisyon hükümetleri dönemindeki istikrarsızlık ve krizlerin ülkeye olan maliyeti, işlevsel bir hükümet sistemine olan ihtiyacı daha bariz biçimde gözler önüne sermektedir.

 

 

 


Türk tipi başkanlık 

 

 

 


Kanaatimce Türkiye, yeni hükümet sistemi tercihinde üç hükümet sisteminden herhangi birini tercih edebileceği gibi, bunların dışında özgün bir model de oluşturabilir. Bunun olmazsa olmaz şartı ise oluşturulacak modelin yönetebilir - işlevsel olması ve demokratik hukuk devleti standardının altında kalmamasıdır. Bunun “Türk tipi” bir model olarak görülüp eleştirilmesi tek başına hiçbir anlam ifade etmez. Zira önemli olan yukarıdaki iki ölçütün sağlanmasıdır. Unutulmamalıdır ki Fransa’da yarı başkanlık sistemine geçilene dek iki hükümet sisteminden bahsediliyorken, o tarihten itibaren günümüz modern demokrasilerinde artık üç hükümet sistemine işaret edilmektedir. Fransa’nın yapabileceğini Türkiye’ye reva görmemek, ancak kendisine güvenmeme psikolojisinin bir tezahürü olabilir. 

 


Bu nedenle Türkiye, yeni hükümet sistemi tercihini yaparken kendi dinamiklerinden yola çıkarak, değişik ülke örneklerini de göz önünde bulundurmalı ve bugüne kadarki uygulamalarından da dersler çıkararak hareket etmelidir. Bu biçimdeki bir yaklaşımın varlığı halinde ancak sağlıklı bir tercih yapılabilir. Bu tercihin yapılması sürecinde ise tüm önerilerin, öneriyi yapan kişi veya partilerden soyutlanarak sağlıklı biçimde müzakere edilmesi bizi daha isabetli tercihlere götürebilir. Aksi durumda ise yönetemeyen, siyasi krizler üreten hükümet sistemleri ile daha fazla bedeller ödemeye devam edilmek durumunda kalınacaktır. 

 

 

 


Yeni hükümet sistemi TBMM’nin inisiyatifi ile sonuçlanacak bir süreçle belirlenecektir. Elbette nihai kararı siyasi irade verecektir. Bu süreçte diğer aktörler de demokratik hukuk devleti ve işlevsellik açısından farklı önerilerin detaylarındaki olumlu ve olumsuz yönleri tutarlı biçimde ortaya koyduğu ölçüde hükümet sistemi konusunda kafalardaki sorular da daha sağlıklı biçimde cevaplandırılmış olacaktır. Şu anda Türkiye’nin asıl sorunu, bir yönüyle hükümet sistemi ile ilgili önerileri yeterince sağlıklı biçimde müzakere edememesiyle ilgilidir. 

Prof. Dr. Yusuf Ş. Hakyemez Anayasa Hukukçusu, KTÜ Öğretim Üyesi

yhakyemez@yahoo.com