Başkanlık modeli ve korku tüccarları

Doç. Dr. ADNAN KÜÇÜK / Kırıkkale Ünv. Öğretim Üyesi
28.11.2015

Türkiye’de olumlu yönde yapılacak hemen her çabaya, belli çevrelerin yersiz “korkuları” depreştirerek karşı çıkmaları maalesef olağan bir hal almıştır. Esasen bu çevrelerin somut önerileri de yoktur. Sadece “korku” temelli karşı çıkışları söz konusudur. Maksat statükonun ne pahasına olursa olsun sürdürülmesini sağlamak, her hal ve şartta değişime mani olmak.



Bu çevreler, Cumhuriyetin ilk yıllarından günümüze gelinceye değin hep Cumhuriyet ve laikliğin tehlikede olduğundan söz ederek, sağ siyasi iktidarları bu iki alanda sıkıştırılmaya çalıştılar. Sürekli olarak halkın hür ve serbest seçimler vasıtasıyla yönetime getirdiği merkez sağ-muhafazakâr iktidarlar korkular üretilerek engellenmeye çalışılmıştır.

Bu korkulardan hareketle, sadece merkez sağ ve muhafazakâr siyasetçilerle uğraşılmamış; aynı zamanda Cumhuriyet ve laikliğe aykırılık gerekçesi ile geniş muhafazakâr kesimlere yönelik mağduriyetlere ve hak ihlallerine yol açacak uygulamalar da yapılmıştır. Bütün bu haksız uygulamaların meşruiyet(!) temelinde bu korkular yer almaktadır. “Laiklik ve Cumhuriyete aykırı söz, ifade, yönelim vb. eylemler”den söz edilmesi, bu uygulamaları haklı ve kanuni göstermek için yeterli görülmüştür.

Yakın geçmişe gelinceye kadar korku temelli politikalar kapsamında yaşatılan en ağır baskıcı uygulamalardan birisi de başörtüsü yasağı idi. 1950’li yıllardan bu yana başörtüsü serbestisinin sağlanması yönünde geliştirilen her bir talep, “laiklik ve Cumhuriyetin temel ilkeleri” zemininde üretilen “korkular” ve “tehlikeler”le şekillendirilen sistem içerisinde geri püskürtülmüştür. Bu politikaların temelini şu argüman ve öngörü oluşturmakta idi: “Başörtülüler başı açıkları tehdit ediyorlar, bunların beyinlerinin içi cumhuriyet ve laiklik düşmanlığı ile dolu, bunlara müsaade edilirse laiklik ve cumhuriyet, asırlık ulu çınarların büyük bir çatırtı ve gürültü ile yıkılması gibi kaçınılmaz bir son olarak yıkılır”.

Korkuların esiri olmak

Oysa son yıllarda başörtüsü serbestisi geldiği halde, bu söylenenlerin hiçbirisi olmadı. Dahası, 1950’li yıllardan bu yana ülke yönetiminde yer alanların kahir ekseriyeti, bu “korku tüccarları”nın korktukları kesimlere mensup kişiler olduğu halde, ne Cumhuriyet elden gitti, ne de laiklik yıkıldı. Kısaca rejim temelli bir sorun yaşanmadı; bilakis toplum rahatladı.

Şimdi bu çevreler, benzer korkuları başkanlık sistemi üzerinden üretiyorlar, “başkanlık sistemi gelirse Türkiye’ye diktatörlük gelir” diyorlar. Peki, niçin böyle olur, şeklindeki bir sorunun makul ve mantıklı bir cevabı bu kesimde mevcut değildir. Burada, tıpkı “başörtüsü serbest olursa cumhuriyet ve laiklik niçin yıkısın ki?” sorusuna cevabı olmayan başörtüsü temelli korku üretenlerde olduğu gibi bir durum söz konusu. Bir diğer ifadeyle, başörtüsü korkutucuları ile başkanlık sistemi korkutucuları, argümanlarını sağlam ve somut verilerle temellendirme noktasında ciddi bir zafiyet içerisindedirler.

Yine de sormaya devam edelim: Bir ülkede diktatörlük nasıl ortaya çıkar? Diktatörlükle hükümet sistemi arasında ne tür bir ilişki mevcuttur? Başkanlık sistemi niçin diktatörlüğe yol açar? Parlamenter sistemde de diktatörlük olabilir mi? Diktatörlüklerin toplumsal temelleri hakkında bir bilginiz var mı? Demokrasinin kökleşmiş olduğu bir ülkede diktatörlüğe geçilmesi ne ölçüde mümkündür?” Bu soruları çoğaltabilmek mümkündür. Ama bizdeki korku tüccarlarının hiçbirisinde bu soruların makul ve tatmin edici cevapları mevcut değildir. Ya da bu soruların doğru cevaplarını bilmek pek işlerine gelmez.

Toptan retçiler ve korkuları

Mesele bu bilinmezler zemininde cereyan ettiği için, başkanlık sisteminin sağlıklı bir zeminde tartışılması da mümkün olmuyor. Türkiye’ye özgü başkanlık modeli denilince, bu modele ilişkin hangi kurumların ne tür sorunlara yol açabileceği, bu durumda ne tür işlevsel çözümler üretileceği konusu yeterince tahlil edilemiyor. Korkutucu cenah, meseleyi tartışmak bir yana gündeme gelmesine bile şiddetle karşı çıkıyorlar. Tam bir hayırcı tutum söz konusu.

Bu, Türkiye için sağlıklı bir ortam değildir. Maalesef, bu korku pompalaması o kadar güçlü, etkili ve organize bir şekilde yapılıyor ki, bu konuda müspet fikirlere sahip olabileceği düşünülen birçok kişi de, bu korkulardan etkilenebilmektedir.

Diğer yandan diktatörlüklerin salt hükümet sistemi temelli olmadığının, bunun temelinde toplumsal, siyasi, iktisadi ve kültürel faktörlerin ve demokrasinin yerleşiklik arz etme derecesinin de birinci derecede etkili olduğunun bilinmesi gerekir.

Bir ülkede demokrasi kökleştiği ölçüde diktatörlük ihtimalinin gittikçe azalacağının ve bir aşamadan sonra büyük ölçüde ortadan kalkacağının bilinmesi gerekir. Bunun en bariz misalini, “başkancı sistemler” olarak da nitelenen bazı Güney Amerika ülkeleri teşkil etmektedir. Bu ülkelerin bir kısmında demokrasi kökleştikçe, askeri darbeler ve baskıcı yönetimler azalmıştır. Bir ülkede şayet diktatörlüğe zemin oluşturacak toplumsal, siyasi, iktisadi, kültürel vb. faktörler mevcutsa, o ülkede diktatörlüğün gelmesi noktasında başkanlık modeli ile parlamenter sistem arasında hiçbir farkın olmadığının bilinmesi gerekir.

Toptan reddiyeci cenahtakilerin başkanlık sistemine ilişkin söylemleri o kadar katı ve olumsuz ki, bu söylemlerden etkilenenler, ilk bakışta başkanlık modelinin anti-demokratik bir hükümet sistemi olduğunu zannetmektedirler. Oysa parlamenter sistem ne kadar demokratik ise Başkanlık modelinin de en az onun kadar demokratik olduğunun bilinmesi gerekiyor.

Yerleşik demokrasi

Türkiye’de büyük ölçüde yerleşiklik arz eden demokratik ortam sebebiyle, artık hiçbir siyasî iktidarın diktatörlüğe yönelmesi mümkün değildir. Bu sebeple Türkiye’de hükümet sistemi temelinde asıl yapılması gereken, başkanlık modelinin benimsenmesi halinde, hangi durumlarda Türkiye şartlarında ne tür sistemsel sorunlar ortaya çıkacağının, somut olarak teker teker ortaya konulması ve başkanlık modeli savunucularının da öne sürülen bu sorunlu alan iddialarına karşı model ve çözüm üretmeleridir. Yani tartışmaların, başta yargı alanı olmak üzere detaylı ve somut alanlar üzerinden yapılması gerekir.

Bugün geniş halk kesimlerinin başkanlık modeli hakkındaki bilgileri çok kifayetsizdir. Hatta bu mevzuyu tartıştığını zannedenlerin birçoğu bu sistemi yeterince bilmiyor. Çünkü geliştirdikleri soyut argümanlarla fiili ve teorik gerçeklikler büyük ölçüde çelişmektedir.

Başkanlık modelinin Türkiye için elverişli olup olmadığı meselesinin reel zeminde tartışılabilmesi için her şeyden önce korku temelli söylemlerin terk edilmesi gerekir. Şayet birileri bunu terk etmiyorsa, o zaman, bu modeli savunanların, bu sistemin benimsenmesi halinde demokrasi, cumhuriyet, laiklik, hukuk devleti vb alanlarda korkulara yer olmadığı, bu sistemin Türkiye’yi nerelere taşıyacağı konusunda ikna edici çabalara girişmeleri gerekiyor. Unutmayalım ki, algılar çoğu kereler bilgileri, tecrübeleri, ideal olarak olması gerekenleri bastırabilmektedir. Zaten ret cephesinin yapmak istediği de algılar üzerinde kuracakları korku temelli tahakküm ya da kuşatma ile bu sistemin getirilmesine mani olmaktır. Türkiye’de yakın geçmişte korku temelli başörtüsü yasağı dayatmaları nasıl bertaraf edildi ise, benzer şekilde yürütülecek bir yoğun çaba ile başkanlık sistemi temelinde üretilen korku temelli çabalar da bir şekilde bertaraf edilebilir. Yeter ki bu yönde inançlı ve azimli çabalar sarf edilsin, bu korkuların yıkılması konusunda başarı elde edilsin. Tabii ki burada saplantılı bazı kesimlerin korkularının bu sisteme geçilmeksizin aşılması pek mümkün değildir. Bu marjinal kesimlere takılmamak gerekir. Asıl olan makulü arayan geniş toplumsal kesimlerin ikna edilmesidir. Bunların içerisinde, yaygın korku pompalamasından etkilenen az miktarda AK Partili seçmen de yer almaktadır. Geniş toplumsal kesimlerin ikna edilmesi halinde, bu meselenin hallinin büyük ölçüde kolaylaşacağı söylenebilir.

adnan_kucuk@yahoo.com