Batı ile ilişkilerde güven tesisi dönemi mi?

Prof. Dr. Nurşin Ateşoğlu Güney / Nişantaşı Üniversitesi
29.05.2021

Havada kar kokusu gibi konjonktürle alakalı değişimlerin kokusu var. Bu koku, Batılı başkentlerde, Moskova'da ve Ankara'da duyuluyor. Bu seferki kar fırtınası Batı'nın rahatlığa alışık siyasi düzenini rahatsız ediyor. Polonya-Türkiye ilişkilerinde yeni atılan adımlar -ki takipçileri olacak- bu kokunun Türkiye-Batı ilişkilerinde tarafları yeni bir biz duygusu yaratmaya teşvik ettiğini gösteriyor. Türkiye'yi S-400'ler üzerinden NATO'ya ihanet etmekle suçlayanlar doğruyu söylemiyor. NATO bünyesinde belirli kararlar konusunda Türkiye'nin itirazının tehdidin doğasından ziyade NATO "güvenliğinin bölünmez bütünlüğü" ilkesine odaklı olduğu unutulmamalı.



Bir süredir genelde Türkiye-Batı ilişkileri, özelde Türkiye-ABD ilişkileri "güven bunalımı" da diyebileceğimiz bir hissiyatla sınanıyor. Hemen hemen hepimiz bu cümleyi kuruyor, sonra da güven bunalımı ya da güvensizliğin sebeplerini saymaya başlıyoruz. Sebepler arda arda sıralanıyor, üst üste biniyor; bir taraf Sevilla Haritası'ndan, YPG'ye verilen desteğe bir sürü şey hatırlıyor, diğer taraf bozuk plak gibi Rus S-400'lerini Ankara'nın almış olmasını tekrarlayıp duruyor. İkili ilişkilerdeki tüm bu zorlukları işiten zihnimiz basit bir neden-sonuç ilişkisi analizi yapmaya bizi zorluyor. Oysa, sebepler üzerinde çok düşündük ama "güven ve güvensizliğin süreci" ve işlevleri hakkında fazla düşünmedik.

Genelde "güvenin" var olması, güven duyulması ilişkileri yeniden başlatmak/reset etmek için bir önkoşul olarak kabul edilir ve güven inşası sürecinin önemi atlanır, oysa bu süreci başlatan önceden var olan mistik bir güven duygusu değildir, daha ziyade iki-ayaklı bir ihtiyaç (hem ilişkileri yeniden başlatma hem de güven inşası ihtiyacı) tetikleyicidir.

Pozitif gündem

Tüm bunları düşünmek için doğru bir andayız, zira bazı gelişmeler bize Türkiye-Batı ilişkilerinde, tüm sorunlara rağmen yeni bir güven inşası dönemine mi girdik sorusunu sorduruyor. Bir süredir Batı kanadında AB'nin Zirve Sonuç belgelerine yansıyan, Ankara'da da çeşitli ağızlardan ifade edilen bir pozitif gündem beklentisi vardı. Bu beklenti tam ruhuna kavuşamasa da ölmedi, ilişkileri şekillendiren olumlu bir unsur olarak yaşamaya devam ediyor. Hatta en sorunlu alanlardan biri olan Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde bile diplomatik görüşmeler kopmuş değil. ABD kanadında Washington-Ankara cephesindeki sorunların gizli saklı bir tarafı yok, yine de Biden Yönetiminin iktidara gelmesi ile Trans-Atlantik ilişkileri yeniden canlandırmak istemesi Türkiye-Batı ilişkilerindeki pozitif gündem beklentisini alevlendirdi.

İhraç edilen SİHA'lar

Bu soyut beklentiler geçtiğimiz günlerde yaşanan bazı somut gelişmelerle yeniden canlandı. Öncelikle Haziran NATO Zirvesinin ABD tarafından ciddiye alındığını hissettiren açıklamalar geldi. Bu zirve hem çok ciddi cereyan eden 2021 Ukrayna krizinin hemen akabinde gelen ilk zirve olacağından hem de Biden Yönetiminin müttefikleri ikna etmek zorunda olduğu pek çok mesele olduğundan oldukça önemli. AB'nin Biden Yönetimini Batı'nın güvenliğini sağlayacak sihirli bir değnek sahibi olarak gördüğü biliniyor. Hatta bu konuda ne kadar büyük beklenti içerisinde olduklarını Rusya'ya yönelik söylemlerini kimi zaman sertleştirerek ya da Çin'le yapılacak yatırım anlaşmalarını askıya alarak gösteriyorlar. Tüm bu gösteriye rağmen henüz sihirli değnek Avrupa semalarına değmedi, 2021 Ukrayna krizi sihirli bir güç gösterisinden ziyade eski Soğuk Savaş günlerindeki krizleri hatırlattı ve Rusya elini yükselttiğinde ABD'nin Biden Yönetimi altında her işi biraz ağırdan alabileceği de görüldü. Washington, ağırdan alırken, elbette, müttefiklerinin ve Rusya'nın nabzını yoklamaya da devam ediyor. Nitekim ABD ve Türkiye'nin birbirlerinin nabzını yokladığı bir görüşme de Ankara'da Mayıs'ın son günlerinde gerçekleşti. Bu nabız yoklama seansları tarafların birbirlerine hangi manivelalara (linkage) sahip olduğunu göstermesine de imkân veriyor.

Bu bağlamda, tam da bu Zirve öncesinde Türkiye hem AB hem de NATO ülkesi olan bir aktör ile, Polonya ile yepyeni bir ilişki süreci başlattı. Türkiye'nin ilk milli SİHA'sı BayraktarTB2'nin ve ilişkili kontrol istasyonları, veri terminalleri ile akıllı mühimmatın Polonya'ya ihracı için imzalar atıldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan bu satışla beraber, Türk F16 savaş uçaklarının NATO Geliştirilmiş Hava Polisliği misyonu kapsamında Polonya'ya gideceğini, Polonya'dan bir askeri misyonun da İncirlik'te ağırlanacağını belirtti. Kısaca Türkiye-Polonya hattındaki yeni ilişki biçiminin NATO içerisindeki birlikte çalışabilirliği (interoperebility) göstermek için kullanıldığı, NATO'nun birlikte çalışabilirliğini güçlendirdiği aşikâr. Dolayısıyla aklımıza Ankara'dan Varşova'ya gönderiler SİHA'lar, Türkiye-Batı ilişkilerinde eksikliği fazlasıyla hissedilen güvenin inşası için bulunmuş yeni bir yol mu sorusu geliyor. Ki Batı'da Türkiye ile ilişkilerin yakınlaşması gerektiğini düşünen bazı aktörlerin ve Ankara'da karar vericilerin ikili ilişkilerde güven inşa edici yeni araçlar üzerine bir süredir düşündüklerini biliyorduk.

Batı pazarına giriş

Polonya ile yapılan anlaşma pek çok açıdan önemli. Her şeyden önce bu anlaşma ve Polonya'nın Ukrayna'dan sonra Türkiye'nin yerli ve milli üretimi SİHA'lara yönelmesi Türkiye savunma sanayinin geldiği boyutu göstermesi bakımından önemli. Ülkemiz savunma sanayinin özelikle belirli pazarlarda yükselen yeni ihracatçı bir güç olarak çıktığı son dönemlerde uluslararası raporlara yansımıştı. Ancak bu raporlar Türkiye gibi pazara yeni ve hızlı giriş yapan ülkeler için adres olarak Ortadoğu ve Afrika'yı gösteriyorlardı. Bu iki alan küçümsenecek pazarlar değil, jeostratejik önemi olan ve savunma konusunda satılan sistemleri denemek için her gün binlerce sebep bulabilecek ülkelerden bahsediyoruz. Ancak Türkiye'nin ihtiyacı olan Avrupa ülkeleri üzerinden Batı pazarına girmek istediği de biliniyordu. Avrupa içerisinde, AB içi ve dışında, Karadeniz-Merkezi Avrupa-Batı Balkanlar-Akdeniz hattında bir sizi ülkenin Türkiye'ye yakınlık duyduğu, Türkiye ile savunma sanayi işbirliği yapmak istediği sır değil. Bu konuda Ukrayna'ya yapılan satışlar çok kritikti. Ukrayna'yı ikna eden en temel unsurun da bu silahların sahada Rusya hava savunma sistemleri karşısında bizzat denenmiş olması olduğu biliniyor. Polonya Cumhurbaşkanı silahların etkinliğinden bahsederken, bu denemelere, Karabağ ve Libya savaşlarında sahayı dönüştürücü güçlerine aslında atıfta bulunuyordu.

Ancak Polonya'nın sadece bir Avrupa ülkesi olmadığını, AB ve NATO ülkesi olduğunu, hatta NATO'nun Doğu Cephesinin dış tehditlere karşı sürekli güçlendirilmesi gerektiğini savunan bir ülke olduğunu unutmamak gerek. Bir zamanlar "Yeni NATO"- "Yeni Avrupa" denildiğinde ilk akla gelen ülke idi Polonya, ve hala coğrafi konumu ve NATO içerinde Bükreş Dokuzlusu gibi katıldığı süreçlerle Baltıklar ile Orta ve Merkezi Avrupa'nın savunulmasında bağlantı görevi görüyor. Böyle bir aktörün Türkiye'den aldığı sistemlerin sadece etkin değil NATO sistemleriyle beraber çalışabilir olması Türkiye'ye sadece Avrupa/NATO pazarını açmıyor, bundan öte Avrupa-NATO-Türkiye hattında yeni bir biz duygusunun, yeniden güvenin inşa edilebileceğini, tarafların bu konuda ellerine geçen şansı değerlendirebileceğini gösteriyor.

Güvenlik gündemleri

Bir süredir, Türkiye-Batı ilişkilerindeki güven bunalımını analiz eden çalışmalara temel olarak iki noktada itirazım var. İlk nokta, Türkiye ve Batı arasında sorunların yeni doğasına odaklanılırken, iki aktör arasında kurumsallaşma ve sosyalizasyon süreçleri hiç var olmamış ya da tamamen kopmuş gibi davranılması. Ankara'nın çeşitli nedenlerle Avrupa üyeleri ve ABD'ye güvenlik sağlayıcıları olarak güvenmediği biliniyor. Bu güvensizlik sadece sembolik önemi de bulunan ambargo kararlarından, terör örgütlerine verilen destekten ya da Doğu Akdeniz-Ortadoğu-Kuzey Afrika hattında Türkiye karşıtı da olabilecek eksenlerin desteklenmesinden kaynaklanmıyor. Türkiye, bunların ötesinde Batı'da kafaların karışık, güvenlik gündemlerinin ve önceliklerinin farklılaşmış olduğunun farkında. Bu nedenle Ankara'nın güvenlik ve savunma politikalarının kalbi olan stratejik otonomi/stratejik özerklik arayışı aslında Batı'nın reddi hikayesine bağlı değil, tam tersi Batı'nın paralize olabileceği durumlarda bir sigorta mekanizması. Nitekim böyle bir sigorta arayışında olan tek merkez de Ankara değil. NATO'nun beyin ölümünden bahseden Macron'un Haziran NATO Zirvesi öncesi NATO bütçesine katkı vermeli mi vermemeli mi tartışmasına girmekten çekinmediğini, Avrupa'nın stratejik otonomisini sağlayacak PESCO-Avrupa Ordusu- hayalini hala canlı tuttuğunu görüyoruz. Burada atlanmaması gereken bir nokta var. NATO içerisinde alınan ve NATO Communique'lerine yansıyan kararlara baktığımızda Türkiye'nin NATO'nun Doğu ve Güney cephesindeki tehdit algılamalarına katıldığını, dahası bu tehditlere yönelik savunmanın kuvvetlendirilmesine destek verdiği görülüyor. NATO bünyesinde belirli kararlar konusunda Türkiye'nin itirazının tehdidin doğasından ziyade NATO "güvenliğinin bölünmez bütünlüğü" ilkesine odaklı olduğunu, yani Türkiye'nin aslında NATO'dan Doğu Cephesine yönelik endişelerin Türkiye'nin güvenliği konusunda da gösterilmesini talep ettiğini atlamamak lazım. Kısaca, NATO Genel Sekreteri'nin İttifak'ın sınırlarını koruyan ana aktörlerden biri olarak zikrettiği Ankara'nın bu misyonu sadece Türkiye'nin askeri kabiliyetlerini, yapabileceklerini ifade etmiyor, bunun ötesinde Türkiye'nin NATO'nun güvenliğinin bölünmez bütünlüğünü Soğuk Savaş'tan sonra en çok dillendiren aktörlerden biri olmasını hatırlatıyor. Uzun lafın kısası; Türkiye'yi s-400'ler üzerinden NATO'ya ihanet etmekle suçlayanlar doğruyu söylemiyor.

Kimlik odaklı okumalar

İkinci itiraz ettiğim nokta da bu çerçevede, birincinin uzantısı: Batı'dan Türkiye'ye bakan bir kısım yazar-çizer o kadar "kimlik" odaklı okumalara batmışlar ki, Ankara ve Batı'nın güven inşasına ihtiyaç duyabileceklerini, bu ihtiyacı rasyonel bir akıl yürütme ile fark edebileceklerini tamamen göz ardı ediyorlar. Bu ihtiyaç özellikle kriz dönemlerinde kendini hissettiriyor, çünkü Türkiye'nin jeopolitik konumu ve caydırıcı gücü krizlerde Avrupa güvenliğini/ Batı güvenliğini sağlayan en önemli unsurlardan biri haline geliyor. Dolayısıyla Türkiye'nin pek çok krizde Batı ile beraber hareket ettiğini görmezden gelmemek gerekiyor. Bu nedenle zaten hala Türkiye-Batı ilişkileri, enerji, terörle mücadele ve mülteci meselesi hatlarında işbirliği çerçevesinde tanımlanıyor. Jeopolitik konuma sahip, caydırıcılığa haiz bir aktörün krizlerde denge sağlayıcısı olarak nasıl bir işlev üstleneceğini 2021 Ukrayna krizinde gördük. Bu krizde Türkiye'nin işlevi, Karadeniz'deki denge, Türk Boğazlarının stratejik önemi vb. sebeplerle çok tartışıldı ama bu konuda Türkiye-Batı ilişkilerinde can alıcı bir nokta görmezden gelinmemeli. Ankara Kırım'ın işgalini kabul etmiyor ve Ukrayna'nın toprak bütünlüğünü savunuyor. Ukrayna'nın toprak bütünlüğünü savunan bir aktör olarak Türkiye'nin Ukrayna, Polonya, Bulgaristan, Macaristan, Sırbistan, Azerbaycan hattında geliştirildiği, giriştiği ilişkilerin Avrupa/NATO /Rusya için ne anlama geldiğini anlamak adına haritayı açıp bakmak yeterli. Bu harita değişmedikçe Batı ve Türkiye güven bunalımına rağmen, hatta güven bunalımının bizzat kendisi yüzünden güven inşası ihtiyacı içerisine gireceklerdir.

Havada kar kokusu

ABD Yönetiminin kararlarını rasyonel değil ideolojik verdiğini düşünen bu nedenle Biden ve ekibinden akılcı bir yaklaşım beklemeyenler için de Soğuk Savaş dönemini hatırlatalım. Soğuk Savaş yılları ideolojik kutuplaşmanın ve kavganın zirve noktasıydı. İki kutup birbirine güvenmediği gibi, birbirlerini "kötü isimlerle" andıkları hikayeler yazmaktan geri durmuyorlardı. Buna rağmen Helsinki'de bir araya gelmekten ve ihtiyaç duydukları alanlarda işbirliği geliştirmekten geri durmadılar. Avrupalılar Sovyet komünizmiyle mücadele ederken, Sovyetlerden gelen doğal gazla evlerini ısıtmaktan çekinmediler. Dolayısıyla ideolojik karşıtlığın bile rasyonel sınırları olduğunu biliyoruz. Bugünün Türkiye-ABD ilişkileri de geçmişin SSCB-ABD ilişkileriyle karşılaştırılamaz. NATO içerisinde yarar üzerinden kurulabilecek bir "bağ", elde edilecek bir manivela Türkiye-ABD ilişkilerinde hiç beklenmediği bir anda olumlu bir pencere açabilir. Bu pencere ihtimalini kolaylaştıran konjonktürle ilgili bazı değişimlere dikkat etmekte fayda var.

En önemli değişiklik, Trump Yönetiminin armağanı Türkiye-Rusya-İran'ı kuşatmak için oluşturulan eksen stratejisindeki sorunlar. Biden, bu stratejiyi Trump'tan devraldığında belli ölçülerde bu eksenleri kullanabileceğini de düşünmüş olabilir. En azından İran ve Rusya'ya baskı yapmak konusunda işe yarayabileceklerini hesapladı. Ancak Biden'ın desteği kesilmese de, ABD dışındaki faktörler yüzünden eksenler alarm zilli veriyor. Her şeyden önce son İsrail-Filistin çatışmalarını alevlendirme stratejisi Netanyahu'nun işine yaramadı. Biden'ın Netanyahu rejiminin yararlı bir araç olması konusunda şüpheleri varsa, Washington içinden/dışından Washington yönetimine gelen baskılar yüzünden bu şüpheler iyice arttı. Netanyahu'nun siyasi geleceği belirsizleşirken İbrahim Anlaşmaları'nın geleceği de belirsizleşti. Anlaşmaların kâğıt üzerinde işleyen yönü olabilir ve İsrail'den Dubai'ye, Dubai'den Kudüs'e turistler, iş insanları, askeri danışmanlar gidip gelebilir ama anlaşmaların bölgesel işlevi bazı değişimler gerçekleşirse son derece sınırlı hale gelebilir. Bu noktada Türkiye-Katar, Katar-Mısır, Türkiye-Mısır ilişkilerini Akdeniz-Afrika hattında izlemek gerekiyor. Bu arada Yunanistan kendini ABD üstleriyle donanmış bir ülke haline getirerek Rusya'nın hedefine oturtmuş durumda. Tarihten biliyoruz, ABD'nin sütun politikasının aracı olmak, bunun için para harcamak, genelde kendini sütun addeden ülkelerin pek işine yaramaz.

Sözün özü, havada kar kokusu gibi konjonktürle alakalı değişimlerin kokusu var. Bu koku, Batılı başkentlerde, Moskova'da ve Ankara'da duyuluyor. Bu seferki kar fırtınası Batı'nın rahatlığa alışık siyasi düzenini rahatsız ediyor. Son Ukrayna krizi pencere ve kapıların soğuğu sızdırabileceğini gösterdi. Polonya-Türkiye ilişkilerinde yeni atılan adımlar- ki takipçileri olacak- bu kokunun Türkiye-Batı ilişkilerinde tarafları yeni bir biz duygusu yaratmaya teşvik ettiğini gösteriyor- ki zaten ortada NATO gibi bazı hazır platformlar da var. En önemlisi Avrupalılar kapıları, pencereleri güçlendirmek gerektiğini düşündükleri bir dönemdeler, o yüzden pozitif gündemleri sanıldığından daha ciddiye alabilirler.

gnursin@hotmail.com