Batı'daki aktivist ve akademik çevrelerin Suriye bağlamında sıklıkla başvurduğu bir araç “azınlık söylemi”dir. Kürtler, Dürziler, Aleviler veya Hristiyanlar, tarihsel ve toplumsal bağlamlarından koparılarak homojen, edilgen ve sürekli mağdur kitleler olarak sunulmaktadır. Bu söylem, azınlık olmayı otomatik olarak ahlaki üstünlük ve politik meşruiyet kaynağına dönüştürürken; bu gruplar adına hareket ettiğini iddia eden silahlı yapıların pratiklerini sorgulanamaz hale getirmektedir.
Dr. Mehmet Rakipoğlu/ Akademisyen, Yazar
Aksa Tufanı sonrasında küresel ölçekte, özellikle Batı dünyasında Filistin lehine güçlü ve görünür bir siyasal–toplumsal mobilizasyon ortaya çıktı. Londra'dan Berlin'e uzanan hatta milyonlarca insan sokaklara çıkarak Siyonizm'e, işgale ve İsrail'in Gazze'de yürüttüğü soykırıma karşı ses yükseltti. Bu dalga yalnızca sokakla sınırlı kalmadı; üniversitelerden sendikalara, akademiden kültürel alana kadar geniş bir alanda Filistin yanlısı bir söylem üretildi. Ne var ki aynı süreç, Batı demokrasilerinin otoriter yüzünü de açığa çıkardı. Devletler, bu gösterileri kolluk kuvvetleriyle bastırdı; "hukuk", ifade özgürlüğünü değil, Filistin yanlısı itirazı cezalandırmanın aracı hâline getirildi. Böylece Batı'nın normatif iddiaları ile pratikleri arasındaki derin yarık daha görünür oldu. Ancak dikkat çekici olan, benzer bir duyarlılığın Suriye bağlamında neredeyse hiç işlememesidir. Altmış yılı aşkın süredir halkına sistematik şiddet uygulayan, hiçbir meşru siyasal zemine dayanmayan Esed rejimi 8 Aralık 2024'te bir devrimle devrilmiş olmasına rağmen, Batı hâlâ bu devrimi inatla benimsememektedir. Bunun yerine Nusayriler, Dürziler, Aleviler ve Kürtler üzerinden kurulan seçici bir mağduriyet söylemiyle devrim dışlanmakta, toplumsal dönüşüm değil istikrarsızlık senaryoları beslenmektedir. Filistin'de işgale karşı yükselen öfke ile Suriye devrimine yönelik bu mesafeli hatta düşmanca tutum arasındaki uçurum, Batı merkezli aktivizmin ve akademik tahayyülün temel çelişkisini ele vermektedir. Bu durum da ahlaki bir çelişkiyi gün yüzüne çıkarmaktadır. Bu çelişki, yalnızca kurumsal Batı siyasetiyle sınırlı değildir; kendisini Filistin yanlısı, ilerici ve insan hakları savunucusu olarak konumlandıran kimi sembolik figürlerin tutumlarında da açıkça gözlemlenmektedir. Greta Thunberg, Jeremy Corbyn ve Birleşmiş Milletler raportörü Francesca Albanese gibi isimler, Filistin konusunda yüksek sesle konuşurken, Suriye bağlamında ya sessiz kalmakta ya da devrimi dışlayan anlatıları yeniden üretmektedir. Bu figürler, bireysel tercihlerinin ötesinde, Batı merkezli aktivizmin ve akademik tahayyülün yapısal sınırlarını görünür kılan örneklerden sadece birkaçıdır.
Seçici vicdan
Batı'daki Filistin'e destek söylemi ilk bakışta ahlaki bir duruş izlenimi verse de Suriye bağlamında bu söylemin hızla çözüldüğü görülmektedir. Aynı aktörler İsrail'in Filistin'deki işgalini, sivil ölümleri ve kolektif cezalandırma politikalarını eleştirirken; Suriye'de yaşanan sistematik katliamlar, zorla yerinden etmeler ve rejim şiddeti karşısında ya sessiz kalmakta ya da doğrudan failin dilini yeniden üretmektedir. Bu durum basit bir çifte standarttan öte, meşruiyetin ideolojik olarak tersyüz edilmesi anlamına gelmektedir.
Batı merkezli söylemde Esed rejiminin "meşru hükümet", Suriye halkının büyük bedeller ödeyerek ortaya koyduğu devrimci iradenin ise "rejim karşıtı kaos" olarak kodlanması bu tersyüz edişin en net örneklerinden biridir. Aynı zihin, Suriye topraklarında çocukları zorla silah altına alan, kadınları savaşın ve suç ekonomisinin parçası haline getiren, petrol ve gaz gelirlerini silahlı yapılar üzerinden gasp eden PKK türevi terör örgütlerini "özgürlük savaşçısı" olarak sunabilmektedir. Bu noktada mesele, sahadaki gerçekliğin bilinmemesi değil; bilinen gerçekliğin ideolojik bir filtreden geçirilerek yeniden üretilmesidir.
Filistin'de işgale karşı silahlı direniş "terör" olarak tanımlanırken, Suriye'de sınır tanımayan bir silahlı yapı meşru ve ilerici bir aktör olarak konumlandırılabilmektedir. Hamas–PKK kıyaslaması bu çelişkinin en çıplak biçimde görünür olduğu alandır. Aynı eylem biçimleri, hatta kimi zaman daha ağır ihlaller, aktörün Batı'nın stratejik tahayyülündeki yerine göre ya mahkûm edilmekte ya da normalleştirilmektedir. Bu da Batı'daki Filistin destek söyleminin evrensel bir adalet anlayışından değil, seçici bir politik ahlaktan beslendiğini göstermektedir. Bu seçici vicdanın en sembolik örneklerinden biri Greta Thunberg'in tutumunda görülmektedir. Türkiye ziyareti sırasındaki 'Kürdistan' paylaşımı ile skandal yaratan ve ülkenin toprak bütünlüğünü hiçe sayan terör anlatısının yanında duran Thunberg, Filistin konusunda küresel bir ahlaki otorite dili kurarken, Suriye bağlamında terör örgütü PKK'nın 'Rojava' söylemini sorgulamadan benimsemekte; Suriye toprak bütünlüğünü ve devrimci halk iradesini yok sayan aktörlerle arasına mesafe koymamaktadır. Dahası, Suriye'de sivillerin öldürüldüğü, çocukların zorla silah altına alındığı ve dış müdahalelerin derinleştiği anlarda bu sessizlik, Filistin'deki yüksek sesli itirazla keskin bir tezat oluşturmaktadır. Bu durum, ahlaki duyarlılığın evrensel değil, ideolojik olarak koşullu olduğunu göstermektedir.
Azınlık söylemi ve mağduriyet inşası
Batı'daki aktivist ve akademik çevrelerin Suriye bağlamında sıklıkla başvurduğu bir diğer araç "azınlık söylemi"dir. Kürtler, Dürziler, Aleviler veya Hristiyanlar, tarihsel ve toplumsal bağlamlarından koparılarak homojen, edilgen ve sürekli mağdur kitleler olarak sunulmaktadır. Bu söylem, azınlık olmayı otomatik olarak ahlaki üstünlük ve politik meşruiyet kaynağına dönüştürürken; bu gruplar adına hareket ettiğini iddia eden silahlı yapıların pratiklerini sorgulanamaz hale getirmektedir. Bu noktada mağduriyet, somut hak ihlallerini görünür kılan bir araç olmaktan çıkıp, ideolojik bir kalkan işlevi görmektedir. PKK ve türevleri (SDG gibi) terör örgütlerinde çocukların zorla askere alınması, kadınların savaş ve suç ekonomisine eklemlenmesi, yerel halkın iradesinin bastırılması ve doğal kaynakların gasp edilmesi gibi olgular, "daha büyük anlatı" uğruna tali hatta önemsiz sayılmaktadır. Böylece insan hakları söylemi, evrensel bir ilke olmaktan çıkarak, sadece "doğru aktörler" için geçerli bir retoriğe dönüşmektedir.
Bu körlüğün önemli bir boyutu da Batı'daki Filistin aktivizminin belirgin bir ideolojik damar üzerinden şekillenmesidir. Kendisini anti-emperyalist olarak sunan, ancak pratiğinde Batı dışı halkların gerçek siyasal taleplerini değil, kendi teorik şablonlarını merkeze alan bu yaklaşım, Suriye devrimini baştan itibaren şüpheli ve sorunlu bir olgu olarak kodlamıştır. Devrimin toplumsal, ahlaki ve politik içeriği değil; Batı'daki Marksist ve post-kolonyal anlatılara ne kadar "uygun" olduğu esas alınmıştır. Bu da Filistin'de işgale karşı gösterilen hassasiyetin, Suriye'de halk iradesi söz konusu olduğunda hızla buharlaşmasına yol açmıştır. Birleşmiş Milletler Filistin Özel Raportörü Francesca Albanese'nin tutumu bu ideolojik körlüğün kurumsal boyutunu yansıtmaktadır. Albanese, Filistin konusunda son derece net ve sert bir dil kullanırken, Suriye'de Esed rejiminin yıllar boyunca sürdürdüğü kitlesel şiddet karşısında sessiz kalmış; kimi zaman da rejimi dolaylı biçimde meşrulaştıran söylemlere yaslanmıştır. Albanese'nin Ahmet Şara liderliğindeki Suriye hükümetine karşı üretilen terör propagandasına alet olduğu, bu süreçteki sessizliğinden rahatlıkla anlaşılabilir. Bu durum, insan hakları savunuculuğunun evrensel ilkeler üzerinden değil, politik olarak seçilmiş mağduriyet anlatıları üzerinden yürütüldüğünü göstermektedir.
Güç, bilgi ve anlatı savaşı
Ortaya çıkan tablo, meselenin sadece etik değil aynı zamanda epistemolojik olduğunu göstermektedir. Batı akademisi, ürettiği bilginin niteliği nedeniyle değil; küresel güç ilişkileri içinde sahip olduğu konum nedeniyle belirleyicidir. Hangi aktörün "terörist", hangisinin "özgürlük savaşçısı" olduğuna dair kategoriler; çoğu zaman sahadaki gerçeklikten ziyade bu güç ilişkileri içinde inşa edilmektedir. Akademik dergiler, terör çalışmaları literatürü ve politika raporları incelendiğinde, bu seçici bakışın sistematik olduğu açıkça görülür. Jeremy Corbyn örneği, bu seçici anlatının Batı siyasetinde nasıl yeniden üretildiğini göstermektedir. Corbyn, Filistin meselesinde İsrail'i sert biçimde eleştirirken, Suriye'de Esed rejiminin katliamları karşısında uzun süre sessiz kalmış; hatta rejimi dolaylı olarak aklayan çevrelerle yan yana gelmiştir. Özellikle 8 Aralık 2024'te rejimin devrilmesinden sonra Şam hükümetini sürekli komplo teorileriyle çerçeveleyerek devrime leke sürmüş ve PKK anlatılarını meşrulaştırmaya çalışmıştır. Bu durum, Batı'da Filistin yanlısı söylemin, Suriye bağlamındaki sicili örtbas eden bir "ahlaki kredi"ye dönüştüğünü göstermektedir.
Aslında bu süreç PKK ve türevi terör örgütlerin; Nusayri-Alevi veya Dürzilerin mağduriyetine dair anlatıların nerdeyse hiçbir süzgeçten geçmeden yayımlandığı; Hamas gibi Filistin topraklarını Siyonist işgalden koruma dışında hiçbir şiddet eylemi gerçekleştirmeyen direniş hareketlerinin terörist olarak kodlanıp damgalandığı 'akademik/bilimsel' bir anlatı ve 'bilim' savaşının cereyan ettiğini kanıtlar niteliktedir.
Bu nedenle çözüm, yalnızca söylemsel itirazlarla sınırlı kalmamakta; mesele büyük oranda direnişin/devrimin ve haklının yanında olanların güçlenme meselesidir. Bilgi üretiminde, akademide, aktivizmde ve siyasette alternatif anlatılar kurabilecek bir kapasitenin inşa edilmesi gerekmektedir. Batı merkezli anlatılara dışarıdan ahlaki çağrılar yapmak yerine, bu anlatıların içine girerek onları dönüştürecek uzun vadeli bir stratejiye ihtiyaç vardır. Bu da ciddi bir emek, süreklilik, kurumsal hafıza ve geniş bir insan ağı gerektirir.
Filistin'i desteklemek, ancak bu desteğin Suriye devrimini görmezden gelen, hatta onu kriminalize eden bir çerçeveyle sunulması, ahlaki bir tutarlılık üretmemektedir. Suriye'de çocuklar öldürülürken sessiz kalan, rejim şiddetini aklayan veya silahlı yapıları romantize eden bir yaklaşımın Filistin savunusu, içerik olarak boşalmış bir slogandan ibaret kalmaktadır. İnsan hakları, kadın hakları ve çocuk hakları söylemi, bağlama göre askıya alınabiliyorsa, ortada evrensel bir ilke değil, ideolojik bir araç bulunmaktadır.
Sonuç olarak, Filistin davası üzerinden kendisini adalet yanlısı olarak tanımlayan Batı akademisi, siyaseti ve aktivizmi, Suriye devrimi karşısında ciddi bir sınavdan geçmiştir ve büyük ölçüde bu sınavda başarısız olmuştur. Filistin'i savunmak, tek başına onurlu bir pozisyon üretmemekte; Suriye devriminin yanında olmadan bir anlam ifade etmemektedir.