Bekos, iç ses ve dünyanın çivisi

Ozan Demiralp / Eğitimci
22.01.2021

Yıllarca dünyanın dengesinin dünya dışı unsurlar ile bozulacağı düşünüldü. Ancak iklim değişikliği, kuraklık, kıtlık, biyolojik dengesizlikler, virüsler ile asıl tehlikenin insanın iç sesinden kaynaklandığı artık net olarak görünüyor. “İnsan hangi dilde düşünmelidir?” sorusunun cevabı “Sesini kalbe duyurabilen iyi niyetle donanmış iç sesin dili”dir. Heredot'un yazdığına göre Firavun Mısır'da dilin kökeni ile ilgili bir deney yaptırmıştır. İki çocuk doğduğu gibi bir çobana verilmiştir. Çoban dağ başında çocuklar ile yaşarken hiçbir şekilde konuşmayacaktır. Merak edilen, çocukların kendi başlarına söyleyecekleri ilk sözdür. Çocukların ilk sözü Frigce “bekos” yani “ekmek” olur.



“İnsan hangi dilde düşünür?” Sorunun cevabı elbette ki “anadil”dir. İki soru arka arkaya gelsin; “Zamanla çok iyi öğrenilen ikinci dil, düşünürken anadilin yerini alır mı?”, “Türkiye’de yetiştikten sonra uzun yıllar İngiltere’de yaşayıp sürekli İngilizce konuşan bir kişi önce Türkçe düşünüp sonra İngilizce mi konuşur?”. Bunlar elbette kişiden kişiye ve dilleri kullanma alışkanlığına göre değişebilir.

Duymayanlar nasıl düşünür?

Dille ilgili bir başka soru; “Doğuştan işitme engelli bireyler hangi dilde düşünür?”. Bu sorunun cevabı ilk sorunun cevabı kadar kolay değil. İnsan sürekli düşünür ve düşünürken de kendisi ile konuşur. Buna da genel olarak iç ses diyoruz. İç ses olmadan da düşünmek mümkündür elbette ama iç ses hayat boyunca düşünce ve davranışlarımızda önemli bir rol oynar. Vygotsky’e göre “iç ses” üç yaş civarında çocuğun düşünce ve dil sistemlerini öğrenmesiyle başlar. Yazının başlangıcından itibaren sorduklarımız arasındaki en zoru; “Hiç duyulmayan ve dilin olmadığı yerde nasıl düşünülecek ve iç ses nasıl oluşacak?” sorusu. Yapılan araştırmalar dilin beyindeki hafıza, somut düşünme ve kişisel farkındalık gibi bölgeleri ile doğrudan bağlantılı olduğunu ortaya koyuyor. Geçmişte çevrenizde sadece duyma engeli olsa da zihinsel gelişimi geri kaldığı için zihinsel engelli kabul edilen kim bilir ne kadar da çok kişi görmüşsünüzdür. Genel olarak şunu diyebiliriz ki küçük yaşlarda edinilen dil gelişimi, zihinsel farkındalığın gelişimi ile doğrudan ilişkili. İşitme engelli bireylere küçük yaşlardan itibaren verilen işaret dili veya dil eğitimi ile sorun ortadan kaldırılabiliyor. Son bir soru daha soralım; “İnsanlığın kullandığı ilk kelime nedir?”. Heredot’un yazdığına göre Firavun Psamtik Mısır’da dilin kökeni ile ilgili bir deney yaptırmıştır. Doğduğu gibi annelerinden alınan iki çocuk bir çobana verilmiştir. Çoban ıssız bir dağ başında çocuklar ile yaşarken hiçbir şekilde konuşmayacaktır. Merak edilen, çocukların kendi başlarına söyleyecekleri ilk sözün ne olacağıdır. Zamanla çocuklar büyür ve yaşadıkları zaman boyunca hiçbir sözcük duymayan çocuklar Frigce “bekos” yani ekmek derler. Firavunun yaptığı deneydeki amaç, insanlığın ortak dilinin ne olduğunun öğrenilmesidir. Deneyden çıkan diğer sonuçlarda da insanın temel ve bilinçaltı ihtiyacının karnının doyması olduğu, ayrıca ihtiyaçlarının onun dil yapısını da şekillendirdiği ortaya çıkmıştır.

İhtiyaçlarımız, düşüncelerimiz, dili kullanma biçimimiz sadece dış dünya ile değil kendi iç dünyamızla dolayısı ile kendimizle doğrudan ilişkilidir. İç sesi sadece bir kitabı okurken duymayız.

Aldığımız anlık kararlar, önemli dönemeçlerde kulağımızdan öte kalbimize fısıldayan her zaman iç sesimizdir. Kaldı ki kalbimizin vücudun en akıllı organlarından biri olarak hissetme, öğrenme ve hatırlama becerilerine de sahip olduğunu hatırlatmakta fayda var.

Diller ve zaman

Tüm dillerde zamanları iyi öğrenmek, gramer temelini oluşturur. Türkçede, İngilizcede veya tüm dillerde “zamanlar” dilbilgisinin en önemli konusudur. Cümlenin zamanlarını bilmek dil öğrenimini sağlarken zamanı bilmek insanın kendisini öğrenmesini sağlar. “İçinde bulunduğum zaman diliminin özellikleri neler?”, “Zaman beni nereye sürüklüyor?”, “Varlık amacımı gerçekleştirmek adına zaman içindeki yerim neresi?” kişinin zaman algısı ile ilgili kendisine her dönem sorabileceği sorulardan bazılarıdır. İbn-i Haldun’un insan benzetmesi ile devletler için kullandığı unutulmaz cümleyi diller için de kurabiliriz; “Diller de insanlar gibi doğar, büyür, yaşlanır ve ölürler”. Her dilin bir yaşam/gelişim süreci varken bunun yanında dilin de kendi içinde insanların zamanlarını anlamaları için kullanılan zaman kalıpları da vardır. Bir bakıma zamanı anlamak dili anlamak, dili kurgulamak da zamanı kurgulamaktır. Dilbilgisi ile ilgili temel bilgilerimizde cümlenin zamanını belirten fiil çekimlerindeki kiplerin temel zaman belirleyicisi olduğunu görürüz. Türkçede “şimdiki zaman”, “di’li geçmiş zaman”, “miş’li geçmiş zaman”, “gelecek zaman” ve “geniş zaman” ile basit zamanlı çekimleri ekler ile gerçekleştiririz.

Dil, insanın düşünme yapısının dolayısı ile iç sesinin temel taşlarından bir tanesidir. Temel ihtiyacımız olan “bekos”tan günümüze kurduğumuz kurallı cümlelerimiz artık sınır tanımaz ihtiyaçlarımız ile şekilleniyor. İç sesimiz de sınır tanımaz ihtiyaçlarımızı kalbimizden öte sadece mantığımıza duyurabiliyor. İnsanoğlu çalıştığı yerleri gökyüzüne doğru dikmiş, yönünü uzaya çevirmiş ve uzaydan gelecek düşmana karşı önlemler alıp yapay zekanın kurgusunu oluşturmaya çalışıp “gelecek zaman cümleleri” kurmaya ne kadar da alıştı. Üstelik de bu cümleler önce başkaları tarafından ona fısıldanırken artık o, iç sesi ile kendisine fısıldıyor. Günümüz insanı belirlediği hedeflere çok hızlı koşuyor, büyük kalabalıklar oluşturuyor ve bu kalabalıkların üstüne basarak yükselmeyi etik değer sayıyor. Elde etme alışkanlığı içinde insanı, hayvanı, çevreyi katletmeyi alışkanlık haline getiriyor.

Tehlike iç seste

Dünya’nın yuvarlak oluşunda bir yuvarlanış yoktur. Tam tersi Dünya şekli ve içinde taşıdıkları ile bir dengeyi ifade eder. Yıllarca dengenin Dünya dışı unsurlar ile bozulacağını düşünürken iklim değişikliği, kuraklık, kıtlık, biyolojik dengesizlikler, virüsler ile asıl tehlikenin insanın iç sesinden kaynaklandığı çok net!

İnsan, daha fazlasını kazanmak, daha üst katlardan ev almak, daha yüksek makamlara oturmak dolayısı ile kazandığının ve elindekinin sürekli artmasını ona emreden iç sesinin “keşkeli geçmiş zaman” cümlelerinden vazgeçmelidir ki paylaşmanın, veren el olarak artmanın güzelliği ile gerçek hijyene ulaşabilsin. Kötülüklerin, hırsların, arzuların ve rekabetin sürüklediği yenilgilerden ders almanın ve gerçek yetişkinin başarısızlıklarından öğrendikleri ile artacağının idrakine ulaşmak için “ders alınan geçmiş zaman” cümleleri kurma vakti geldi de geçiyor…

Bulunduğumuz yüzyılın insanı çok zor günler yaşıyor. Hele ki konforu baş tacı etmiş, özgürlük tanımını sadece kişisel beklentilere odaklamış, sosyal medya paylaşımlarından alışverişe kadar her şeyi haz duygusunun tatminine endekslemişken içinde bulunduğumuz zamanın içinde iç sesin “şükürsüz şimdiki zaman” cümleleri ile bizi daha fazlasını, daha da fazlasını elde etmeye ittiği aşikar.

An zaman sığmaz

An, zamana sığmayan tek olgudur. İçinde bulunulan anın değerini bilmek, an içindeki mutluluğu, mutsuzluğu kabul etmek en önemlisi de elde ettikçe bizi mutlu eden metanın bizi zamanın içinde tatminsiz bireylere çevirdiğinin farkında olmak zorundayız. Maratonun içinde 100 metre koşu temposu ile koşulmaz, bu durum sizi ya yarı yolda bırakır ya da nefessiz… Anın getirdiği nefesin değerinin, içinde koşulan yarışın ne olduğunun bilinerek “şükürlü şimdiki zaman” cümleleri kurmak nabzımızı saymak yerine kalp sesimizi duymamızı sağlayacaktır.

Twitter’ın etkili profillerinden Matematikçi Bob; “Hani güzel günler göreceğiz ya işte o will ile mi olacak going to ile mi?” cümlesinde geleceğin kaygısını ve umudunu çarpıcı şekilde anlatır. Umut etmek için elbette yarınlara ihtiyacımız var. Bizler şimdiki zamanın içinde yaşıyor olsak da en çok umut etmeye ihtiyaç duyuyoruz. Salgın döneminin en yorucu kısmı belki de alışkın olduğumuzun tersi bir şekilde yarınlarımızı planlayamamak, hedefler koyamamak, hayaller kuramamak hatta umut edememek oldu. Tüm bunların da mesajı yine durmaya, hız kesmeye yönelik olsa da hepimiz biliyoruz ki bir günün uzun saatleri içinde çalışmak yarını daha çabuk getirmez, elindeki parayı sürekli saymak parayı çoğaltmaz… İç sesin “sabırsız gelecek zaman” cümleleri bizleri acele ettiriyor. Acele etmek yolda manzarayı kaçırmak, heybeyi doldurmamak demektir. Umudun her zaman acelesi olsa da gayret ile gelecek zamana hazırlanmak ve yaptıklarımız kadar yapmadıklarımız ile kendi elimizle hazırlandığımız geleceğin cümlelerini “kabul edilen gelecek zaman” cümleleri ile kurmak zorundayız.

İnsanoğlu iç sesinin kurduğu cümle yapılarını değiştirmenin yanında geniş zamanda alışkanlıklarını da değiştirmek zorunda. Geniş zamanda kurulan cümleler bir işin her zaman yapıldığını ifade ederken geniş zamanda yaşanan bir hayat; anlamak için düne, yaşamak için bugüne, umut etmek için ise yarına ihtiyaç olduğunun farkındalığını taşır. Durmanın gücü ile inanıyoruz ki iç sesimiz bizlere hoşgörü, işbirliği, saygı ve anlayış dolu geniş zaman cümleleri fısıldayacak. Şimdi yazının başındaki ilk soruyu biraz daha farklı soralım: İnsan hangi dilde düşünmelidir?”. Bu sorunun cevabı sesini kalbe duyurabilen iyi niyetle donanmış iç sesin dilidir. İnsan, düşünceleri ile en fazla kendisine karşı sorumlu. Bu sorumluluk; kendimizden sonra çevremizdeki insanlara, Dünyamıza ve en çok da kainatın dengesine karşı... Şimdi dışarıya doğru; “Koş!” diyerek haykırma zamanı değil, içe doğru; “Yavaşla…” diyerek fısıldama zamanıdır…

@Ozan_Demiralp