Ben Limonata'yı pek sevmiştim

Mustafa Çiftçi / Yazar
26.03.2021

Bazıları filme başlarken sosyal medyada ne denilmiş acaba diye düşünüp bir tarama yapıyor ki bir yanlış da budur. Çünkü sosyal medya bilgi edinmek için son çaredir. Doğru ile yanlışın hiçbir kıymeti yoktur. Sosyal medyada doğru olanın değeri olmadığı gibi yanlış olanın da bir eksikliği yoktur. Karışık bir pilav, çalıyorsun kaşığı kısmetine ne çıkarsa. Film başlarken gösterilen araba bana hemen sanat filmlerinin arabalarını çağrıştırdı. Sanat filmlerinin arabaları her an bozulmaya meyillidir. Hem de yol ortasında kalmaya can atarlar. Bu araba da beni yanıltmadı. Çok gitmeden tekeri patladı.



Aradan bunca zaman geçtikten sonra Limonata filmi hakkında yazmak biraz garip gelebilir ama sevdiğim film olursa her daim bahis açmak isterim. Esasen ben komedi filmlerimizin perişan hali başlıklı bir yazı yazacaktım lakin o kadar perişan film hakkında yazmayı bile fazladan gördüm. O filmler için yazmak kelime israfı olurdu. Ben de pek sevdiğim film(ler) hakkında yazayım istedim.

Filme başlarken yönetmeni, senaristi hakkında bilgi sahibi olmak bence doğru değil. Ben daha evvel filme başlamadan önce yönetmeni, senaristi bilmek isterdim lakin bazı hayal kırıklıkları sebebiyle artık hiç malumat almadan direk filme başlıyorum. Böyle yapınca sonradan film hakkında tahmin yürütmek de güzel oluyor.

Temiz kafayla izlemek

Bazıları filme başlarken sosyal medyada ne denilmiş acaba diye düşünüp bir tarama yapıyor ki bir yanlış da budur. Çünkü sosyal medya bilgi edinmek için son çaredir. Doğru ile yanlışın hiçbir kıymeti yoktur. Sosyal medyada doğru olanın değeri olmadığı gibi yanlış olanın da bir eksikliği yoktur. Karışık bir pilav, çalıyorsun kaşığı kısmetine ne çıkarsa. O sebepten sosyal medyaya hiç bakmadım. Temiz bir zihin ile başlaman lazım filme. Ben de temiz kafayla seyrettim Limonata'yı. Kimseden malumat almadım.

Film başlarken gösterilen araba bana hemen sanat filmlerinin arabalarını çağrıştırdı. Sanat filmlerinin arabaları her an bozulmaya meyillidir. Hem de yol ortasında kalmaya can atarlar. Bu araba da beni yanıltmadı. Çok gitmeden tekeri patladı. Tekere çivi batmış. Şoförümüz Sakip söylenerek çiviyi çıkarıp yola attı. Nice sonra aynı çivi başına bela olacak ve incecik bir mesaj verilmiş olacaktır. Ha bu arada söylemek isterim ki Sakip film boyunca söylenir. Daha evvel hep şiddet içeren rollerde gördüğümüz Ertan Saban burada çaresizlikten söylenen adam olarak karşımıza çıkar. Keşke şiddet içeren rollerde değil de böyle projelerde oynasa arada sırada. Bence bir sinemanın büyüklüğü oyunculara farklı proje seçenekleri sunabilmesinde yatıyor. Yoksa bir oyuncu falan tarihte oynadığı rol sırtına yapışmış olarak yıllar geçiriyor. Mesela Ertan Saban bu filmde aslında ne güzel bir iş ortaya çıkarmış. Şahsen ben yüzünden korkardım kendisinin. Ama burada şivesi, beden dili yani çok farklı olmuş. Çok da iyi olmuş.

Film Makedonya'da ölüm döşeğinde olan bir babanın yıllar öncesinde imam nikahlı eşinden olma Selim isimli oğlunu helallik almak için yanına istemesi ile başlıyor. Sakip babasının son isteğini yerine getirmek için yola düşüyor. Selim'i araması başlı başına bir olay oluyor. Normal şekilde arasa bu kadar ilginç olmaz ama Selim'i bulmak için önce bir başkasını sonra ona sorarak Selim'i bulması gerektiğinden epeyce maceralı oluyor. Neden maceralı derseniz. Kırk tane ayrı tipe rastlayıp birinden öbürüne savrulmak şeklinde bir rezillik yaşamıyor. Camileri dolaşmak zorunda kalıyor. Abdest al, namaz kıl, aradığını bulamayıp tekrar et. Bu kısır döngü öyle tatlı olmuş ki anlatması zor. Bence yönetmenlerin kendilerini göstermek için fırsatları olan sahneler oluyor. Burada da Ali Atay kendi mizahını ortaya koymuş.

Ders diye okutulsun

Sonra Selim'i buluyor. Yolun yarısına gelmiş 35 yaşını bulmuş biri olarak Selim hala top peşinde bir adamdır. Sakip'i görüp geliş sebebini dinleyince hiç iyi davranmıyor. Kovuyor, sövüyor, tartaklıyor. Benim babam yok diyor, hiç bilmediği birinin yılar sonra haber gönderip yanına çağırmasına katlanamıyor. Durumu annesine söylemek için bir telefon konuşması yapıyor ki bence senaryo okullarında ders diye okutulsa yeridir. Diyalog yazarken denir ki diyalog meseleyi bir üst basamağa taşımalıdır, hikayeyi ilerletmelidir falan. Ama burada Makdeonya'daki Suat-Baba ile Türkiye'deki Fatoş isimli annenin bir konuşması var evlere şenlik. Konuya hiç bir katkısı yok ama o kadar doğal ki o yaşta iki insan ancak böyle konuşur diyorsunuz.

Sakip ile Selim hır gür etseler de Sakip'in uyanıklığı sayesinde yola düşüyorlar. Selim yolda uyanıyor akşamdan kalma olduğu için önce meseleyi anlamıyor ama sonra kaçırıldığını anlayınca işler karışıyor. Serkan Keskin çıldırma ve zor durumda kalma konusunda pek mahir. Daha evvelki filmlerinde de onun çileden çıktığı anları sevmiştim. Burada da yolda, arabanın içinde zıvanadan çıktığı çok oluyor. Ne kadar çıldırsa da geri dönemiyor.

Yolda lastik patlaması akıp giden hikayeyi zora sokmakta pek işe yarar. Selim ile Sakip de yolda kalınca bir köyde yaşayan lastikçiyi buluyorlar. Lastikçi ben dükkanı kapattım diyerek yardım etmiyor. Ben düğüne gideceğim siz de gelin diyor. Çaresiz lastikçiyle beraber düğüne gidiyorlar. Düğün pek eğlenceli. Düğündeki esas sürpriz lastik tamircisinin genç çiftlere iki tane lastik hediye etmesidir. Bizimkiler bu lastikleri çalarak arabalarına koşarlar. Tekerlek takıldıktan sonra arabanın hali görülmeye değerdir. Lasitkçi rolünde ise Ciguli oynar. Gerçi pek bir aksiyonu olmaz. Ben düğünde bir parça söyler demiştim ama o masa başında beyaz takım elbisesiyle oturmayı tercih etti. Ve bir lastikçiye yaraşır şekilde genç çiftlere lastik hediye etti.

Yolda türlü çeşit işler gelişir. Direksiyona Selim geçmiştir. Yamuk duran araba ile epeyce yol giderler ama yanlış yola sapılınca eve varmaları gecikir. Vardıklarında çok geç kalmışlardır. Baba vefat etmiştir. Bu aşamada Sakip yığılır kalır. Çok istemiştir ama olmamıştır. Bu arada nereden nasıl çıktığı meçhul bir kavga görürüz. Sakip ile Selim'in cenaze evindeki bu kavgasını pek gerçekçi çekmişler. Cenaze evinin sessizliğini ortadan ikiye kesen bir bıçak gibi olmuş bu sahne.

Oğlumla izleyebilseydim...

Sonra Selim yavaş yavaş gitmeye hazırlanır. Ama hemen gidemez. Ve herkes eteğindeki taşı döker. Sakip geçmişte neler yaşamış? Babaları Suat Aga nasıl bir insanmış? Selim'i bulmayı Sakip neden bu kadar önemsemiştir? Bunları dinledikçe biz Selim'in yeni ailesini tanımış oluruz. Tam bu sırada keşke Selim'in geçmişi nasıldı o konuda da bir şeyler bilseydik diyor insan.

Filmi bitirince, "işte bu kadar" demiştim. Beklediğimiz şey budur. Komik olmaya çalışmadan, şaklabanlık yapmadan, kahramanının rezilliklerinden seyir zevki güzel sahneler çıkararak bir film olmuş ne güzel. Filme tek eleştirim çok küfürlü olmasıdır. Yani bu kadar olmasa ne olurdu acaba diyorum. Bu kadar küfürlü olmasaydı baba oğul izleyebilirdik filmi. Ama belki oğlum yalnız seyreder. Belki bir gün babamın sevdiği filmler hangileriymiş diye merak eder de Limonata'yı seyreder... Seveceğinden eminim...

mustafatoros@gmail.com