Ruanda Soykırımı uluslararası sistemin ahlaki iflaslarından biri aslında. Evet, Birleşmiş Milletler sahadaydı. Batılı devletler gelişmeleri biliyordu. İstihbarat raporları katliam hazırlıklarını işaret ediyordu. Ancak dünya müdahale etmedi.Neden?
Filiz Zengin/ tv4 Yayın Koordinatörü
2000'li yılların başında sosyal medya henüz hayatlarımızı kuşatmamıştı. Dünyada olup bitenleri haberlerden, gazetelerden ve sinemadan öğreniyorduk. Benim Ruanda ile ilk karşılaşmam da bir film sayesinde olmuştu. 2004 yapımı Hotel Rwanda.
Afrika'nın ortasında küçük bir ülke olan Ruanda'da yaşananların büyüklüğünü kavramak kolay değildi. Çünkü insan zihni bazen rakamları algılayamıyor. 100 gün içinde 800 bin insanın öldürülmesi, komşuların komşularını katletmesi, kiliselere camilere sığınan insanların topluca yok edilmesi, kadınların sistematik tecavüze uğraması... Bunlar ancak sinemanın gücüyle ete kemiğe bürünebiliyordu.
Yıllar önce Hotel Rwanda'yı izlediğimde aklımda kalan soru şuydu: Bir toplum böylesine büyük bir vahşetin ardından yeniden nasıl birlikte yaşayabilir?
Geçtiğimiz günlerde katıldığım 79. Cannes Film Festivali'nde Un Certain Regard seçkisi kapsamında izlediğim bir film, yıllar önce zihnime düşen bu soruyu yeniden gündeme getirdi. Ruandalı yönetmen Marie-Clémentine Dusabejambo'nun ilk uzun metraj filmi Ben'Imana 2012 yılı Ruanda'sını anlatıyordu.
Bu kez karşımda soykırımın kendisi değil, soykırımdan sonra hayatta kalmanın yükü vardı.
Cannes'ın gizli hazinesi: Ben'Imana
Ben'Imana, Cannes'ın sinemalarında gösterilen yüzlerce film arasında sessiz ama son derece güçlü bir ses olarak öne çıkıyor. Film, 1994 Ruanda Soykırımı'nın ardından geçen yıllarda, toplumun iyileşme ve uzlaşma çabalarını kadınların gözünden anlatıyor. Ancak bunu yaparken seyirciyi kolay cevaplarla rahatlatmıyor.
Çünkü bazı yaralar kapanmıyor. Bazı soruların da cevabı yok.
Soykırım bir anda başlamadı
Ruanda'da yaşananları anlamak için önce tarihe dönmek gerekiyor. Bugün Afrika'nın en düzenli ve güvenli ülkelerinden biri olarak gösterilen Ruanda, aslında sömürgeciliğin en ağır miraslarından birini taşıyor. Yüzyıllar boyunca aynı coğrafyada yaşayan Hutu, Tutsi ve Twa toplulukları, Alman ve ardından Belçika sömürge yönetimleri tarafından sistematik biçimde birbirinden ayrıştırıldı. Fiziksel özelliklerine göre aynı dili konuşan halk yapay ırklara ayrıldı. Belçikalılar, Batılı ırkçı teorilere dayanarak Tutsilerin Avrupalılara fiziksel olarak daha çok benzediğini iddia edip onları üstün bir ırk olarak tanımladı. Hutular dışlandı. Kimlik kartlarına etnik aidiyetler yazıldı. Eğitim, devlet görevleri ve ekonomik fırsatlar belirli gruplara tahsis edildi. Modern tarihin birçok trajedisinde gördüğümüz gibi, ayrımcılık önce bürokratik bir uygulama olarak başladı.
Sonra siyasi bir dile dönüştü.
Ardından toplumsal bir nefrete; sonunda da kitlesel şiddete.
Bugün dünyanın farklı bölgelerinde yükselen kimlik siyasetlerine baktığımızda Ruanda'nın hikâyesi ürkütücü bir güncellik taşıyor.
Hiçbir soykırım bir sabah aniden başlamıyor. Önce insanlar "biz" ve "onlar" diye ayrılıyor. Sonra birbirlerini dinlemeyi bırakıyorlar. Ardından birbirlerinden korkmaya başlıyorlar. Sonunda birbirlerini insan olarak görmemeye. Ruanda'nın kanlı yolculuğu da böyle başladı.
1950'lerden itibaren yükselen etnik gerilimler, 1959 olayları, sürgünler, karşılıklı saldırılar ve nefret propagandası yıllarca birikti. 6 Nisan 1994'te Devlet Başkanı Juvénal Habyarimana'nın uçağının düşürülmesi ise fitili ateşleyen kıvılcım oldu. Sonrası insanlık tarihinin en korkunç sayfalarından birine açıldı.
100 gün. Yaklaşık 1 milyon ölü. Milyonlarca travma. Ve dünyanın büyük ölçüde sessiz kaldığı bir felaket...
Batı'nın sessizliği
Ruanda Soykırımı uluslararası sistemin ahlaki iflaslarından biri aslında. Evet, Birleşmiş Milletler sahadaydı. Batılı devletler gelişmeleri biliyordu. İstihbarat raporları katliam hazırlıklarını işaret ediyordu. Ancak dünya müdahale etmedi.Neden?
Petrol yoktu.
Doğalgaz yoktu.
Stratejik çıkar yoktu.
Dolayısıyla aciliyet de yoktu.
Kardeş kardeşi öldürürken, dünyanın güçlü ülkeleri kendi vatandaşlarını tahliye etmekle meşguldü. Ruandalılar kaderleriyle baş başa bırakıldı. Bu yüzden Ruanda yalnızca etnik nefretin değil, aynı zamanda küresel kayıtsızlığın da hikâyesi...
Hotel Rwanda filmi bu gerçekleri dünyaya anlattı. Bu çok kıymetli, bir filmin gücüne en güçlü örnek... Ben'Imana ise sonrasında ne olduğu ile ilgileniyor.
Affetmek mümkün mü?
Ben'Imana'nın merkezinde Vénéranda isimli bir kadın var. Soykırımdan sağ çıkmış. Yakınlarını kaybetmiş. Kız kardeşi tecavüzler sonrası AIDS ile mücadele ediyor. Kendisi ise bir tecavüz çocuğu dünyaya getirmiş. Travmayı yaşamış. Ama buna rağmen uzlaşma sürecinin en ciddi savunucusu. Adalet ve uzlaşmayı sağlamak için kurulan halk mahkemelerinde görev alıyor. Kurbanlarla faillerin ailelerini bir araya getiriyor. Toplumsal iyileşme için çalışıyor. Bir anlamda yeni Ruanda'nın yüzü. Fakat film ilerledikçe bu güçlü görüntünün altında derin çatlaklar olduğunu görüyoruz. Kızı Tina'nın beklenmedik hamileliğiyle birlikte yıllardır bastırılmış acılar yeniden yüzeye çıkıyor. Vénéranda başkalarına affetmeyi öğütlerken kendi hayatındaki yaralarla yüzleşmekte zorlanıyor.
İşte filmin asıl gücü burada yatıyor. Çünkü Ben'Imana bize affetmenin romantik bir erdem olmadığını gösteriyor.
Affetmek öfkeden daha zor, nefretten daha ağır. Ve hatta imkânsız.
Yönetmen Dusabejambo'nun yaklaşık on yıl süren araştırmalar sonucunda çektiği film, tam da bu nedenle bir propaganda filmi olmaktan uzaklaşıyor. Karakterler sembol değil. Et ve kemikten insanlar. Çelişkileri var. Öfkeleri var. Suçlulukları var. Katliamı yaşamış insanlar. Bütün bunlar filmin her sahnesinde hissediliyor.
Kadınların omuzlarındaki tarih
Ruanda Soykırımı üzerine çekilen filmlerin büyük bölümü erkeklerin hikâyelerine odaklanıyor. Ben'Imana ise kamerayı kadınlara çeviriyor. Bu tercih tesadüf değil. Çünkü savaşlar ve katliamlar sonrasında toplumları yeniden ayağa kaldıranların büyük bölümü kadınlar oluyor. Filmde anneler, kız kardeşler, büyükanneler ve kız çocukları üzerinden ilerleyen anlatı, ulusal iyileşmenin aslında evlerin içinde başladığını gösteriyor.
Bu karakterler yalnızca bireysel hikâyeler anlatmıyor. Bir ülkenin kolektif hafızasını taşıyor. Cannes Film Festivali'nde ilk filmlere verilen Caméra d'Or (Altın Kamera) ödülünü kazanan Ben'Imana'nın yönetmeni Dusebejambo ödül konuşmasında "Bu filmi, ülkemin kadınlarına, hatalar ve tarifsiz acılar karşısında bile ayakta kalma gücünü bulan, onurlu duran bu annelere saygı duruşunda bulunmak istediğim için yaptım," dedi.
Afrikalı hayalet hikayesinden direnç öyküsüne
Ruandalı müzisyen Igor Mabano'nun etkileyici müzikleri bu zorlu deneyimlerden edinilen bilgeliği daha da vurguluyor. Ben'Imana, birbirimizi affetmemizi öğütlerken, soykırımı geçmişte bırakmayalım da diyor. Unutmadan affetmenin mümkün olduğunu bastırıyor.
Bu film bende o umudu yeşertti. Dünya adına Afrika adına hala umudum var.
Cannes'dan dünyaya bir mesaj
Cannes Film Festivali her yıl yüzlerce filme ev sahipliği yapıyor. Çoğu zaman büyük yıldızlar konuşuluyor. Kimi zaman kırmızı halıda yürüyen güzeller. Güzellerin taşıdığı markalar. Ama bazen bütün gösterişin ortasında bir film çıkıyor ve size neden sinemanın hâlâ önemli olduğunu hatırlatıyor. Ben'Imana önemli bir film, çünkü yalnızca Ruanda'yı anlatmıyor. Aslında insanlığı anlatıyor.
Bugün dünyanın birçok yerinde yeniden yükselen etnik milliyetçilikler, kimlik siyaseti, yabancı düşmanlığı ve kutuplaşma düşünüldüğünde Ruanda'nın hikâyesi geçmişe ait değil. Tam tersine geleceğe dair bir uyarı. Bize büyük felaketlerin yalnızca nefretle değil, kayıtsızlıkla da mümkün olduğunu hatırlatıyor.
Ve şu soruyu soruyor:
Bir toplumun iyileşmesi için adalet mi gerekir, affetmek mi?
Ben'Imana bu soruya cevap vermiyor. Ama iyi sanatın yaptığı şeyi yapıyor. Soruyu canlı tutuyor. Cannes'dan ayrılırken aklımda kalan da buydu.
Yıllar önce Hotel Rwanda bana bir soykırımın nasıl yaşandığını göstermişti.
Ben'Imana ise başka bir şeyi gösterdi:
Ölenlerin ardından yaşamanın ne kadar zor olduğunu ve bazen asıl cesaretin hayatta kalmakta yattığını.
Kendime not:
Sömürgecinin mirası toplumsal ayrışma ve şiddettir.
Küresel güçler çıkarları olmadıkları yerdeki insan hakları ihlallerine sessiz kalırlar.