Biden Beyaz Saray'a çıkarsa...

Prof. Dr. Nurşin Ateşoğlu Güney / Nişantaşı Üniversitesi
22.08.2020

Obama-Clinton-Biden üçlüsünü tebrik etmek lazım; tüm başarısızlıkları bir arada gerçekleştirmeyi başardıkları için. Uzaktan dengeleme öyle partnerlerle devreye sokuldu ki hem Ortadoğu kan gölüne döndü hem Türkiye modeli çağrısı sanki hiç yapılmamış gibi Arap Baharı İran-Körfez radikalleşmesinin yemi haline getirildi hem de bölge Rusya etkisine açıldı.



2020 ABD Başkanlık seçimi öncesi Demokrat Parti adayı Joe Biden’a, gelecekte ABD’nin dış politikasının nasıl olması gerektiği konusunda kendi cenahından akıl verenlere sık rastlanıyor. ABD/Batı gündemini belirleyen önemli dergilerin yazarlarından Demokrat Parti’nin önemli figürlerine pek çok isim Demokratların geleneksel çizgisine geri dönülmesi gerektiğini ileri sürüyor. Bu çizgi, dış politikada liberal değerlerin-i- demokrasiyi yaymak, ii- serbest ekonomik düzeni hâkim kılmak, iii- uluslararası kurumları canlandırmak gibi hedeflerin- bir tür ideolojik kılavuz gibi kabul edilmesi ve savunulmasını arzu ediyor.

Demokratik rüya

Bir zamanlar bu demokratik rüya Yeni Muhafazakâr düşünce kulübünü yaratmış, ve tüm Dünya Yeni Muhafazakarların kanlı, müdahaleci reçetesini tatmıştı. Elbette, Washington elitleri ve New York liberallerinin düşünce egzersizleri içinde Trump ile ABD’nin dünyada sarsılan imajının yeniden düzeltilmesi için liberal değerlerin dış politika aracına dönüştürülmesi fikri çok cazip.

Kağıt üzerinde demokrasi

Sonuçta bahsedilen demokrasinin yaygınlaştırılması, insan haklarının korunması, küreselleşmenin teşviki, dünya barışına katkı gibi şeyler ve bu iddia kâğıt üzerinde çok hoş görünüyor. Bu iddianın McDonald’s kapitalizmine dönüş, dünya polisi olma kibirliliği, askeri müdahalecilik gibi hoş görünmeyen unsurları da Trump’ın “dezenfektan içilmesini” tavsiye eden imajının gölgesinde görünmez hale getiriliyor. Bir nevi “make the American elite great again” (Amerikan seçkinlerini yeniden yüceltelim) ruh hali. Bir önceki seçimlerde, kendi değerlerini dev aynasında görme eğiliminde dünya birincisi bu zümrenin yürüyen ikonu Hillary Clinton, basit Amerikan halkının “iş, aş, silah” şeklinde özetlenebilecek önceliklerine toslamıştı. İşin ilginci Trump sadece Amerikan halkına daha çok iş, daha çok para vaat etmedi; Amerikan caydırıcılığını en üst seviyede güçlendirmeyi vaat ederek ABD güç elitinin diğer yüzünde yer alan Liberal rüyaya karşı, gücün gerçekliğini savunan Realistlere de göz kırptı.

Bugün işte bu Realist elit büyük bir ikilem içerisinde. Bir yanda Biden gibi, aslında dış politika deneyimi olan bir figür var. Bilindiği gibi Biden, 1973-2009 yılları arasında Dış İlişkiler Komitesi üyesi olarak görev yapmış, bu tecrübesini de Obama yönetiminin Başkan Yardımcısı olarak taçlandırmıştı. Kısaca yeni başkan adayı, Obama’nın Afganistan, Irak, Suriye, İran ve Ukrayna politikalarının en önemli mimarlarından biriydi. Ancak Obama’nın dış politikası Rusya ve Çin gibi rakiplerin Batı çıkarları açısından önemli sahalarda alan kapatma gücü elde etmesini engelleyemedi. Diğer yanda Trump yönetiminin dış politikasını şiddetle eleştiren demokratların haklı olduğu hususlar da var. Trump yönetimi altında ABD’nin cazibesi yerlerde sürünürken caydırıcılığı ve zorlayıcılığı da güçlenmiş değil. Demokratlar Trump’ın iflas eden üç politikasına özellikle dikkat çekiyorlar: 1)- Kuzey Kore politikası: Pyongyang bugün halihazırda var olan nükleer programını koruduğu gibi uzun menzilli füze denemeleri yapaktan da geri durmuyor. 2)- Çin’le ticaret savaşı: Bilindiği üzere, Pekin hükümeti Trump’ın başlattığı ticaret savaşına rağmen Asya-Pasifik’teki varlığını/kontrolünü devam ettiriyor. 3)- İran: Trump 2015 Nükleer Anlaşmasını tek taraflı terk ettiğinde vaat ettiği daha iyi bir anlaşma, daha kuvvetli bir biçimde sınırlandırılmış İran’dı. Bugün geldiğimiz noktada nükleer silahlı güç olmaya çok yakın bir Tahran rejimi ile karşı karşıyayız ve Trump yönetimi yırtıp attıkları anlaşmadaki yaptırımları (snapback sanctions) uygulama noktasına gelerek alay konusu olmuş gözüküyor. Dolayısıyla ABD’nin caydırıcı gücünü önceleyenler Trump’da da Biden’da da büyük bir umut ışığı görmüyorlar aslında. Sorun belki de başkan figürlerinden ziyade ABD caydırıcılığının oyun sahasının yani küresel politikanın daha karmaşık, çok katmanlı ve direnç noktaları olan bir yapıya dönüşmesi.

Obama mirası

Tüm bunlara rağmen ABD Başkanlığını Demokratların kazanacağına inanan kesim yukarıda bahsedilen konu başlıkları üzerinden Biden’nın dış politika alanında alternatif bir politika geliştireceği beklentisine sahipler. Ki bu beklenti bugüne kadar Biden ve ekibi tarafından gerçeğe dönüştürülmüş değil. Trump’ın kimliğinin dış politika okuması için referans alınması, Trump’ın dış politikasının hunharca eleştirilmesi dışında ciddi bir alternatif yol haritasının çizilmesini aslında engelliyor. Kısaca, ABD dış politika eliti, Trump çatlağı üzerinden kendilerini fasit bir daireye hapsediyorlar. Biden’ın bu fasit daire içindeki yolu da ister istemez Obama’ya çıkıyor.

Dolayısıyla, Biden’ın 3 Kasım 2020 Başkanlık seçimlerini kazanması halinde dış politikasının Obama yönetiminin dış politikasının devamı olacağına kesin gözüyle bakabiliriz. Obama yönetimi dış politikada görünüşte özgün bir çizgi izlemişti. Bu çizgi “uzaktan dengeleme” (offshore balancing) olarak adlandırılıyordu ve Demokratların saldırganlığını (demokrasi adına her yerde, her zaman savaşalım çizgisini) bu mücadelelerin maliyetini müttefiklere, ortaklara yükleyerek törpülüyordu. Bu Liberalizm ile Realizm arasında orta bir yol bulma çabası olarak da okundu. ABD, akıllı gücü ile ortaklarını ikna edecek, sınırlayacak, maliyeti ve ödülü bölüşecekti. Sonuç neredeyse felaket oldu. ABD ya yanlış müttefikler seçti (PYD-PKK) ya işbirliği ortakları haline getirmek istediği güçleri kontrol edemedi (İran, Rusya, Çin). Silahsızlanma arzusu ile daha göreve gelir gelmez Nobel Barış ödülü alan Obama, Ortadoğu’da kimyasal silah kullanılmasına da varil bombalarıyla sivillerin öldürülmesine de “bombaların anası” güzellemesi ile bir yerlerin dümdüz edilmesine de ses çıkarmadı. Kahire konuşmasında Arap sokaklarına demokrasi ve insan hakları mesajı veren ABD başkanı kısa süre sonra Kahire’de demokrasinin askeri bir darbe ile ezilmesine, Arap sokaklarının radikal örgütler ve vekalet savaşlarıyla bölünmesine de ses çıkartmayacaktı. Bir yandan liberal değerler bahanesiyle NATO Libya’ya giriyor, diğer yandan Obama Amerikan askerinin Ortadoğu’daki kan gölünden uzakta olanları seyretmesini büyük bir başarı olarak ilan ediyordu. Sözün özü, Obama yönetiminin liberal soslu pragmatizmi ya da pragmatik liberalizmi içinde yaşadığımız bölgeyi darbelerin, iç savaşların ve teröre başvuran vekillerinin at koşturduğu istikrarsız ve parçalı bir bölge haline getirdi. Bu referans Biden’ın Türkiye hakkında sarf ettiği kabul edilmez sözleri olmasa da iyi bir referans değildi. Türkiye’ye yönelik ifadeleri ise Biden’ın gerçek ve kazançlı bir dış politika alternatifi yaratma konusunda her anlamda sınırlılığını gösterdi.

Biden’ın Türkiye vizyonu

Biden’ın ifadeleri Ankara’nın siyasi olgunluğunu da Türkiye kamuoyunun siyasi olgunluğunu da bu toprakların, halkın kadim aklını da yadsıyor. Erdoğan yönetimini çeşitli muhalif unsurların desteklenmesiyle devrilmesi arzusu her şeyden önce muhalefeti medeniyet öğretilen bir çocuk, iyileştirilecek hasta adam konumuna indiriyor. Buram buram indirgemeci oryantalizm kokan bir duruş. Bu arada Türkiye’de demokrasinin darbelerle bölünmesinin dış konjonktürle ilişkisini kimse unutmamıştır bu topraklarda. Nitekim bu ifadeleri kullanan sıradan bir Joe olmadığından, Joe Biden olduğundan çok rahatsız edici. Yazımızın başında da belirtik, Obama-Clinton-Biden Arap Sokakları demokrasi, demokrasi diye inlerken, hatta Kahire konuşmasında Türkiye bölge için bir model olarak zikredilirken, el altından Mısır Ordusunun tahakkümünü destekliyorlardı. Ortadoğu’da seçimle iktidara gelmiş liderleri ikna etmek için uğraşmak istemeyen Obama yönetimi aslında saldırgan liberalizmin bir geleneği olan darbeci liderlerin desteklenmesi geleneğine kolayca sarıldı. Bu arada bölgede açık ve örtülü darbelerin, operasyonların sadece Libya’da olduğu gibi iç savaşları tetiklediğini de zannetmeyin. Uzaktan dengeleme sanıldığından, düşünüldüğünden daha kanlı bir stratejidir. Rakiplerin etkisinin artmasının istenmediği bölgelerin kan gölüne dönüşmesine yardımcı olmak bir stratejik araç olarak anılır.

Obama-Clinton-Biden üçlüsünü tebrik etmek lazım; tüm başarısızlıkları bir arada gerçekleştirmeyi başardıkları için. Uzaktan dengeleme öyle partnerlerle devreye sokuldu ki hem Ortadoğu kan gölüne döndü hem Türkiye modeli çağrısı sanki hiç yapılmamış gibi Arap Baharı İran-Körfez radikalleşmesinin yemi haline getirildi hem de bölge Rusya etkisine açıldı. Eh insanın böyle bir geçmişi olunca, kolay konuşma yapıp, bölgede demokrasi ve barış adına atıp tutacağı tek yer de NYT editörler masası oluyor.

Biden’ın Demokratların demokrasi makyajını silen saldırgan oryantalizmi tabii ki Türkiye’de tepkiyle karşılandı. Ancak bu oryantalist kibrin ötesinde Biden’ın Ankara vizyonunun çok sorunlu bir geçmişi olduğunu söylemeliyiz. Biden’ın Ankara’ya bakışı sadece demokrasiyi askeri/sivil darbelerle ihraç etme arzusu ile sınırlı değil; PKK, FETÖ, Ermeni soykırımı gibi ABD’de var olan Türkiye karşıtı lobinin sinir uçlarının bir devamı. ABD’de siyaset ve para arasında çok yakın bir ilişki olduğunu bilenler için bu bağlantı sürpriz de değil.

Bölge için kötü haber

Ama Biden’in Türkiye karşıtı jeopolitik körlüğü paylaşması Türkiye ötesinde bölge için kötü haber. Örneğin Biden, i- İncirlik Hava Üssü’nde taktik nükleer bombaların muhafaza edilmesine karşı çıkan, yani Türkiye’nin Batı’nın caydırıcılığı içindeki yerini sorgulayan siyasi figürlerden biriydi. İi- Keza, Ankara’nın Suriye’deki haklı ve meşru askeri operasyonlarına karşı duran Biden’ın Washington’un YPG/PKK’ya ihanet ettiğini ileri sürdüğü konuşması hala kulaklarımızda. İii)-Doğu Akdeniz meselesinde Demokrat başkan adayı Türkiye karşıtı ülkeleri desteklediğini açıkça ifade ediyor ve son videoda da gördüğümüz gibi Ankara’nın Akdeniz’de izole edilmesini öneriyor. İv)- S-400 savunma sistemlerinin Türkiye’den çekilmesi gerektiğini aksi takdirde ABD’nin Ankara’ya karşı yaptırımları devreye sokması gerektiğini söylüyor. Bu listeye baktığımızda ABD’nin şu ana kadar Türkiye’yi tehdit etmekte ya da sıkıştırmakta kullandığı tüm stratejileri görebiliriz. Yani bu bakış açısında yeni bir şey, bir alternatif arayışı yok. Bugüne kadar bu politika Türkiye’nin kendi hak ve menfaatlerini koruma, caydırıcılığını sürdürme kararlılığını etkilemedi. Ortadoğu ve Akdeniz’de belli bir sahaya sıkıştırılmak istenen Türkiye’nin, Obama yönetiminden itibaren kendisine dayatılan dar elbiseyi yırttığı biliniyor. Ama Türkiye-ABD ilişkisinin Ankara’nın yürüttüğü çoklu diplomasinin bir parçası olarak iyileşmesi Washington için de Ankara için de iyi olabilecekken Biden ABD’sinin fasit dairesiyle sınanmak kimse için heyecan verici değil en çok da istikrarsızlık içinde ve İran-Körfez rekabetine sıkışan bölge için heyecan verici değil.

Gelecek ne getirecek?

Trump’ın Başkan seçilmesi halinde ABD-Türkiye ilişkileri beş aşağı beş yukarı aynı tatta devam edecek görünüyor. Trump’ın da Ortadoğu için alternatif üretme gücünün çok sınırlı olduğunu kabul etmeliyiz. Ayrıca ABD’lerinin farklı kırılganlıkları Trump yönetimi altında daha da görünürlük kazandı. Özetle Trump gerçek anlamda, tam bir iktidarın sahibi hiçbir zaman olamadı. Ancak bu gerçek, Biden’ın başkanlığının Türkiye-ABD ilişkilerinin tatsızlaşmasına neden olacağı gerçeğini de değiştirmiyor. Bu nedenle özellikle Akdeniz ve Karadeniz’de Biden yönetiminin olası hamleleri düşünülerek, Rusya, Çin ve İran politikasında olabilecek değişimler öngörülerek Türkiye’nin kararlılığı ve caydırıcılığını güçlendirecek, pozisyonunu sağlamlaştıracak hazırlıkların yapılması önemli. Şu unutulmamalı ABD’nin başında popülist korumacı bir başkan da elitist küreselleşmeci bir başkan da olsa Amerikan dış politikasının değişmeyen yönleri ve çıkarları var.

Trump kalsa da gitse de...

Ankara, Trump kalsa da gitse de ABD’nin değişmeyen güvenlik ve dış politika hedeflerinin ne olacağının farkında. Türkiye’yi bugün çok başarılı bir biçimde uyguladığı kara ve deniz vatanında var olma, tehditleri caydırma ve çoklu dengelemeleri devreye sokma stratejisine iten faktörlerden biri de ABD ile yaşadığı ikili ilişki tecrübesidir. Demokratların iktidara gelmesi durumunda Obama yönetiminin malum politikalarının yeniden devreye sokulabileceğini tahmin ediyor Türkiye. Ancak bugünün Türkiye’sinin 2000’li yılların başına kıyasla çok daha tecrübeli ve askeri olarak oldukça güçlü olduğu unutulmamalı. Ve bilinmeli ki Türkiye tüm diyaloglarını “kazan-kazan” prensibiyle yapar ama eski hatalarını tekrarlamakta ısrarcı olan küresel aktörleri de sahip olduğu farklı kapasitelerle kaybetmeye zorlayabilir. ABD’nin istediklerini elde etmekte zaten zorlandığı bu karmaşık dünyada Türkiye’yi karşısına almak Washington için kaybettirici bir stratejidir. Dileyelim ABD kimi zaman mustarip olduğu jeopolitik körlüğe bir de liberallerin hastalığı ideolojik körlüğü eklemesin. İlk hastalığın neticesinde Rusya Akdeniz’e inmişti, katmerli körlüğün sonucun ne olabileceğini Allah bilir.

gnursin@hotmail.com