Bilimsel verinin efendileri

22.07.2026

Biz indeksten puan çıkarırken başkaları aynı veri altyapısından bilim politikası için anlam çıkarıyor. Belki de tüm dünyayı abonesi haline getiren Yapay Zeka şirketlerinin veri tabanını gönüllü olarak besliyoruz.


Bilimsel verinin efendileri

Ayşe Zişan Furat /İstanbul Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Mehmet Yalçın Yılmaz / İstanbul Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü

Çin, 2001 yılında Dünya Ticaret Örgütü'ne katıldı. Bu tarihten sonra giderek dünyanın üretim üssü oldu ve dikkat çeken bir büyüme ivmesi yakaladı. Kalkınma sürecinde bilim ve teknoloji alanında stratejik adımlar atan Çin, başlangıçta ucuz ve taklit ürünlerle özdeşleştirilirken bugün vazgeçilmez bir konuma yükseldi. Bu yazıda Çin'in bilimsel araştırmalara dönük politikalarından yola çıkarak küresel bilim üretiminin hangi kapasiteyle değerlendirildiğinde stratejik güce ulaşacağı irdelenmektedir.

Çin uzun zamandır bilim insanlarının dünyanın önde gelen akademik dergilerinde yayın yapmasını bilim ve teknoloji politikalarının temel hedeflerinden biri olarak benimsedi. Üniversitelerin performansı uluslararası yayın sayıları üzerinden değerlendirildi; araştırmacıların akademik kariyerlerinde Science Citation Index (SCI) ve benzeri indeksler kapsamındaki yayınlar giderek daha belirleyici hâle geldi. Yüksek etkili uluslararası dergilerde yayın yapmak, yalnızca bireysel akademik itibarın değil, üniversitelerin ve ülkenin bilimsel kapasitesinin de başlıca göstergelerinden biri olarak kabul edildi.

Çin üniversitelerinin bugün uluslararası sıralamalarda ulaştığı konum, bu politikaların sonuçlarını göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Tsinghua ve Pekin üniversiteleri dünyanın önde gelen üniversiteleri arasında yer alırken Fudan, Zhejiangve Shanghai Jiao Tong gibi çok sayıda Çin üniversitesi de küresel sıralamalarda hızla yükseldi. Çin yalnızca bilimsel yayın hacmini artırmakla kalmadı; uzun süre Batı üniversitelerinin belirleyici olduğu küresel akademik hiyerarşinin üst basamaklarına yerleşmeyi de başardı.

Ancak tam da bu aşamada Çin'de farklı bir tartışmanın gündeme geldiğine şahit oluyoruz.

Financial Times'ın 5 Temmuz 2026 tarihinde yayımladığı bir haber dikkat çekti. (https://www.ft.com/content/64a811f1-b132-4211-8a8c-2252cf964039?syn-25a6b1a6=1)

Haberde Çinli politika yapıcıların, araştırmacıları uluslararası dergilerde yayın yapmaya teşvik eden mevcut sistemi yeniden değerlendirmeye başladığı vurgulanıyor. Bu tartışmanın dikkat çekici boyutlarından biri ulusal güvenlik. Çin, SCI kapsamındaki uluslararası yayınların akademik değerlendirmedeki ağırlığını yeniden sorgularken, bilimsel çalışmaların ülke dışına hangi kanallarla ve hangi içerikle çıktığı sorusuna da daha fazla odaklanıyor.

Bu kaygı yalnızca yayımlanan makalenin nihai metniyle sınırlı değil. Bir araştırmacı, yayın kabulünü kolaylaştırmak veya çalışmasının bilimselliğini göstermek için yöntem, veri seti, deney tasarımı ya da teknik ayrıntıları paylaşırken bu bilgiler farklı veri havuzlarında yeniden işlenebilir. Bazı dergilerin editörleri araştırma verilerinin ayrıntılarını talep edebilmekte; araştırmacılar da hakemlik ve doğrulama süreçlerinin parçası olarak kanıtlayıcı dokümanları sisteme yükleyebilmektedir.

Bu nedenle Çin açısından bilimsel yayın akademik bilgi paylaşımının bir aracı olmaktan öte aynı zamanda stratejik teknoloji transferinin muhtemel kanallarından biri olarak değerlendirilmektedir.

Ancak bu durum, bizim açımızdan ulusal güvenliğin geleneksel sınırlarını aşan daha geniş bir tartışmaya işaret etmesi sebebiyle dikkat çeken bir öneme sahip. Nitekim günümüzde bilimsel bilgi ile stratejik bilgi arasındaki sınırlar giderek daha geçirgen hâle gelmektedir. Yarı iletken teknolojileri, yapay zekâ, kuantum araştırmaları, genetik, biyoteknoloji, enerji depolama sistemleri, tarım teknolojileri ve su kaynakları gibi alanlarda üretilen bilgi yalnızca akademik tartışmaların konusu değildir. Benzer biçimde göç hareketleri, demografik dönüşüm, toplumsal kutuplaşma, dinî yapılar, kamuoyu eğilimleri, siyasal davranış, dil politikaları ve bölgesel kırılganlıklar üzerine yürütülen sosyal bilim araştırmaları da toplumların yapısı ve dönüşüm dinamikleri hakkında son derece önemli bilgiler üretmektedir. Bu bilgiler ekonomik rekabetten teknolojik üstünlüğe, toplumsal dayanıklılıktan siyasal istikrara kadar geniş bir alanda stratejik değer taşımaktadır.

Bu nedenle "araştırma güvenliği" son yıllarda pek çok ülkenin bilim politikasında daha görünür bir kavrama dönüşmektedir. Avrupa Birliği, uluslararası araştırma işbirlikleri çerçevesinde "istenmeyen bilgi ve teknoloji transferi" riskine açık biçimde dikkat çekmekte; OECD ülkelerinde bu alana yönelik politika ve düzenlemelerin sayısı hızla artmaktadır. Bu gelişmeler, bilimsel üretimin artık yalnızca akademik faaliyet sınırları içerisinde değerlendirilmediğini; artık bilgi dolaşımının teknolojik kapasite, ekonomik rekabet ve güvenlik politikalarıyla birlikte tartışıldığını göstermektedir. Ancak araştırma güvenliği tartışması çoğunlukla hassas bir bilginin veya teknolojinin doğrudan transferine odaklanmaktadır. Oysa bilimsel üretimin oluşturduğu veri kaynakları başka bir soruyu da gündeme getirmektedir: Tek tek araştırmaların içeriğinden bağımsız olarak milyonlarca yayın, araştırmacı ve kurum hakkındaki veriler bir araya getirildiğinde nasıl bir stratejik bilgi üretilebilir?

Ve daha önemlisi:

Bu kapasiteyi küresel ölçekte görmeye ve haritalandırmaya yarayan veri altyapıları kimlerin elinde?

Puanlama araçlarından daha fazlası

Çin'in uluslararası indekslere dayalı akademik değerlendirme sistemini sorgulaması yeni değil. Esasen Çin'deki tartışmayı yalnızca SCI'nın teknik kullanımına yönelik bir müdahale olarak görmek de doğru olmaz. Mesele daha temelde, yükseköğretim sisteminin başarıyı hangi ölçütlerle tanımladığı ve kullanılan göstergelerin üniversiteler ile araştırmacıları hangi hedeflere yönelttiğiyle ilgili.

Nitekim Çin Eğitim Bakanlığı ve Bilim ve Teknoloji Bakanlığı 2020 yılında SCI göstergelerinin üniversitelerde ve araştırma kurumlarında mekanik biçimde kullanılmasını sınırlandırmayı amaçlayan düzenlemeler yayımladı. Resmî belgelerde "SCI üstünlüğü" olarak tanımlanan yaklaşım açık biçimde eleştirildi. SCI'nın esasen bilimsel literatürü indeksleyen bir sistem olduğu, ancak zaman içerisinde akademik kalite hakkında doğrudan karar veren bir değerlendirme ölçütü gibi kullanılmaya başlandığı kabul edildi. Makale sayısı, etki faktörü ve indeks görünürlüğü akademik başarının temel göstergelerine dönüştükçe araştırmacıların kısa vadeli yayın stratejilerine, üniversitelerin ise bu göstergeleri yükseltmeye yönelik politikalara yönelmesinin bilimsel üretim üzerindeki sonuçları sorgulanmaya başlandı.

Çin örneğini ilginç kılan, uzun yıllar küresel akademik göstergelerde yükselmeyi hedefleyen ve bu konuda kayda değer başarı elde eden bir ülkenin, ulaştığı aşamada kendi yükseköğretim anlayışını yeniden tartışma ihtiyacı duymasıdır.

Ancak benzer kaygılar yalnızca Çin'de dile getirilmiyor. Avrupa'da da araştırma değerlendirme sistemlerinin niceliksel göstergelere aşırı bağımlılığı yaklaşık on yıldır giderek daha açık biçimde tartışılıyor. 2015 yılında yayımlanan Leiden Araştırma Metrikleri Manifestosu, araştırma değerlendirmesinin giderek uzman yargısından çok veriler tarafından yönlendirildiğine ve kaliteyi geliştirmek amacıyla kurulan değerlendirme mekanizmalarının bilim sistemine zarar verebilecek sonuçlar doğurduğuna dikkat çekiyordu.

Bu eleştiri zaman içerisinde Avrupa bilim politikasının da gündemine girdi. Avrupa Komisyonunun 2021 tarihli araştırma değerlendirme sistemi reformu raporu, mevcut sistemin değiştirilmesini araştırmanın kalitesi, performansı ve etkisi açısından bir öncelik olarak tanımladı ve sorunun basit bir gösterge değişikliğiyle değil, kültürel ve sistemik bir dönüşümle ele alınması gerektiğini vurguladı. Avrupa Birliği Konseyi ise 2022 yılında mevcut araştırma değerlendirme sistemlerinin belirli dergi ve yayın temelli niceliksel göstergelere gereğinden fazla odaklandığını; bunun araştırma kalitesi, yeniden üretilebilirlik ve bilimsel bütünlük üzerinde olumsuz etkiler doğurabileceğini açık biçimde kabul etti. Konsey, niceliksel ve nitel değerlendirme arasında daha dengeli bir yaklaşım kurulmasını, disiplinlerin farklı özelliklerinin dikkate alınmasını ve niceliksel göstergelerin "sorumlu" biçimde kullanılmasını önerdi.

Tüm bu tartışmalar farklı kaygıları gündeme getirse de ortak bir sorun alanına işaret etmekte. Bilimsel üretimi sınıflandıran, görünür kılan ve değerlendirme süreçlerini destekleyen araçlarolan metrik ve indeksler, zaman içerisinde bilimsel değer hakkında doğrudan hüküm veren mekanizmalara dönüşmüştür. Başka bir ifadeyle, göstergeler uzman değerlendirmesini destekleyen araçlar olmaktan çıkarak değerlendirmenin kendisinin yerini almıştır.

Bu tartışma Türkiye açısından da çok tanıdık. Daha önce "Akademide reyting kaygısı" ve "Sosyal ve beşerî bilimlerin indekslerle imtihanı" başlıklı yazılarda Türkiye'deki akademik sistemin uluslararası indekslerle kurduğu ilişkiyi farklı yönleriyle ele almaya çalışmıştık. Günümüzde üniversitelerin öğretim üyeliğine atanma ve yükseltilme kriterleri, doçentlik ölçütleri ve akademik teşvik sistemi metrik ve indeksleri akademik kariyer sisteminin merkezî unsurlarından biri hâline getirmiş durumda.

Bir araştırmanın bilimsel katkısından önce hangi indekste tarandığı, derginin hangi çeyreklik dilimde bulunduğu veya makalenin kaç puan sağladığı gündeme gelebiliyor. Fen, mühendislik ve sağlık bilimlerinde güçlü biçimde yerleşmiş yayın ve atıf kültürüne ait değerlendirme araçlarının giderek sosyal ve beşerî bilimlere de taşınıyor olması akademik gelişim açısından önemli bir tehdit. Nitekim bilgi üretme biçimleri, ritimleri, araştırma nesneleri ve yayın gelenekleri birbirinden oldukça farklı disiplinler aynı indeks, çeyreklik dilim ve atıf skorları içerisinde değerlendirilmeye çalışılıyor.Bu sorunların akademik davranış ve bilimsel bilgi üretimi üzerindeki etkileri ayrıca tartışılmayı hak ediyor.

Bununla beraber göz önünde tutulması gereken daha önemli bir durum söz konusu. Türkiye'deki tartışmanın merkezinde hâlâ büyük ölçüde indekslerin değerlendirme işlevi bulunurken aynı veri altyapılarını işleten kurumların son yıllarda geliştirdiği ürünlere bakıldığında indekslerin işlevinin çok daha farklı bir yönde genişlediği görülüyor. Mesele artık yalnızca bilimsel yayınları sınıflandırmak, atıfları izlemek veya dergileri belirli kategorilere ayırmak değil. Milyonlarca yayın, araştırmacı, kurum, fon ve işbirliği ilişkisi hakkında biriken verinin işlenerek araştırma eğilimlerini, yükselen bilimsel alanları ve kurumsal kapasiteleri görünür hâle getirmek.

İndekslerden araştırma analitiğine

Clarivate, Mayıs 2026'da "Web of Science ResearchIntelligence" adlı yeni platformunu küresel kullanıma sundu. Ürünün adında yer alan "intelligence" kavramı, bilimsel veri altyapılarında yaşanan dönüşümü anlamak bakımından dikkat çekici. Kavram, büyük ve karmaşık veri kümelerinin analiz edilerek karar süreçlerinde kullanılabilecek bilgi ve içgörüye dönüştürülmesini ifade etmektedir. Dolayısıyla Web of Science artık yalnızca makalelerin indekslendiği veya atıfların takip edildiği bir sistem olarak konumlandırılmamaktadır; bilimsel üretime ilişkin verilerden araştırma stratejilerini destekleyecek bilgi üretme kapasitesi de giderek daha fazla ön plana çıkmaktadır.

Clarivate'in yeni platformunu "AI-native", yani yapay zekâ temelli bir araştırma analitiği sistemi olarak tanımlaması bu dönüşümün ulaştığı aşamayı göstermekte. Platformun yükselen araştırma alanlarını tespit edebildiği, bilimsel konuları fon imkânlarıyla ilişkilendirebildiği, belirli alanlardaki uzmanları ve potansiyel işbirliği ağlarını görünür hâle getirebildiği ve kurumların araştırma stratejilerine yönelik analizler üretebildiği ifade ediliyor.

Elsevier'in Scopus verilerine dayalı SciVal platformu da benzer bir yaklaşım üzerine kurulu. Kurumların araştırma performanslarını küresel ölçekte karşılaştırmak, gelişmekte olan araştırma alanlarını belirlemek, uzmanlık kümelerini ortaya çıkarmak ve potansiyel işbirliği imkânlarını analiz etmek sistemin temel kullanım alanları arasında. Fonlama verilerinin de bu analizlere dâhil edilmesiyle hangi araştırma alanlarının giderek daha fazla kaynak çektiğini veya farklı kurumların hangi bilimsel önceliklere yöneldiğini izlemek mümkün hâle gelmekte.

Bütün bunlar ilk bakışta son derece olumlu gelişmelerdir. Bir üniversitenin güçlü araştırma alanlarını tanıması, gelişmekte olan uzmanlıklarını erken aşamada fark etmesi, yeni işbirliğiimkânlarını belirlemesi ve araştırma kaynaklarını daha sağlıklı veriler üzerinden yönlendirmesi, sahip olduğu bilimsel kapasiteyi daha etkili kullanabilmesi bakımından önemlidir.

Ancak burada üzerinde durulması gereken mesele, bilimsel veriyi üretme kapasitesi ile bu veriyi küresel ölçekte bir araya getirerek analiz etme ve anlamlandırma kapasitesi arasındaki asimetridir.

Bir üniversitenin kendi yayın performansını değerlendirmesi ile milyonlarca araştırmacının, binlerce kurumun ve yüzlerce ülkenin bilimsel üretimini aynı veri altyapısı içerisinde karşılaştırmalı biçimde analiz edebilmek arasında önemli bir ölçek farkı bulunmaktadır. Küresel ölçekte çalışan bir sistem yalnızca kurumların geçmiş performansını ölçmekle sınırlı kalmaz. Dünyanın farklı bölgelerinde hangi araştırma alanlarının hareketlendiğini, hangi uzmanlıkların güç kazandığını ve yeni bilimsel ağların nerelerde oluşmaya başladığını birlikte görme imkânı da sunar.

Bilimsel verinin stratejik değeri tam da bu noktada ortaya çıkmaktadır. Değer, yalnızca tek tek yayınların taşıdığı bilgiden değil, farklı bilimsel verilerin birbirleriyle ilişkilendirilmesi sonucunda görünür hâle gelen araştırma kapasitesinden kaynaklanmaktadır.

Örneğin belirli bir ülkede bir teknoloji alanındaki yayınların hızla arttığını düşünelim. Tek başına bu durum yayın sayısındaki niceliksel bir yükseliş olarak değerlendirilebilir. Ancak artışın hangi üniversitelerde yoğunlaştığı, hangi araştırmacıların alanın merkezinde yer aldığı, bu araştırmacıların kimlerle işbirliği yaptığı, hangi alt araştırma konularının güç kazandığı ve fon akışlarının hangi yönlere hareket ettiği birlikte analiz edildiğinde ortaya çıkan tablo farklılaşmaktadır.

Artık yalnızca yayın performansı ölçülmemektedir. Aynı zamanda bir ülkenin veya bir bölgenin gelişmekte olan araştırma kapasitesi haritalandırılmaktadır.

Web of Science ve Scopus gibi küresel veri altyapılarının geçirdiği dönüşümün önemi de burada yatmaktadır. Bu sistemlerde biriken bilimsel veriler, yalnızca yayınların sınıflandırılmasına ve atıfların izlenmesine hizmet eden bibliyometrik kayıtlar olmaktan çıkmakta; küresel bilimsel üretimin yönelimlerini, yoğunlaşma alanlarını ve araştırma ağlarını analiz etmeye imkân veren geniş ölçekli bir araştırma analitiği altyapısına/veri deposuna dönüşmektedir.

Biz puan hesabı yaparken başkaları ne görüyor?

Peki bütün bu dönüşüm Türkiye açısından ne anlam ifade etmektedir?

Küresel akademik sistemde merkez ile çevre arasındaki eşitsiz ilişkiler uzun süredir tartışılmaktadır. Büyük akademik yayınevlerinin, etkili bilimsel dergilerin ve temel bibliyometrik altyapıların önemli bir bölümü Küresel Kuzey merkezlidir. Web of Science ve Scopus'un farklı ülkeleri, dilleri ve disiplinleri ne ölçüde temsil ettiği de bu tartışmanın temel meselelerinden biri hâline gelmiştir.

İngilizce yayınların ve özellikle fen, sağlık ve teknoloji alanlarının söz konusu veri tabanlarında daha güçlü biçimde temsil edildiği; sosyal ve beşerî bilimler ile İngilizce dışındaki akademik üretimin ise daha sınırlı görünürlüğe sahip olabildiği uzun süredir bilinmektedir. Son yıllarda bazı araştırmacıların "bibliyometrik kolonyalite" kavramına başvurması da bilimsel görünürlüğün ve akademik geçerliliğin sınırlı sayıdaki ticari veri altyapısı tarafından biçimlendirilmesinin doğurduğu eşitsizliklere yönelik eleştirilerin ulaştığı noktayı göstermektedir.

Ancak bugün meseleyi yalnızca temsil sorunu üzerinden tartışmak yeterli değil. Sorun sadece Türkiye merkezli dergilerin uluslararası indekslerde yeterince görünür olmaması veya Türkçe bilimsel üretimin küresel akademik dolaşım içerisinde sınırlı bir yer tutması değil.

Bilimsel veri altyapılarının araştırma analitiği sistemlerine dönüşmesi, daha farklı bir asimetriyi gündeme getirmektedir: Küresel akademik veri havuzuna sürekli veri sağlayan araştırmacılar, üniversiteler ve ülkeler ile bu büyük veri bütününü küresel ölçekte bir araya getirerek analiz edebilen aktörlerin her zaman aynı olmaması.

Mevcut tablo Türkiye açısından dikkat çekilmesi gereken bir hususu tekrar dile getirmekte fayda var.

Biz hâlâ indeksleri büyük ölçüde akademik puanlama araçları üzerinden tartışıyoruz. Bir yayının doçentlik başvurusunda kaç puan getireceğini, profesörlük için belirlenen ölçütleri karşılayıp karşılamadığını veya akademik teşvik hesaplamalarında hangi kategori içerisinde değerlendirileceğini hesaplıyoruz. Üniversitelerin atama ve yükseltilme kriterlerinde Web of Science ve Scopuskapsamındaki yayınlara nasıl bir ağırlık verileceğini tartışıyor; Q1, Q2 veya diğer çeyreklik dilimlerde yer alan dergilere farklı puanlar tahsis ediyoruz.

Oysa aynı indekslerin arkasındaki veri altyapılarını işleten şirketlerin/kurumların kullandığı dil çoktan başka bir alana yönelmiş durumda. Araştırma analitiği, stratejik karar desteği, yükselen bilimsel alanların erken tespiti, uzmanlık kümelerinin belirlenmesi, araştırmacı ağlarının analizi ve fonlama stratejileri artık bu sistemlerin temel kullanım alanları arasında sayılıyor.

Dolayısıyla aynı bilimsel veri altyapısı iki farklı ilişki biçimini gündeme getiriyor. Bir tarafta indeksleri esas olarak akademik kariyerin teknik araçları hâline getiren ve onlardan puan üreten bir değerlendirme anlayışı, diğer tarafta aynı veri birikimini bilimsel kapasitenin yönelimlerini okumak, yeni araştırma alanlarını tespit etmek ve stratejik karar süreçlerini desteklemek amacıyla kullanan bir yaklaşım.

Başka bir ifadeyle, biz indeksten puan çıkarırken başkaları aynı veri altyapısından bilim politikası için anlam çıkarıyor. Belki de tüm dünyayı abonesi haline getiren Yapay Zeka şirketlerinin veri tabanını gönüllü olarak besliyoruz.

Karşı karşıya kaldığımız paradoksa başka bir boyuteklediğimizde daha acımasız bir tablo ortaya çıkıyor.

Bilimsel bilgiyi araştırmacılar ve üniversiteler üretiyor. Akademik değerlendirme sistemlerimiz, uluslararası indeksleri kariyer süreçlerinin merkezine yerleştirerek bu bilgi akışını teşvik ediyor. Kurumlarımız yayın maliyetlerini finanse ediyor. Fakat küresel bilim haritasını, veri altyapısına hükmeden sınırlı sayıdaki şirket çıkarıyor. Ardından kendi ürettiğimiz yayınlara erişebilmek için yeniden para ödüyoruz. Üstelik kendi bilimsel kapasitemizi ölçmek ve dünyadaki yerimizi görebilmek için yine aynı şirketlerin çizdiği haritaya başvuruyoruz.

Güvenlik yalnızca bilgiyi korumak değildir

Güvenlik kavramının anlamı son birkaç on yılda önemli ölçüde genişledi. Güvenlik çalışmaları artık yalnızca devlet sınırlarını, askerî tehditleri veya gizli belgeleri konu edinmiyor. Ekonomik güvenlik, enerji güvenliği, siber güvenlik, tedarik zinciri güvenliği ve teknolojik egemenlik gibi kavramların politika diline yerleşmesi, güvenliğin konusu olan alanların giderek çeşitlendiğini gösteriyor.

Araştırma güvenliği de bu dönüşümün bir parçası.

Geleneksel güvenlik anlayışında stratejik bilgi çoğunlukla sınıflandırılmış bilgilerle özdeşleştirilir. Savunma projeleri, askerî teknolojiler veya devlet kurumlarına ait gizli belgeler güvenlik politikalarının doğal konusu olarak değerlendirilir. Bilimsel makale ise ilk bakışta bunun karşısında yer alır. Bir makalenin amacı yayımlanmak ve bilimsel topluluğun kullanımına sunulmaktır; bilimsel bilgi özü itibarıyla dolaşıma açıktır.

Ancak büyük veri çağında stratejik değer yalnızca tek tek bilgilerin gizliliğinden kaynaklanmamaktadır. Açık bilgilerin geniş veri kümeleri içerisinde bir araya getirilmesi ve birbirleriyle ilişkilendirilmesi sonucunda ortaya çıkan örüntüler de stratejik değer taşımaktadır.

Bir araştırmacının veya araştırma grubunun üzerinde çalıştığı konu tek başına sınırlı bir veridir. Benzer biçimde bir üniversitenin belirli bir teknoloji alanındaki yayın kapasitesinin artması, araştırmacılar arasında oluşan işbirliğiilişkileri veya belirli alanlara yönelen fonlar ayrı ayrı değerlendirildiğinde sınırlı anlam taşıyabilir.

Ancak yüz binlerce araştırmacı, kurum ve yayın hakkındaki veriler bir araya getirilerek ilişkilendirildiğinde farklı bir bilgi düzeyi ortaya çıkar.

Bu aşamada artık bir ülkenin veya bölgenin araştırma kapasitesinin oluşumu ve yöneliminin izlenebilir hâle gelir.

Bilimsel veri egemenliği

Türkiye'nin yükseköğretim ve bilim politikalarında uluslararası görünürlüğün artırılması uzun süredir temel hedefler arasında yer almaktadır. Üniversitelerin dünya sıralamalarındaki konumu, uluslararası yayın sayıları, atıf performansı ve araştırma üniversitelerinin çeşitli göstergelerdeki başarıları düzenli biçimde izlenmektedir.

Ancak bir ülkenin kendi bilimsel kapasitesini tanıması, üniversite karnelerinde yer alan yayın ve atıf sayılarını takip etmekten veya araştırma üniversitelerini belirli performans göstergeleri üzerinden sıralamaktan daha kapsamlı bir meseledir.

Bir bilim sistemini bütüncül biçimde analiz edebilmek için farklı sorular sormak gerekir.

Türkiye, belirli bir alanda beklenmedik biçimde ortaya çıkan araştırma odaklarını ne kadar erken fark edebilmektedir?

Henüz yüksek yayın sayılarına ulaşmamış, ancak hızla güçlenen araştırma kümeleri tespit edilebilmekte midir?

Stratejik önem taşıyan alanlarda farklı üniversiteler ve araştırma grupları arasında oluşan uzmanlık ağları analiz edilebilmekte midir?

Türkiye'nin uluslararası akademik ağlarda hangi alanlarda bilgi sağlayan, hangi alanlarda bilgi alan ve hangi alanlarda bilimsel ağların merkezinde veya çevresinde yer alan bir aktör olduğu görülebilmekte midir?

Kamu araştırma fonlarının uzun vadede hangi bilimsel kapasite kümelerini oluşturduğu takip edilebilmekte midir?

Türkiye'nin araştırma sistemindeki yön değişiklikleri, üniversiteler veya araştırmacılar bu değişimi henüz açık biçimde tanımlamadan veriler üzerinden fark edilebilmekte midir?

Ve belki de en önemlisi:

Küresel araştırma analitiği şirketlerinin Türkiye'nin bilimsel sistemi hakkında üretebildiği bütüncül analizleri biz kendi veri altyapılarımız üzerinden bağımsız biçimde üretebiliyor muyuz?

Bunlar ilk akla gelen sorulardır. Ancak tamamı bizi "bilimsel veri egemenliği" olarak adlandırabileceğimiz daha temel bir meseleye götürmektedir.

Bilimsel veri egemenliği, bilgiyi ulusal sınırlar içerisine kapatmak anlamına gelmez. Akademisyenlerin yabancı dergilerde yayın yapmasını engellemek veya uluslararası araştırma işbirliklerini sınırlandırmak da değildir.

Mesele, bir ülkenin kendi bilimsel üretimini bağımsız biçimde görebilecek, analiz edebilecek ve anlamlandırabilecek kapasiteye sahip olmasıdır.

Burada ihtiyaç duyulan şey daha fazla puan cetveli değildir.

Daha fazla üniversite sıralaması da değildir.

İhtiyaç, bilimsel üretimin oluşturduğu büyük veri içerisindeki ilişkileri okuyabilecek, ortaya çıkan yönelimleri erken fark edebilecek ve bu veriyi bilim politikası üretiminde kullanabilecek bir kapasitedir.

Çünkü günümüzde bilimsel güç yalnızca bilgi üretmekle ölçülmüyor. Bilginin haritasını çıkarabilenler, bilimin yönünü tayin etme gücünü de ellerinde tutuyor.