Bir akıl tutulması olarak gezi

Dr. Yusuf Özkır / İstanbul Medipol Üniversitesi
03.06.2017

Taksim Gezi Parkı şiddet eylemleri, Türkiye’nin yakın dönemde maruz kaldığı dış destekli saldırıların ilkiydi. Gezi Parkı eylemcilerinin isteklerini gösteren listede yer alanlar, Gezi Parkı’nda aktif rol alan bazı isimlerin bugün Suriye’de “PKK-ABD askeri” olarak çatışıyor olması ve o günden sonra Türkiye’yi içeriden devirebilmek için kurulan kanlı kumpaslar, Türkiye’nin verdiği mücadelenin de büyüklüğünü gösteriyor.



Gezi Parkı şiddet eylemlerinin simge isimlerinden ikisi mayıs ayı içinde Suriye’de PKK saflarında çatışırken öldü. Bu isimlerden biri, mayıs ayının ilk haftasında öldürülen (Taksim’de belinde silahla görüntülenmiş olan) Ulaş Bayraktaroğlu, diğeri ise mayıs ayının son haftası öldürülen ve kamuoyunun Gezi eylemlerinden “kırmızı fularlı kız” olarak hatırladığı Ayşe Deniz Karacagil idi. Fakat Gezi Parkı eylemcisi olarak Suriye’de öldürülen sadece bu ikisi değildi. Şubat 2015’te Gezi Parkı eylemcisi Emre Arsan, Eylül 2015’te de Aziz Güler Kobani’de öldürülmüştü. Dört isim de terör örgütü DEAŞ tarafından öldürüldü. Suriye’de PKK-PYD saflarında ölen isimlerin bir başka ortak özelliği de Amerikan karşıtlığını ideolojilerinin merkezine oturtan sosyalist örgütlenmelerle ilişkili olmalarıdır. Meseleyi paradoksal yapan noktaysa Gezi Parkı eylemcisi bu isimlerin Suriye’de sadece “PKK askeri” olarak değil aynı zamanda “ABD’nin kara gücü” olarak da bulunmalarıydı. Gezi Parkı şiddet eylemlerinde AK Parti’yi ABD işbirliğiyle eleştiren, suçlayan ve söven isimlerin ABD askeri olarak bu dünyadan göç etmeleri, daha doğrusu bunu kabullenebilmeleri aslında onların kişisel tercihleri bir yana Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu çok boyutlu küresel kuşatma hakkında da ipucu vermektedir.

Türkiye’de siyaset yapan sol tandanslı parti ve sivil toplum örgütlerinin bir bütün olarak kendi varlıklarını ABD karşıtlığı söylemi bağlamında temellendirmiş olmalarına ve her fırsatta bu konuda eylem yapmalarına karşın Suriye’de ABD askeri olarak cepheye çıkabilmeleri belki bugün PKK’nın Suriye’de kazanım elde ettiği düşüncesiyle (coşkuyla) kabulleniliyor. Köprüyü geçene kadar küresel emperyalizmin hegemonyasında bir kazanım elde edelim düşüncesiyle bu coşku yaşanıyor olabilir. Fakat süreç içinde taşlar yerine oturdukça aynı çevrelerde belki ideolojik kırılma türünden farklı sonuçlar ortaya çıkabilir. Bunun aslında emperyalizmin zokasını yutmaktan başka bir şey olmadığını zamanla anlayacaklardır.

Burada ideolojik soruna ek olarak çok ciddi etik bir ikiyüzlülük de var. Suriye’de “PKK askeri-ABD’nin kara gücü” olan isimlerin ölmesi, Türkiye’deki bağlantıları tarafından da emperyalizmle mücadelede öldükleri gibi tuhaf ve gülünç bir propagandayla aktarılıyor. Yine Türkiye’deki sol çevrelerin her toplaşmalarında bol bol emperyalizm karşıtı sloganlar atılması da ihmal edilmiyor. Belli ki alışılmış bir ezberleri var ve bundan kurtulamıyorlar. Fakat elbette birileri onlara ABD’nin kara gücü olarak cephede olduklarını hatırlatacaktır.

Tabii bu ideoloji meselesi bahsi diğer, ama Gezi Parkı eylemcilerinin Türkiye’nin 30 yıldır mücadele ettiği terör örgütü PKK’nın saflarına katıldıklarını ve küresel güçlerin Türkiye karşıtı bir yapılanmayı Suriye’de kurması için çatıştıklarını büyük harflerle not etmek gerekir. Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tehdit eden, her gün hem askerlerimize hem de sivillere kurşun sıkan PKK ile yan yana durmaları aynı zamanda Gezi Parkı şiddet eylemlerinin arkasındaki melez beklentilere de ışık tutar. Gezi şiddetine destek veren seküler aydınların, tüm bu gerçekler ortada iken “PKK-PYD askeri” olarak ölen Gezi eylemcilerinin arkasından ağıtlar yakarak güzellemelerde bulunması ise tipik bir aydın sapmasıdır.

Gezi’nin şiddet sarmalı

Taksim Gezi Parkı şiddet eylemleri Türkiye’nin yakın dönemde maruz kaldığı dış destekli saldırıların ilkiydi. Mayıs 2013’ün son günlerinde başlayıp Haziran’ın sonlarına kadar devam eden şiddet eylemlerinde Türkiye adeta Ortaçağ karanlığına çevrilmek istenmiş ve başta İstanbul olmak üzere ülkenin pek çok şehrinde sokakların altı üstüne getirilmişti. Kaldırımlar, dükkânlar, sokak lambaları, otobüsler, otomobiller ve işyerleri yerle bir edilmişti. Tencere tava eylemleriyle kendileri gibi düşünmeyen insanları baskı altına almaya çalışmışlardı. Dindarlara yönelik sataşmalar ve taciz girişimleri de şiddetin merkezindeydi. Yol kesmeler, araçların camlarının kırılması, trafikte saatlerce bekletilen insanlar, hastaneye yetişemeyen hastalar…

Dolayısıyla şiddet eylemlerinin söyleminde “barış, hak, adalet, eşitlik” gibi kavramlar yer alsa da pratiğe aktarılan şey buz gibi bir şiddet dalgasıydı. Türkiye’ye vadettiği şey 19. Yüzyıl Fransız tipi otoriter komünal bir çölleşmeden ibaretti. Ve bu şiddet dalgası Türkiye için pek çok şeye mal oldu. Sadece mali zarar değil Gezicilerin ürettiği şiddet sarmalında biri polis yedi kişi yaşamını kaybetti. Onlarca kişi yaralandı. Toplumsal kutuplaşma tetiklendi. 

Küresel bir proje

27 Mayıs Darbesi yapıldığında gerekçelerden birisi «öğrencilerin kıyma makinelerinden geçirildiği» yalanıydı. Bu iddia dönemin muhalif basını tarafından darbe öncesinde ve sonrasında sık sık dile getirilmişti. İddiaya göre Adnan Menderes yönetimi, demokratik gösteri hakkını kullanan öğrencileri yakalatarak kıyma makinelerinden geçirtmişti. Sonra da yem olarak hayvanlara yedirmişti. İstanbul’da gösteri yapan öğrencilerin üstüne açılan ateş sonucu yüzlerce kişi öldürülmüştü. Dönemin sonuçları incelendiğinde bu tür yalan içeriklerin darbeye giden yolun taşlarını döşediği, Başbakan Menderes’i ve iki bakanını idama götürecek kadar katkı sağladığı biliniyor. “Gençlik başlattı ordu bitirdi” pankartı dönemin sol örgütlerinde yaygın kullanılan bir slogandı. Menderes hükümeti aleyhine üretilen haberlerin yalan olduğu ise yıllar sonra açıklandı. Fakat iş işten çoktan geçmişti.

Aynı yaklaşım Gezi Parkı şiddet eylemlerinde de sahnelendi. Bu bilinen bir tiyatroydu ama uygulayıcıları aynı tiyatroyu zamanı geldikçe sahneye koymaktan bir türlü vazgeçmiyordu. 28 Şubat postmodern darbesinde de sahnelenmişti. Aktörler değişiyor fakat oyun daima yeniden sahneleniyordu. Gezi Parkı’nda olayların başladığı ilk saatlerden itibaren yalan haberlerle toplumsal infial uyandırılmaya çalışılmıştı. Bu haberler arasında yer alan helikopterden halka ateş açılıyor, onlarca ölü var, panzer insanları eziyor, polis tarafından ilaçlı su sıkılıyor gibi onlarca içerik daha sonra Gezi’nin meşhur 17 yalanı olarak kayıtlara geçti. Irak’ta, Filistin’de veya trafik kazalarında ölen insanların fotoğrafları Gezi Parkı’nda öldürülmüş gibi paylaşıldı. Fakat bu haberlere inanarak sokağa çıkan, bu tür içerikleri sosyal medyada paylaşan insanlar için gerçeği öğrenme vakit çoktan geçmişti.

Gezi Parkı şiddet eylemlerinin en dikkat çekici göstergesi kuşkusuz eylemcilerin Hükümetten isteklerini sıralayan o kara listeydi. Listeye bakıldığında Gezi Parkı’nın park olarak kalması talebi sadece alt başlıklardan biri konumundaydı. Gezi’nin esasında bir proje olduğunu bugün daha iyi anlamamıza yarayan o istekler arasında Türkiye’nin kalkınma hamlesinin belinin kırılması anlamına gelen maddeler vardı. Küresel güçlerin dünya liginde Türkiye’yi bulunduğu basamağa mahkum etmesi ile aynı anlama gelen Gezicilerin istekleri arasında üçüncü köprünün, üçüncü havalimanının yapılmaması, Kanal İstanbul projesinin rafa kaldırılması, nükleer santrallerin yapılmaması gibi başlıklar yer alıyordu. Gezi Parkı şiddet eylemlerinde sokağa dökülenlerin Beşiktaş’ta ve Ankara’da doğrudan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın konutunu işgal ederek Hükümeti düşürmek için çaba içinde olması da meselenin Gezi parkındaki ağaçlarla sınırlı olmadığını doğrudan milli iradeyi hedef aldığını gösteriyordu. O dönemde AK Parti’nin hükümetten düşürülmüş olması demek aynı zamanda başlamış ve bitmek üzere olan onlarca projenin de toprağa gömülmesi anlamına gelecekti. Fakat hem Erdoğan dik durdu hem de toplum Erdoğan’ın yanında milyonluk mitinglerle yer aldığı için gezi kalkışması akamete uğradı.

Bir işaret fişeği

Gezi Parkı şiddet eylemleri esasında bir işaret fişeğiydi. Başarılı olsaydı belki sonraki saldırılara gerek kalmayacaktı. Bu yüzden Gezi’den altı ay sonra yargı ve emniyet içine sızmış Fetullah Gülen’e bağlı teröristlerin darbe girişimi geldi. 17-25 Aralık 2013 tarihlerinde yapılan darbe girişiminde hedef yine Erdoğan’ın Başbakanlığındaki AK Parti hükümetini düşürerek Türkiye’nin yolculuğunu kesintiye uğratmak. Başbakan Erdoğan’ın dik duruşu ve milli iradenin desteği ile bu darbe girişimi başarısızlığa uğratıldı. Bu kez asker üniforması giyen Fetullahçı teröristlerin 15 Temmuz 2016’daki kanlı darbe girişimi gerçekleşti. 247 vatandaşımız şehit oldu. 2194 vatandaşımız gazi oldu. Bu hain darbe girişimi de Erdoğan’ın siyasi liderliği ve toplumun kahramanca direnci ile püskürtüldü. Millet darbecilere karşı bir destan yazı.

Sonuçta bugün Türkiye’de sol seküler cenahta kutsallaştırılan Gezi Parkı şiddet eylemleri Türkiye açısından kötülüğün dışa vurumu olarak hatırlanmakta ve bu şekilde yad edilmektedir. Böyle olması sadece gezicilerin eylem niyetine önlerine ne gelirse yakıp yıkmalarından ve özel hayata, özel mülkiyete tecavüz etmelerinden kaynaklanmıyor. Bunlar işin sadece bir parçasıdır. İşin diğer boyutunu ise dört yılda tecrübe ettiğimiz hakikatler oluşturmaktadır. Gezi Parkı eylemcilerinin isteklerini gösteren listede yer alanlar, bugün Gezi Parkı’nda aktif rol alan bazı isimlerin PKK-ABD askeri olarak çatışıyor olması ve o günden sonra Türkiye’yi içerden devirebilmek için kurulan kanlı kumpaslar, Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu tehlikeyi açıkça gösteriyor.

Bununla birlikte gezinin dördüncü yılında bir muhasebe yapıldığında şu gerçeğin altını çizmek gerekir. Türkiye’de milli irade Gezi’yle tetiklenen tüm bu saldırıları püskürtmüştür. Durdurmuştur. Yenilgiye uğratmıştır. Dahası hem sahada hem masada nasıl mücadele edilmesi gerektiği yönünde ciddi bir tecrübe edinmiştir. Bugünden sonra da sandıktan istediğini alamayan çevreler ile onların bu memnuniyetsizlik halinden faydalanmak isteyen küresel güçlerin örgütleyeceği saldırılar olabilir.

Fakat bu dört yılın gösterdiği bir gerçek olarak şu anda 27 Mayıs ve 28 Şubat darbe süreçleri ile kıyaslanamayacak şekilde kendi iradesine sahip çıkma bilincinde olan toplumsal bir dinamik var. Bu dinamik gerektiği zaman kendiliğinden harekete geçiyor ve Ali Cengiz oyunlarıyla hakkının gasp edilmesine müsaade etmiyor. Gezici çevrelerin 27 Mayıs darbesi ile ele geçirdikleri hegemonyanın yıllarca sürdükten sonra Erdoğan’ın siyasi liderliği ve milli iradenin gücüne toslaması bu yüzden şaşkınlık oluşturmuş durumda. Marjinal arayışlara girilmesi ve dışarıdan gelen her sese kulak kabartılarak içeriyi zayıflatacak projelerin içinde bulunulması büyük ölçüde bu şaşkınlıkla alakalıdır. 

yozkir@medipol.edu.tr