Anahtarın Filistinlilerin zihinlerinde ne kadar canlı bir sembol olduğunu anlatan en öenmli gösterge Eriha'nın girişindeki anahtar heykeli. Anahtar heykelinin altındaki “Bir gün döneceğiz” yazısı ise 1948'in o meş'ûm Büyük Felaketini yaşayan ve bugün dünyanın dört bir yanına dağıtılmış milyonlarca Filistinlinin, büyüklerinden miras aldıkları kararlılığın işareti.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk / Mardin Artuklu Üniversitesi
Ürdün'e geleli çok olmamıştı ve Yunus Emre Türk Kültür Merkezi'ndeki ilk günlerimdi. Yeni bir ortam, yeni arkadaşlar ve yeni bir koşuşturma. Herkes, her şey yeni ama bir o kadar da tanıdık aslında. Gönül coğrafyamızın herhangi bir şehrinde karşılaşabileceğimiz içtenlik burada da bizleri sarıp sarmalıyor çünkü.
Merkezin kısa bir süre önce vefat eden Ürdünlü çalışanı için bir anma programı hazırlıkları vardı ben geldiğimde. Ayşe, uzun süre Yunus Emre'de sekreterlik yapmış, genç yaşta habis bir illete yakalanarak bekâya göçmüş ve geride gözü yaşlı insanlar bırakmıştı. Henüz çok gençti, bu yüzden acısı derinden hissedilmişti. Koca Yunus'un ifâdesiyle; gök ekini biçmiş gibi ...
Günü saati geldiğinde programın icrası için bütün hazırlıklar tamamdı. Dilek Hanım, Ayşe'nin en yakın arkadaşıydı. Programın bütün hazırlıklarını bizzat üstlenmiş, her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünmüştü. Her şeyi Türk kültürüne göre planlamış, programı Anadolu'nun herhangi bir köşesinde rastlayabileceğimiz bir mevlid merâsimi gibi planlamıştı. Kur'an-ı Kerim tilâvetinin ardından Süleyman Çelebi'nin muhteşem Mevlid-i Şerifinden okunan dizelerin terennümü herkesin yürek telini titretmiş, ortamın kudsiyyetini daha üst bir perdeye taşımıştı. Programın en başından beri vakur ve metin duruşunu bozmamaya gayret gösteren Ayşe'nin babası Tayseer Amca'nın, ceketinin iç cebinden çıkardığı beyaz mendiliyle gözlerinden süzülen mütereddit birkaç damla gözyaşını sildiğini de bu sırada fark edecektim.
Aradan bir ay geçmedi sanırım. Tayseer Amca telefonla haber bırakmış, öğleden sonra ziyaretime gelmek istiyormuş. "Buyursun tabi, başımla beraber..." diyerek davetini kabul ettim. Söz verdiği vakitte geldi. Hakettiğini düşündüğüm özenli bir nezaketle karşısındaki koltuğa oturdum. Heybetine uyumlu tok sesi ile tane tane fasih bir Arapça konuşuyor, cümlelerini özenle seçiyordu. Karşılıklı oturup sohbet eden iki kişiden birinin konuşmasından ziyade, kalabalık bir salonda sorumluluk sahibi bir hatibin hamaset dozu yüksek tiradına muhatap olmuş gibi hissediyordum. Yunus Emre Enstitüsü olarak kızı Ayşe için düzenlediğimiz programdan dolayı çok duygulanmış olacak, ne kadar kadirşinâs bir millet olduğumuzdan, vefa duygusunun müminlerin en değerli alameti olduğundan ve bizlerin de bunu fazlasıyla taşıdığımızdan uzun uzun bahsetti. Bütün bunları anlatırken sözleri ve tavırları bütün Filistinliler namına konuşuyormuşçasına net bir özgüven taşıyordu. Onun iltifatları karşısında eziliyor, bildiğim bütün teşekkür kalıplarını peş peşe sarf ediyordum. Bir ara sözcükleri ağırlaştı ve paltosuna uzanarak iç cebine zorlukla sıkıştırdığı anlaşılan bir şey çıkardı içinden. Küçük bir kitap boyutundaki nesne, siyah bir poşete sarılıydı. Naylonu çıkardığında ortaya beyaz bir zarfa benzeyen kaplama göründü. Onu da epeyce uğraşıp açtıktan sonra elini içine daldırıp eski tip büyükçe bir anahtar çıkardı. Oldukça kararmış ve paslanmış anahtarı kutsal bir emanet gibi bir tarafından iki parmağının ucuyla tutup havaya kaldırdıktan sonra yüzü daha da ciddi bir hâl alarak yüzüme dikkatle baktı ve "Bu anahtar ailemin Filistin'de kalan evinin anahtarlarından biridir. Bunun gibi anahtarlar, topraklarından zorla sökülüp sürülen bütün Filistinli ailelerin bir gün dönme ümidiyle sakladıkları kutsal eşyalarıdır. Bu anahtarı bana ve kızıma gösterdiğiniz vefanın bir hatırası olarak size hediye etmek istiyorum." dedi. Filistinlilerin kuşaktan kuşağa aktarmak üzere sakladıkları bu anahtarların ne anlama geldiğini gayet iyi biliyordum. Tabi bu anahtarı birine hediye etmenin de...
Bir halkın direniş simgesi anahtarlar
Kimi Filistinli kadınların boyunlarında kutsal bir emanet gibi taşıdıkları anahtarlar, birkaç kuşaktır sürgün yaşayan bir halkın vatanlarına dönüş azminin sembolüdür. Yüreklerde derin bir iz bırakan bu sürgün acısı, 14 Mayıs 1948 yılında İsrail'in Filistin topraklarında bağımsızlığını ilan etmesiyle başladı.
İsrail, bir devlet olarak ilan edilmeden önce Yahudi nüfusun kontrol ettiği Filistin toprağı sadece yüzde 5 oranındaydı. 1948'den günümüze süregelen sistemli işgal ile beraber bu oran yüzde 90'a dayanmış durumda. Netice itibarıyla dünyanın birbirinden farklı, en alakasız ülkelerinde vatansız ve dışlanmış hâlde yaşayan Yahudilere Filistin'de bir devlet bahşetmek için yüz binlerce Filistinlinin vatanlarından sökülüp sürgüne gönderildiği ve geri kalanının ise cefa ve eziyete mahkum edildiği amansız bir süreçten söz ediyoruz.
1948 yılının 14 Mayısını 15'ine bağlayan o gece, Filistinliler açısından büyük trajedinin başlangıcı olacaktı. O gece Siyonistler, Filistinlilere ait 675 köy ve kasabaya kanlı baskınlar düzenleyecek, 15 bini aşkın masum insanı katledecek, takip eden kısa süreçte de 1 milyona yakın insanı Batı Şeria, Gazze ve komşu ülkelere sürecekti. İşte bütün bu trajedinin başlangıcı olan o gece "Büyük Felaket" anlamına gelen "Nakbe"nin başlangıcı olacaktı.
Siyonistler, Nakbe'den sonar Filistin yerleşimlerine uyguladığı baskıyı iyice artırınca Filistinliler de her zamanki gibi direnme yolları geliştirirler. Geceleri kapılarını kilitleyip dağlara çıkmaya, gündüzleri de geri dönüp normal hayatlarına devam etmeye başlarlar. Fakat çoğu Filistinli evlerine döndüğünde evlerinin külleri ile karşılaşmış ellerinde sadece evlerinin anahtarları ile ortada kalakalmışlardır. İşte o günden sonra bu anahtarlar, Filistin özgürlük mücadelesinin sembolü hâline gelir.
Anahtarlar, sözünü ettiğimiz asıl sembolik anlamını ise Filistinliler sürgüne gittikten sonra kazanmaya başlar. Sürgüne gidenlerin yanlarında götürmeyi ihmal etmedikleri tek değerli eşyaları evlerinin anahtarlarıydı. Zira ne olursa olsun bir gün geri döneceklerine dair umutlarını koruyorlardı. Bu yüzden kutsal bir emanet gibi saklayıp korudukları anahtarlarını nesilden nesile, çocuklarından torunlarına miras olarak bıraktılar. Kimde olursa olsun bu anahtar, sürgün vatan Filistin'e günün birinde dönülecek olmanın azim ve kararlılığının yegâne sembolüydü; dahası bu anahtar, Filistinlilerin kolektif şuuruydu artık.
Sürgünü bizzat yaşamış kadınların çoğu sandıklarında sakladıkları ev tapularıyla birlikte o anahtarları yıllarca boyunlarında taşıyarak zorla göç ettirildikleri topraklara bir gün dönme kararlılığını diri tutmaya ve sonraki jenerasyonlara bu bilinci aşılamaya çalışmıştır. Kimisi de o paslı anahtarları çerçeveleyip evin en uğrak yerine asmaya hâlâ devam etmektedir.
Anahtarın Filistinlilerin zihinlerinde ne kadar canlı bir sembol olduğunu anlatan en öenmli gösterge Eriha'nın girişindeki anahtar heykeli. Anahtar heykelinin altındaki "Bir gün döneceğiz" yazısı ise 1948'in o meş'ûm Büyük Felaketini yaşayan ve bugün dünyanın dört bir yanına dağıtılmış milyonlarca Filistinlinin, büyüklerinden miras aldıkları kararlılığın işareti.