Bir Başkadır ve karşılaşma isteği

Meryem İlayda Atlas / Gazeteci, yazar
21.11.2020

Diziye eğitimli bir başörtülü kadın koymamanın temel sebebi, aslında hala özel sektörde, adı konmamış bir şekilde büyük sermayenin okullarında, finans sektöründe, özel hastane sektöründe devam eden ‘görmeme' isteği olabilir mi? Meryem'in hikâyesini anlatmak kolay, Peri gibi yurt dışında okumuş, filtre kahve içen başörtülü kadının hikâyesini anlatmak zor olduğu için olabilir mi? Geldik mi yine hikâye anlatma meselesine…



Hikaye anlatmak, internetin, sosyal medyanın, hatta medyanın hiç olmadığı zamanlarda sözlü kültürün çok önemli bir parçasıydı. Hasat mevsimi bitip, güz mevsimi de çekilince, henüz doğaya karşı o kadar da dik duramayan insanoğlu kışa dair hazırlıklarını bir bir tamamlayınca, uzun kış gecelerinde eğlenmenin, öğrenmenin, merak etmenin, hayal kurmanın mevsimi gelir çatardı. Rahmetli annem ve anneannem çok iyi birer hikâye anlatıcıydı. Çünkü onlar başka bir dünyadan geliyorlardı. Onların hatıralarında hikâyeler birkaç kuşağa yayılır ve her anlatımda ve anlatıcıda yeni bir karakter kazanırdı. Yaygın eğitim sistemleri kurulana kadar bu, hemen hemen her toplumda böyleydi. Henüz kuramı oluşturulmamış edebiyat ve hayal gücü, sözcüklerde birleşiyor, toplumsal karakterler kazanıp ölümsüzleşiyordu. Roman, sinema, öykü gibi üzerine teknik anlamda da oldukça söz söylenen türlerin hala yaygın beğenilme ölçüsü, bir hikâyesinin olması ve bu hikâyeyi içinde eğretilikler bırakmadan, muhatabını boşluğa düşürmeden, yaş, cinsiyet, konum ayırt etmeden önüne katıp koyuvermesi. Zor bir şey, hem toplumun hem de elitlerin beğenisini kazanmak… Uzun zamandır Türk Sinemasında hiçbir yapım, Netflix’in dizisi kadar konuşulmamıştı, yayınlandığı 12 Kasım’dan beri dizi üzerinde delice bir yorum fırtınası esiyor, gündem oluşturuyor, başınızı nereye çevirseniz, ‘Bir Başkadır’ buluyorsunuz. Henüz diziyi izlemeyenler Whatsapp gruplarında dönen hararetli tartışmaların etkisi ile izleyip, bir-iki gün sonra ‘aman ne buldunuz bu kadar konuşacak’ diyebiliyor. 8 bölümlük ilk sezonu bir gecede bitirenler de az değil.

Takdir edilesi başarı

‘Bir Başkadır’ dizisini belki sevdik, belki beğendik, belki vasat bulduk, belki bir defa daha izledik, belki vakit kaybı olarak gördük açıkçası önemli olan bu değil, bir dizi hakkında bunca zaman sonra bu kadar farklı insanın üzerinde konuşması, toplumsal bir tartışma açması, herkesin bir ucundan tutup karakterler ve olay örgüsü ile değişik değişik yorumlar yapması takdir edilmesi gereken bir başarıdır. Uzun zamandır hiçbir yapım üzerinde konuşmadığımız kadar konuşma halimiz aslında konuşmanın, tartışmanın kendisini de ne kadar özlediğimizi gösteriyor. Üstelik bunu, izlediğinizde ‘ne var ki bunda’ dediğiniz bir dizi üzerinden yapıyorsanız toplumsal alarm eşiği açısından daha da vahim bir duruma işaret ediyor. Bence ‘Bir Başkadır’ dizisinin başarısının ardında üç faktör yatıyor. Birincisi, yukarıda bahsettiğim, hikâye etmenin önemi ve Türk sinemasının ve dizi sektörünün belki de hiçbir zaman bu konunda başarılı bir noktada olmayışı. İkincisi, bazı konuları konuşmaya açlığımız ve özlemimiz. Üçüncüsü ise bu konuları konuşmak ve hikâyeleri anlatmak için aradığımız sahici ve samimi düzlem. Bir Başkadır dizisini karakterler, olaylar üzerinden eleştiriyor olabiliriz ama dizinin bize sahici ve samimi bir şekilde hikaye edilebilecek karşılaşmalar imkanı sunduğu gerçeğini de inkar edemeyiz.

Son dönemde çekilen ve popüler tüketimin hizmetine sunulan Türk film ve dizi karakterlerine, senaryolarına bir bakalım. Olay örgüleri basit, köylü/şehirli, zengin/fakir, cahil/eğitimli karakterleri adeta oturmuş, genellikle yanlış anlamalar, tesadüfler, had bilmezlikler, bir türlü bir sözün söylenememesi üzerine kurulu hikâyeler, karikatürize karakterler, abartılı hoca temsili, sinik, yardıma muhtaç, korunacak kadın, tecavüz, cinayet, ölüm, çocuk kaçırma, trafik kazası gibi felaketlerle hepsi birden bir diziye boca edilmiş olaylar… Bu yazıyı yazmadan evvel hikâyesine baktığım belki 10’dan fazla Türk filminde filmin sonunda hastalanarak ölen kadınlar, yarım kalan sevdalar, ağır dram veya mucize mutlu son. Şimdi diyeceksiniz ki, Bir Başkadır dizisinde de bunlardan bol bol var. Evet var. Hatta fazlası var. Hikâye anlatma ve hikâyelerden beslenme konusunda inanılmaz yeteneksiz olan dizi ve film sektörü, hikâyeleri izlenebilir hale getirmek için büyük dramlardan seçmek zorunda. Ölüm, tecavüz, kaybedilmiş anne-babanın silinmeyen izleri, ağır psikolojik sorunlar ve travmalar, bastırılmış kimlikler, sorunlu karakterler, geçmişte yaşanmış büyük acılar, aile içi sorunlar, maddi problemler gibi sayısız dram üzerinden anlatılıyor Bir Başkadır. Bu da karakterleri karikatürize ve marjinal bir hale getiriyor. Son bir haftadır bu karakterlerin gerçekle uyumu, birbirleri ile ilişkileri, dizi içindeki seyri konuşuluyor. Bu konulardaki yorumlar bazen onaylayıcı bazen reddiyeci. Elbette Peri, Meryem, Gülbin, Halil, Yusuf veya hoca karakterinin olup olmayacağı üzerinden kesin bir tahmin yürütemeyiz, zira hayat zor, karmaşık ve bizim sandığımızdan daha renklidir.

Sahicilik ve samimiyet

Sosyolojik bir bakış açısı ile baktığınızda toplumlarda ‘böyle şey olmaz’ diye bir şey yoktur. Asıl soru, neden bu kadar çok karikatürize karakterin bir dizide yan yana geldiğidir, ki onun da hikaye anlatma becerisi ile çok ilgisi vardır. Hayatı tekrar kurgulayıp anlatırken onu marjinalleştirme Türk sinemasındaki toplumunu yeterince tanıyamama, tam anlayamama, hikâyelere vakıf olamama halinin bir yansıması olabilir. Nitekim toplumsal hayatı ‘İncir Reçeli’ tarzı hayatlarla anlatmaya çalışan onlarca film dururken, başka bir hikâye anlatmaya çalışan Bir Başkadır’ın başarısı bu hikâyeyi anlatma gayretinden, farklı bir şey yapma isteğinden ve bu konuda seyirci ile paylaştığı sahicilik ve samimiyet düşüncesinden gelmektedir. Bu gayret takdire şayan olsa bile, yine de kendi hikayemizi ancak marjinal karakterlerle anlatabildiğimiz gerçeğini de maalesef değiştirmemektedir. Nitekim dizide Türk sinemasında çok sık rastlanan ‘tesadüfler’, Bir Başkadır’ın da neredeyse ana motifini oluşturuyor. Karakterler tesadüflerle birbirine bağlanıyor ve böylece anlatı kolaylaşıyor.

Sosyal çeşitlilik ve karşılaşmalar

Dizinin eleştirildiği noktalardan birisi de verdiği örtük veya açık mesajlarla adeta bir sosyal sorumluluk projesine dönüşmesi. Kimisi, hala mı yahu, derken kimisi çok azını göstermiş diyor. Dizinin içinde samimi bir şekilde verilmeye çalışılan “sosyal çeşitlilik ve karşılaşmalar” belli kesimlerin tiplemeleri üzerinden epey eleştiri alıyor. Psikiyatr Peri ve Meryem karşılaşması bunların içinde üzerinde en çok konuşulanı… Dizi, aynı zamanda Meryem karakteri ve Gülbin’in ablası üzerinden başörtülü kadın temsili üzerinden de epey eleştiri alıyor. Zira ilk bakıldığında Peri ve Meryem karakterleri birbirine eş tutulacak bir karşılaştırma için adil değil. Bir iktidar ilişkisi ile karşılaşmış bu insanlar üzerinden belki de Türk film sektöründe ilk kez duyduğumuz Peri’nin yüzleşmesi ise kıymetli ama çok geç kalmış bir yüzleşme. Bu diziyi 2000’lerin başında izlemiş olsaydım, Gülbin’in Peri’nin arkasından söylenmesi beni rahatlatırdı, mutlu ederdi. O yargıların oluştuğu yıllarda, 28 Şubat dönemlerinde Peri, Amerika’sında okurken, yüzlerce başörtülü kadın da yurt dışında okul yollarına düşmüştü. Peri, gerçekten bu kadınların hiçbirisi ile karşılaşmadı mı? Diziye eğitimli bir başörtülü kadın koymamanın temel sebebi, aslında hala özel sektörde, adı konmamış bir şekilde büyük sermayenin okullarında, finans sektöründe, özel hastane sektöründe devam eden ‘görmeme’ isteği olabilir mi? Meryem’in hikâyesini anlatmak kolay, Peri gibi yurt dışında okumuş, filtre kahve içen başörtülü kadının hikâyesini anlatmak zor olduğu için olabilir mi? Geldik mi yine hikâye anlatma meselesine…

Bize neyi hatırlatıyor?

Sonuçta dizinin Peri’nin veya Gülbin’in tiplemelerinin seküler hayat süren kadınları ne Meryem’in ne hocanın kızının ne de Gülbin’in ablasının tiplemelerinin de başörtülü kadınları bütünüyle temsil ettiğini ne dizi iddia ediyor ne de biz böyle anlamalıyız. Sonuçta diziler, yönetmenin ve senaristin elinden çıkmış öznel bir üretimdir, sosyolojik referans metni değil. Üstelik Meryem ve başörtülü karakterler üzerinden itirazlar geliştirirken, Gülbin, Melisa veya Peri karakterleri üzerinden de seküler kadınlar okuması yapamayız/yapmamalıyız değil mi? Sevilmemek, yalnızlık, sosyal uyum sorunları, genç kalma isteği, yüksek sesle müzik dinlemek, başka hayatları merak etmek, travmalarla yüzleşmek nasıl sadece ‘hayat tarzına’ indirgenebilir ki? Bütün bunları kenara koyarak ve eleştirecek çok şey bularak (mesela ağır bir depresyon geçiren Ruhiye’nin bir tek karşılaşma ile iyileşmesi gibi) dizinin bize tekrar neyi hatırlattığına bakalım: Ne çok konuşmak, karşılaşmak ve tartışmak istiyormuşuz…

meryemilayda@gmail.com