Bireylerin özel alanlarını kamusallaştırma eğilimi elbette bütünüyle yeni bir durum değildir. Ancak dijital çağda bu eğilim niteliksel olarak farklılaşmıştır. Günlükler ve mektuplar sınırlı bir dolaşıma sahipken, bugün paylaşım anlık, kitlesel ve geri döndürülemezdir. Özel alan, korunması gereken bir değer olmaktan çıkarak sergilenmesi gereken “değersiz” bir kaynak haline gelmiştir.
Dr. Hamit Balcı/ Siyaset Bilimci
Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada "İstanbul'da kadın sürücü ile taksi şoförü arasında trafikte tartışma çıktı. Tartışma sırasında her iki sürücü de cep telefonlarını çıkararak birbirlerini kayda aldı" diye bir paylaşımda bulunuldu. Bu ve benzeri paylaşımlara sıkça rastladığımız gibi gündelik hayatımızda olağan bir hal almaya başladı. Taraflar arasındaki anlaşmazlıklarda fiziksel-sözlü gerilimlerin yerini "kayda alma" gibi yeni bir norm aldı.
Bahsi geçen sosyal medya paylaşımında aralarında gerilim olan iki kişi silahına yeltenir gibi hızlıca ceplerine yeltenip akıllı telefonlarını çıkartıp kayıt alıyor. Muhataplar muhtemel olarak kendilerini haklı görüyorlar ki kaydeden ve edilen ilişkisinin ötesinde iki taraf da kayıt alarak kendi haklılıklarına gerekçe arıyor. Bu ve benzeri durumlar artık tarafların sadece birbirleriyle değil, telefon ekranına ve görünmez bir izleyiciye hitap etme amacı taşıyor. Bu anlamda tehdit, kişiden kişiye (bedenden bedene) yönelen bir şiddet biçimi olmaktan çıkıp, kayda alma eylemi üzerinden kurulan yeni bir sosyal medya linçine dönüşen mahiyet arz ediyor.
Artık gündelik hayatımız içerisinde rutin haline gelen bu davranış modeli sıradan bir refleksin dijital alana kayması olarak nitelendirilebilir. Ancak daha yakından bakıldığında,çağımızın iletişim biçimine, güç anlayışına ve kamusal alanın dönüşümüne şahitlik ediyoruz. Çatışmanın varyasyonları arasında yer alan dijital linç, yüz yüze olan çatışmalardan daha radikal ve sert hale gelebiliyor.
Akıllı telefonlar artık iletişimin bir aracı olmaktan çıktı. Bu araçlar iletişimin kendisi oldu. Gündelik hayatın en sıradananları bile potansiyel olarak kamusal bir olaya, hatta bir toplumsal yargılamanın nesnesi oldu. Mezkûr durum özel alan ile kamusal alan arasındaki sınırların giderek silikleştiği bir toplumsal bağlama evrildi. Modern toplum uzun süre bu iki alan arasında net bir ayrım varsayımıyla hareket etmişti. Özel alan, bireyin mahremiyetini koruduğu, zorunlulukların alanı iken kamusal alan ise ortak meselelerin konuşulduğu, görünürlüğün sorumlulukla birlikte anlam kazandığı alandır. Dijitalleşme bu ayrımı yalnızca bulanıklaştırarak neredeyse işlevsiz hale getirmiştir.
Gözetimin sıradanlaşması
Artık akıllı telefonlar sürecin merkezinde yer alıyor. Cepte taşınabilen bu cihazlar hem kişisel bir eşya hem de kamusal bir gözetim aracı haline geldi. Özel alan artık belirli bir mekânla tanımlanamıyor. Sürekli ihlal edilebilir, kayda alınabilir ve paylaşılabilir bir duruma dönüşen yeni bir alana dönüştü. Bu nedenle dijitalleşme, yalnızca iletişim teknolojilerinin yaygınlaşmasını değil gözetimin sıradanlaşmasını da ihtiva eder hale geldi.
Dijitalleşme uzun süre bir özgürleşme anlatısıyla sunuldu. Daha fazla ifade özgürlüğü, daha geniş katılım ve görünürlük iddiasını da taşıdı. Ancak bu vaatlerin arkasında büyüyen başka bir olgu var o da gözetim. Kameranın devreye girdiği zeminde bu araçlar yalnızca bir kayıt yapmıyor aynı zamanda iktidar ilişkisini de tanımlıyor. Kaydeden kişi, karşısındakine açıkça ya da örtük biçimde başkalarını da bu kaydı paylaşma tehdidinde bulunuyor. Bu tehdit, fiziksel şiddetten farklı bir mahiyette çoğu zaman daha kalıcı ve daha yıkıcıdır. Çünkü dijital kayıt, anlık bir etkiden ziyade kimliği, itibarı ve toplumsal konumu etkileyen kalıcı bir iz üretebiliyor.
Bu noktada iletişim, karşılıklı bir etkileşim olmaktan çıkarak üçüncü bir taraf için kurulan bir performansa dönüşür. Taraflar artık birbirleriyle değil, potansiyel bir kamusal yargıyla konuşur. Kamera, bir müzakere aracından çok bir savunma ve meşrulaştırma aracıdır. Bu durum kamusal alan teorilerini yeniden düşünmeyi zaruri kılar. Habermas'ın eleştirel kamusal alan anlayışı, bireylerin özel çıkarlarını askıya alarak ortak meseleleri rasyonel biçimde tartıştığı bir alan olarak varsayar. Oysa dijital ortamda ortaya çıkan kamusallık, rasyonel tartışmadan çok görünürlük, etkileşim ve hız üzerinden işler. Bu, kamusal alanın ortadan kalktığı anlamına gelmemekle beraber nitelik değiştirdiği yeni bir duruma işaret eder. Eleştirel aklın yerini performans, tartışmanın yerini ise teşhir alır. Bu teşhirci özellik, özel alanın kamusal alana taşınmasını sıradanlaştırır. Hannah Arendt'in uyarısı tam da burada anlam kazanır. Arendt, özel alan ile kamusal alanın birbirine karışmasının politik olanı zayıflattığını söyler. Çünkü kamusal alanın merkezinde görünürlük arızi, eylem ve sorumluluk ise temel bileşenler ile anlam kazanır. Dijital kamusallıkta ise görünürlük çoğu zaman sorumluluk üreten bir fonksiyondan ziyade yargı ve etiketlenme üreten bir hüviyet taşır.
Bu durum, kamusal alanın siyasal niteliğini aşındırırken, özel alanı da güvencesiz hale getirir. Bireyler artık yalnızca kamusal alanda değil, özel alanlarında da sürekli bir denetim ve ifşa riskiyle yaşar. Richard Sennett'in kamusal insanın çöküşüne dair tespitleri, bu noktada dijital çağda yeniden okunmayı gerektirir. Sennett, mahremiyetin kamusal alana taşınmasının kamusal yaşamı zayıflattığını belirtmişti. Dijitalleşme bu süreci hızlandırmış; görünürlük bir değer, gizlilik ise bir şüphe unsuru haline gelmiştir. Bu dönüşüm yalnızca gündelik çatışmalarda değil, suç ve ceza bağlamında da kendini göstermektedir.
İfşa ve adalet arayışı
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Hukuki olarak suç teşkil eden eylemler elbette yargının konusudur ve yargılama süreci işletilir. Ancak hukuki olarak suç oluşturmayan, buna karşın ahlaki ya da duygusal düzeyde rahatsızlık yaratabilecek içeriklerin kamusal alana taşınması, farklı bir sorunu işaret ediyor. Bu tür ifşalar, adalet üretmekten çok mahremiyetin teşhirini dolaşıma sokuyor.
Sosyal medyanın gerçekten bir kamusal alan olup olmadığı sorusu bu noktada önem kazanıyor. Dijital platformların, herkese açık gibi görünse de, özel şirketlerin kontrolünde ve ekonomik çıkarlarla ilişkili olduğunu biliyoruz. Bu nedenle dijital alanın, klasik anlamda kamusal alan olmadığını söyleyebiliriz. Daha çok, özel alanın kamusallaştığı fakat kamusal sorumluluğun oluşmadığı bir ara mekân olarak işler.
Bireylerin özel alanlarını kamusallaştırma eğilimi elbette bütünüyle yeni bir durum değildir. Ancak dijital çağda bu eğilim niteliksel olarak farklılaşmıştır. Günlükler ve mektuplar sınırlı bir dolaşıma sahipken, bugün paylaşım anlık, kitlesel ve geri döndürülemezdir. Özel alan, korunması gereken bir değer olmaktan çıkarak sergilenmesi gereken "değersiz" bir kaynak haline gelmiştir.
Sonuç olarak, bu yazının çıkış noktasını oluşturan görüntü, iki kişi arasındaki bir gerilimden ziyade yaşadığımız yeni dönemin çelişkilerinden birini görünür kılıyor. Özel alan çözülmekte, kamusal alan ise denetimsiz biçimde genişlemektedir. Dijitalleşme iletişim, kolaylaştırırken, gözetimi ve ifşayı da sıradanlaştırmaktadır.