Bir ‘solcu' filozofun ölümü: Habermas, Gazze ve ahlâkın iflası

23.03.2026

Habermas ne dini anlayabildi, ne de sekülerliği. İlginçti Habermas'ın değişimi, dönüşümü ama yetersizdi. Türkiye'deki Habermas hayranları bir şey bulduklarını sandılar. Ama Habermas'ın Gazze soykırımında İsrail yanlısı dili onları utandırmadı bile. Habermas bu dünyadan belki de kafası karışık gitti.


Bir ‘solcu' filozofun ölümü: Habermas, Gazze ve ahlâkın iflası

Prof. Dr. Bülent Şenay/ Bursa Uludağ Üniversitesi

Uluslararası ilişkilerde dinlerin rolü ve teopolitik etkisini çalışan bir Dinler Tarihçisi olarak, her ne kadar Alman düşünür Marksist-Solcu Jurgen Habermas'ın bazı kavramsallaştırmalarını Müslüman toplumlardaki modernite, sekülarite ve kimlik tartışmaları bağlamında ilginç bulduğum için okumuş olsam da, onun düşüncelerinin ilgi alanıma girişi, özellikle 19 Ocak 2004'te kendisi 75 yaşındayken, Münih'te Katolik Akademi'de (Katholische Akademie) müstakbel papa Ratzinger (o zaman 77 yaşındayken) buluşması üzerinden olmuştur.

Peter L. Berger'in 2011'de yazdığı "Solcu bir filozof Tanrı'yı keşfettiğinde ne olur?" makalesi de ilgimi daha da arttırmıştı. Bu ilgi, Habermas ölünce birkaç gün içinde bu yazıya dönüştü. Çünkü Batı'nın önemli düşünürlerinden sayılan Habermas, ömrünü Gazze'deki soykırıma destek çıkarak tamamladı. Habermas hayranları susmaya ya da başlarını kuma gömmeye devam etse bile bu bir 'filozof' için zavallı bir ölümdür.

Burada okuyucularla paylaştığım mesele, bugün içinden geçtiğimiz küresel ve bölgesel çatışmalarla da ilgisi olduğuna inandığım bir oryantyalistik bağnazlık örneğidir. Habermas'ın yazılarında sağa sola 'derc' ettiği derin oryantalistik bağnazlığı, Gazze'de soykırım destekçiliği ile yakından ilişkilidir. Oryantalizm ve ürettiği dikotomiler,Batı siyaset ve akademyasında halen kuvvetle devam etmektedir. Bizdeki self-oryantalistler de, yani kendine Batı'nın gözünden–oryantalist penceresinden- bakanlar da bu oryantalistik zihniyetin gönüllü 'ajanları' olmuştur. Sadece bu self-oryantalizm konusunu müstakil bir yazıyla tekrar ele almak üzere şimdi bu yazının başlığındaki Habermas ve Gazze meselesine dönelim.

Kamusallığın Yapısal Dönüşümü, İletişimsel Eylem Kuramı, Bilgi ve İnsanî İlgiler, Olgular ve Normlar Arasında ve Modernliğin Felsefi Söylemi gibi eserleriyle modernliğin "evrensel akıl" iddiasını yeniden inşa etmeye çalışan; ancak bu iddiayı en kritik tarihsel dönemlerde sürdürmekte zorlanan ve tam da bu nedenle bugün daha sert bir hesaplaşmayı hak eden bir düşünür olan Habermas, 2004'te Bayern'deki Katolik Akademi'de (Katholische Akademie) müstakbel papa Ratzinger ile buluştu. Ratzinger ile Habermas'ın buluşması, Avrupa'da oldukça ilgi gördü ve yalnız akademyanın değil siyasetin ve kültürel tartışmaların da doğal olarak konusu oldu. Bir yanda Frankfurt Okulu geleneğinden gelen, Marksist köklerini hiçbir zaman tamamen terk etmemiş bir düşünür: Jürgen Habermas. Diğer yanda ise Katolik teolojisinin güçlü isimlerinden sonradan Papa olan Joseph Ratzinger. Burada sundukları konuşmalar (2004'te Ragione e fede in dialogoadıyla, İngilizce'de ise 2007'de The Dialectics of Secularization başlığıyla yayımlanmıştır) önemli ve özgün yakınsama noktaları içeriyordu. Bu yazı bütün hikayeyi anlatmaya yetmeyeceği için tüm akademik mahiyetini öğrenmek isteyenler, ilgili çalışmalara bakabilirler. Bu tartışmalar bize de kaçınılmaz olarak Batı'dan geldiği için kendimizi bu tartışmaların içinde buluyoruz. Önemi de buradan geliyor. Yani biz müslüman toplumlar da tartışmanın merkezindeyiz.

Modern dünyanın en temel sorusu

Tartıştıkları mesele, modern dünyanın en temel sorusuydu: Laik ve seküler kavramlarının birbirinin yerine kullanılmasındaki problem bir kenara, seküler akıl, kendi başına yeterli mi, yoksa dinî geleneklere hâlâ ihtiyaç var mı?

Bu diyalogdan çıkan sonuç açıktı: Modern akıl kendi sınırlarını kabul etmek zorundaydı. Habermas, dinî geleneklerin ahlâkî anlam üretimindeki rolünü teslim ederek "post-seküler toplum" fikrini geliştirdi. Bu, sadece teorik bir açılım değil; aynı zamanda laik aklın kendi kibriyle yüzleşmesiydi. Nitekim post-sekülerlik, yalnızca "aşırı sekülerliğe" karşı bir reaksiyon değil, küresel ölçekte dinin geri dönüşüne verilen bir cevaptı. Peter Berger'in "sekülerleşmenin gerileyişi" (desecularization) olarak adlandırdığı bu süreç, sekülerleşme tezinin evrensel olmadığını ortaya koyuyordu. Avrupa bir istisna olabilir—ama dünya değildi.

Tam da bu bağlamda, Habermas'ın kendi düşüncesinde yaptığı bir vurgu ayrıca dikkat çekicidir. Laik, Marksist ve ateist bir düşünür olarak bilinen Habermas, 2001 yılında (İng. çevirisi 2006'da) yayımlanan Geçiş Zamanı adlı eserinde yer alan "Tanrı ve Dünya Üzerine" başlıklı makalesinde sömürgecilik, Hristiyanlık ve Avrupa-merkezcilik meselesine girmeksizin şu çarpıcı ifadeyi kullanmıştı: "Özgürlük ve toplumsal dayanışma, özerk bir yaşam tarzı ve özgürleşme, vicdana dayalı bireysel ahlâk, insan hakları ve demokrasi gibi fikirlerin kaynağı olan eşitlikçi evrenselcilik, Yahudi adalet etiği ile Hristiyan sevgi etiğinin doğrudan mirasçısıdır." Bu, modernizmi ve laikliği, Yahudi adaletine ve Hristiyan ahlakına dayandıran tespit, özellikle Habermas gibi bir düşünürden geldiği için geniş bir şaşkınlık uyandırmıştı. Hatta Habermas daha da ileri giderek metodolojik ateizm vurgusu yaparken, "kendisinin iletişimsel eylem fikrinin bile Hristiyanlık'tan (logos) beslendiği söylenirse itiraz etmeyeceğini" belirtir.

Batı'nın "evrensel" olarak sunduğu değerlerin böylesine açık bir şekilde tarihsel ve dinî bir kökene bağlanması, aslında post-seküler tartışmanın en kritik kırılma noktalarından biridir. Muhtemelen bu durum, Batı'yı saf bir normatif model olarak benimseyen ve kendi bağlamını bu modele göre yeniden kuran çevrelerde de ciddi bir rahatsızlık yaratmıştır. Yani hem post seküler diyeceksin hem de Yahudi-Hristiyan değerleri yücelteceksin. Bu da evrensel olacak.

Anlaşıldığı kadarıyla Habermas bu gerçeği de gördü. Ve teorisini buna göre revize etti. İşe yaradı mı, pek sayılmaz.

Bu revizyonun merkezinde kritik bir problem vardı. Habermas, Ratzinger ile olan toplantıyı, Alman hukukçu Ernst-Wolfgang Böckenförde'nin meşhur sorusuyla açmıştı: Liberal, sekülerleşmiş devlet, kendi başına garanti edemediği normatif öncüllerle beslenir (çünkü eğer belirli bir etik öğretisini dayatırsa artık liberal olmaktan çıkar). Bu nedenle dinin hâlâ bir ahlâk rezervi sağlayabilmesi mümkündür. Nitekim bu tür bir destek, John Rawls tarafından da geç dönem eseri Siyasal Liberalizm'de kavramsallaştırılmıştır; Rawls burada, sivil hakların kazanılmasını mümkün kılan dinî mobilizasyon deneyimlerini adalet teorisinin tarih ve kapsamı dışında bırakamayacağını kabul etmiştir.

Ratzinger ise, -bizim klasik İslam geleneğinde 1000 yıl öncesinden beri varolan (örneğin Gazzali'nin "el-İktisad fi'l-İtikad" eserindeki gibi)- akıl ile inanç arasında karşılıklı bir denge fikrini memnuniyetle karşılayan bir konuşma yapmıştı: İnanç söz konusu olduğunda bu denge, aşırı eğilimleri dizginleyebilir; akıl söz konusu olduğunda ise kontrolsüz bilimsel ve teknolojik ilerlemenin taşkınlıklarını önleyecek ahlâkî referanslar sunabilir. Daha sonra Nisan 2005'te Papa seçileceği kardinaller kurulunun açılışında yaptığı vaazda "relativizme" karşı sert bir tavır alacak olan Ratzinger, burada Habermas'a ve kültürlerarası bir perspektife açılarak, hem Hristiyanlığın hem de Batı aklının mutlak bir evrensellik iddiasında bulunamayacağını, her ikisinin de belirli tarihsel bağlamların ürünü olduğunu kabul etti. Bu nedenle Müslüman, Budist ve Hindu bağlamlar gibi diğer kültürel-dinî dünyalarla diyaloga ihtiyaç vardı; zira bu dünyalar bir yandan radikal ve sapkın eğilimler barındırırken, diğer yandan rasyonaliteye ve hoşgörüye açık karşı eğilimler de üretmekteydi.

Ancak yine de Münih'teki o toplantıya katılan Ratzinger ve Ocak 2008'de Roma'daki Sapienza Üniversitesi için kaleme aldığı—ancak kamuoyu tepkisi nedeniyle sunamadığı—başka bir konuşmada Katolik Kilisesi'nin başı olarak mesajını, kolektif hayata "hümanizm"in katkısından bahsetmişti. Daha sonra Vatikan sayfasında yayımlanan bu konuşmada,Hristiyanlığın "tümünü" değil, onun hümanist çekirdeğini öne çıkarıyordu. Bunu, Hristiyan doktrininden kamusal akılla ortaklaşabilecek değerleri öne çıkarabilen, aynı zamanda Habermas ve özellikle Münih tartışmasının merkezinde yer alan Rawls'un düşünceleriyle -"örtüşen uzlaşı alanı" (overlapping consensus) dediği şeyle- içselleştirmiş bir Hristiyan teologun yetkinliğiyle yapmıştı. Bütün bu sözde hümanistik yönelime rağmen aynı Ratzinger, Papa olduktan sonra Eylül 2006'da Almanya'daki University of Regensburg'de yaptığı bir konuşmayla Müslüman dünyasında büyük tepki çekmişti. "İnanç, Akıl ve Üniversite: Hatıralar ve Düşünceler" başlıklı bu ders, İslam ile Hristiyanlık arasındaki tarihsel ve felsefi farklılıkları ve inanç ile şiddet arasındaki ilişkiyi ele alma iddiasındaydı. Konuşması sırasında Papa Benedikt, İstanbul'un fethinden önce yaşamış Bizans Hristiyan imparatoru II. Manuel Palaioloğos (1391–1425)'un "Bir Müslüman ile Mülâkatlar" adlı bir eserinin Yedinci Tartışma'sında şu sözlerini aktardı: "Bana Muhammed'in yeni olarak ne getirdiğini göster, orada sadece kötü ve insanlık dışı şeyler bulacaksın; örneğin, vaaz ettiği inancı kılıç zoruyla yayma emri gibi." Ardından Papa, şiddetin "Tanrı'nın doğasıyla ve ruhun doğasıyla bağdaşmadığını" ifade etti.

Önünü arkasını polemikle dekore edip sonradan `öyle kastetmedim` dese de, bu sözler İslam'a yönelik bir saldırı olarak yorumlandı ve Pakistan, Hindistan, Türkiye ve Gazze'de öfkeli protestolara yol açtı. Yaşanan tepkiler üzerine Papa Benedikt bir özür açıklaması yapmak zorunda kaldı.

Ama mesele tam da burada başlıyor.

Çünkü bir Papa'nın ya da bir filozofun değeri, yalnızca teorilerini nasıl kurduğuyla değil, o teorileri ne zaman ve nasıl uyguladığıyla ölçülür.

Habermas'ın bütün projesi şuna dayanıyordu: İnsanlar eşit ve baskıdan arınmış bir ortamda konuşabilirse, doğruya yaklaşabilirlerdi. Bu iddia, John Rawls'un ona göre sınırlayıcı "kamusal akıl" anlayışını aşan daha kapsayıcı bir model sunuyordu. Din dışlanmayacak, ama yorumlanarak ('tercüme' edilerek) ortak akla katılacaktı.

Mesela İslamiyet'in ('siyasal İslamcı'lığın değil) kendi toplumsal politik bir anlam dili olduğuna göre teoride bu, etkileyici bir uzlaşma projesi gibi görünse de, peki pratikte mümkün mü, ya da nasıl mümkün?

Mesela Gazze'deki soykırım söz konusu olduğunda, bu kapsayıcı everensel ahlaki akıl nerede? Ne alaka diyenleriniz olacaktır. Bu yazı da zaten bununla ilgili.

"Solcu bir filozof Tanrı'yı keşfettiğinde ne olur?"

İşte yukarda bir arkaplan olarak okuyucuya anlatığımız sözde hümanistik görüşleriyle ya da görüşlerine rağmen aynı Habermas, "huzursuz bir modus vivendi'den dini-kültürel farklılıklarla barışık ortak vatandaşlık dengesine geçiş" olarak özetlenebilecek postseküler toplumu savunurken, temel insani ahlak ölçülerine aykırı biçimde Gazze'de İsrail'i desteklemesinin nasıl bir iletişimsel eylem olduğunu yaşasaydı açıklayabilir miydi acaba?

Aslında yıllar önce Peter Berger, "Solcu bir filozof Tanrı'yı keşfettiğinde ne olur?" başlıklı pek de bilinmeyen bir makalesinde (2011) çarpıcı bir tespitte bulunur. Makalesinde özetle şöyle der: "Habermas hiç de ilgi duymadığım biriydi, ama son zamanlarda Alman medyasında öne çıkmıştı. Onu okuyunca insan mı köpeği köpek mi insanı ısırdı? sorusu akla geliyor. Aynı yaşlardayız. Amerika'ya misafir öğretim üyesi olarak geldiğinde pek de anlaşamamıştık. Solcululuk temelli görüşleri ve dolambaçlı felsefeciliği bana itici gelmişti. Düşünce seyrinin üç aşaması vardı. Sonuncusu ilginçti. 1990'lara denk gelen şekilde düşüncelerinde din hakkındaki değişim biraz daha olumlu oldu. Artık dinin kasmusal rolünü kabul etmeye başlamıştı. Onun ifadesiyle 'turbo-kapitalizm'in yarattığı kültürel krizden çıkmak için dinin ahlaki sezgileri işe yarayabilirdi. Bu post-seküler toplumdu. Artık 'yahudi-hristiyan' değerlerinden de bahsediyordu aralarda. Bu görüşlerini Ratzinger ile olan konuşmalarının basıldığı Sekülerleşmenin Diyalektiği adlı kitapta da sürdürdü. Kişisel inançları buna paralel değişim geçirdi mi bilmiyorum. Şart değil. Ama emprik gerçeklikten hareketle sekülerleşme terorisinin tutmadığını anlamış olmalı. Edward Gibbon, Roma İmparatorluğu'nun çöküşüne dair ünlü eserinin ikinci bölümünde şöyle der:'Roma dünyasında yaygın olan çeşitli ibadet biçimleri, halk tarafından eşit derecede doğru; filozof tarafından eşit derecede yanlış; devlet yöneticisi tarafından ise eşit derecede kullanışlı kabul edilirdi.' Buradaki filozof ile yöneticiyi birleştirdiğinizde ise ortaya Habermas çıkar."

Benim Berger'in Habermas yorumundan anladığım şu: Habermas ne dini anlayabildi, ne de sekülerliği. İlginçti Habermas'ın değişimi, dönüşümü ama yetersizdi. Türkiye'deki Habermas hayranları bir şey bulduklarını sandılar. Ama Habermas'ın Gazze soykırımında İsrail yanlısı dili onları utandırmadı bile. Habermas bu dünyadan belki de kafası karışık gitti. Gazze konusunda soykırımı meşrulaştırıcı görüşleri bunun örneği. Ortada onun iddia ettiği ne uzlaşmacılık, ne kamusal akıl, ne de iletişimsel eylem kalıyor.

Evrensel etik iddiası, seçici uygulanamaz

7 Ekim Aksa Tufanı'ndan yaklaşık bir ay sonra 13 Kasım 2023'te Habermas ve üç meslektaşı, "Dayanışma İlkeleri" başlıklı bir bildiri yayımlayarak İsrail'in 7 Ekim saldırısına verdiği askerî karşılığın temelde bir meşru müdafaa meselesi olduğunu ileri sürdüler. Bu açıklama Habermas'ın merkezine yerleştirildiği Eleştirel Teori çerçevesinde derin bir krizi temsil etmekte ve onun felsefi idealleri ile tarihsel kimliği arasındaki çelişkiyi hatta iki yüzlülüğü gözler önüne sermektedir. Bildirideki ifadelere bakın: 'İsrail'le ve Yahudilerle dayanışma', 'Filistinlilerin kaderi kaygı verici de olsa İsrail'e yapılan soykırım suçlamasındaki yargılayıcı zihin kayması', 'hedef barış olsa da orantılı güç, sivil kayıplardan kaçınılması gibi konuların tartışmalı oluşu'. Sanki, Yahudi 'soykırım çalışmaları' (genocide studies) profesörlerinin itiraf ve ifadeleriyle bile İsrail Gazze'de bir katliam ve soykırım yapmamış gibi Habermas'a göre İsrail'in yaptıklarının yine de antisemtizme sebep olmaması gerekiyormuş. Bu tutumu anlamak için, II. Dünya Savaşı sonrası Almanya'nın kendine özgü etik bağlamını dikkate almak gerekir belki evet. Zira Holokost karşısında duyulan kolektif suçluluk, zamanla Staatsräson (devlet aklı) olarak kurumsallaşmış; İsrail'in güvenliği, Alman ulusunun temel ahlâkî yükümlülüklerinden biri olarak kabul edilmiştir. Ancak Habermas'ın nihayetinde 'birarada yaşama'ya dair felesefi iddialarına bakılırsa imzaladığı bu açıklamalar, sadece bir "denge politikası" değil, aynı zamanda bir ahlâkî daralma, bir ahlâkî iflasın ispatıdır. Türkiye'de Habermas övgüsü düzenlerin mertçe ve ahlaklı bir şekilde bir Habermas eleştirisi yazmalarını bekliyoruz.

Çünkü, burada artık teorik bir tartışmadan değil, doğrudan bir çelişkiden söz ediyoruz.

Çünkü evrensel etik iddiası, seçici uygulanamaz.

Habermas'ın post-seküler modeli, farklı seslerin tanınmasını ve karşılıklı öğrenmeyi öngörüyordu. Ama Gazze bağlamında bu model, mazlumun sesini gerçekten eşit bir özne olarak tanımakta başarısız görünüyor."İletişimsel akıl"ın en temel şartı olan eşitlik, güç asimetrisinin en görünür olduğu yerde askıya alınıyor.

Sessizlik burada nötr değildir.

Sessizlik, özellikle de açık bir güç dengesizliğinde, fiilen bir pozisyon alışıdır. Habermas'ın tutumu, savunucularına göre Almanya'nın Holokost sonrası taşıdığı tarihsel sorumluluğun bir sonucudur. Ancak bu açıklama, sorunu çözmek yerine daha da derinleştirir: Eğer tarihsel sorumluluk evrensel etik ilkeyi sınırlıyorsa, o zaman bu etik gerçekten evrensel midir?

İşte mesele tam da burada düğümleniyor.

Habermas, Immanuel Kant'tan miras aldığı evrensel ahlâk fikrini, Georg Wilhelm Friedrich Hegel'in tarihsel bilinciyle dengelemeye çalıştı. Ancak bu denge, pratikte çoğu zaman Avrupa'nın kendi tarihsel sınırları içinde kaldı.

Gazze, bu sınırın ifşa olduğu yerdir.

Habermas'ın trajedisi belki de burada yatıyor: Hayatı boyunca iletişimi savunan bir filozof, en kritik anda iletişimin ahlâkî cesaretini gösteremiyor. "İdeal konuşma durumu"nu teoride kuran bir düşünür, gerçek dünyanın gürültüsü içinde kendi ilkesini sürdüremiyor.

Habermas, sözde faşizme ve kapitalizme meydan okuyarak demokrasiyi kurtarma filozofisiyle meşgulken, üç kuşak yaşayıp, uzlaşı toplumu, saygılı muhalefet ve rasyonelite ilişkisi kurma çabasındayken, Alman geleneğinde Holokost söylemi karşısında eziklikle Alman burjuva Siyonizmine teslim olup, derin oryantalizminden asla ödün vermeden ömrünün sonunda biraz Rawls biraz Ratzinger bulaşsa bile "iletişimsel eylem"i kendinde başaramadan, hala Marksist kalarak ama Avrupa için 'Yahudi-Hristiyan' geleneğin katkısını ('bir ayağı çukurda' olduğu için midir) bile telaffuz edecek noktaya gelmişken, 96 yaşında bu dünyadan bir 'orantılı soykırım' destekçisi olarak göçtü gitti. Ne hazin bir son ya da başlangıç. Kant ve Hegel'den Levinas ve Zizek'e oryantalizmin insan ve tarih kurgusunu temel alan 'Batı felsefesinin ahlaken iflası nedir?' derseniz Habermas tam bir örnektir.

Ve tam da bu noktada, mesele sadece Habermas'ın şahsı olmaktan çıkar. Aynı dilin, aynı seçici evrensellik iddiasının farklı bağlamlarda nasıl yeniden üretildiğini görmek zorundayız.

Mesele sadece bir filozofun çelişkisi değil

Türkiye'de de benzer bir tablo ortaya çıkıyor: Kendilerini "evrensel ahlâk" ve "adalet" adına konumlandıran bazı politik ve kültürel etki ajanları, Batı modelini evrensellik adı altında kavramları manipüle ederek mutlak referans alıp hukümet muhalifliği yaparken, reddettikleri 'kesinlikçilik'(absolutism) iddiasına kendileri düşüyor, Alman oryantalist Bauer'in manipülatif argümanı olan müphemliğe bile kendilerinde yer açmayıp, ölçüyü kaçırıyor ve açık bir tarafgirliğe savruluyorlar. Liberal felsefenin bir ahlak üretemediği/sunamadığı, aksine Epstein dosyalarına özgürlük sunduğu bir dünyada, savunduklarını iddia ettikleri evrensel ilkeleri değil, seçici ve konjonktürel bir pozisyonu yeniden üretiyorlar. Bu da eleştiriyi ahlâkî bir duruştan çıkarıp araçsal bir söyleme indiriyor.

Habermas örneği de bize gösteriyor ki, işte bu yüzden mesele artık sadece bir filozofun çelişkisi değildir.

Mesele, evrensel dediğimiz şeyin gerçekten kimleri kapsadığıdır. Mesele, ahlâkın ilke mi yoksa araç mı olduğudur.

Böylesi şiddetli bir nekropolitik (dünyada birilerinin başkalarını ölümüne karar verme ve onları aşağı görme) siyaseti, aslında yeni olmayıp, yüz yıl önce Ahmet Rıza'nın "Batı Siyasetinin Ahlaken İflası" kitabında ve Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi'nin "Yirminci Asırda Alem-i İslam ve Avrupa Siyaseti" kitabında da veciz surette anlattıkları bir gerçeklikti. Gözümüzün içine baka baka Gazze'deki soykırıma göstermelik açıklamalar dışında tıpkı Srebrenitza'daki gibi sessiz kalarak 'insan hakları edebiyatı' yapan Batı'nın 'rasyonalite' ve 'iletişimsel eylem filozofu' da 'soykırım normal' diyerek öldü gitti.

Ve en nihayetinde mesele şudur:

-En azından hiçbir zulmü desteklemedik, sessize de yatmadık diyebilmek- belki de bütün teorilerden daha ağır bir sözdür.

Gerçek iletişimsel eylem (communicative action) belki de tam burada başlar.

Ve belki de en acı gerçek şudur: Bazı filozoflar, düşünürler ve yazarlar düşünceleriyle değil, susarak zulme sessiz kalışlarıyla hatırlanır. Zulmün karşsısında susmak tarafsızlık değildir.

Ancak hakkaniyetten değil enaniyetten beslenenlerin hamaseti de adalet değildir.