ABD ve İsrail, İran'ı "önleyici bir savaş"la denklemin dışına itmeyi hedeflemişti. Ancak son haftalarda yayımlanan analizler, Orta Doğu'da tek kutuplu Amerikan düzeninin ciddi bir sınavdan geçtiğini ve bölgesel dinamiklerin kökten değişmekte olduğunu gösteriyor. Peki, bu stratejik çöküşün temelinde hangi hesap hataları yatıyor?
Prof. Dr. Emel Topcu/ Akademisyen, Yazar
Hürmüz Boğazı'nda, 12 Temmuz sabahı. Oceanus adlı Liberya bandıralı petrol tankerinin kaptanı Ahmed el-Mehdi (isimler ve olay kurgusaldır), köprü üstünden ufku tarıyor. Önceki gece İran devriye botlarının projektörleri altında kalmış, telsizden "ilerlemeyin" ihtarı almıştı. Önceki gün ise İran Devrim Muhafızları'na (IRGC) ait hücumbotların boğazın güney rotasında "küme" halinde konuşlandığı haberleri gelmişti (AGBI, 1 Temmuz 2026). Birkaç gün önce ticari gemilere yönelik saldırıların ardından tahliye planları askıya alınmış, sigorta şirketleri savaş riski primlerini yeniden düzenlemeye başlamıştı (Middle East Eye, 2 Mart 2026). Artık eski rotalar kullanılmıyor; kimisi İran'ın telsizle belirlediği koridora yönelirken (Mehr News, 5 Temmuz 2026), kimisi Umman açıklarından geçen ABD korumalı alternatif bir hattı tercih ediyordu (Sky News Australia, 9 Temmuz 2026). Seyir ücretleri üç katına çıkmıştı. Şimdi, güvertesinde iki milyon varil ham petrolle, bir yandan sigorta şirketinin acil durum prosedürlerini okurken diğer yandan ailesine "her şey yolunda" mesajı atıyor. Kaptan el-Mehdi için bu kriz, Paul Kennedy'nin "aşırı yayılma" teorisinden ya da Stephen Walt'ın"tehdit dengesi" kavramından çok daha somuttu: Gemisini hangi rotadan geçireceği, varış limanındaki petrol fiyatını ve şirketinin sigorta ödemelerini doğrudan belirleyecekti. Kaptan el-Mehdi'nin yaşadığı bu gerilim, Washington ve Tel Aviv'in İran'a yönelik askeri baskı stratejisinin neden beklenmedik bir çıkmaza saplandığını anlamak için iyi bir başlangıç noktası.
ABD ve İsrail, İran'ı "önleyici bir savaş"la denklemin dışına itmeyi hedeflemişti. Ancak son haftalarda yayımlanan analizler, Orta Doğu'da tek kutuplu Amerikan düzeninin ciddi bir sınavdan geçtiğini ve bölgesel dinamiklerin kökten değişmekte olduğunu gösteriyor. Peki, bu stratejik çöküşün temelinde hangi hesap hataları yatıyor? Washington ve Tel Aviv, İran'a müdahale ederken hangi yanılgılara kurban gitti?
ABD ve İsrail'in savaş stratejisi dört temel varsayıma dayanıyordu. Ancak her biri, Washington'ı çıkmaza sürükleyen birer yanılgıya dönüştü ve bölgesel dengeleri kalıcı olarak değiştirdi.
Birinci illüzyon: Stratejik yanılgı - İran tek adam yönetimi zannı
Washington'ın temel stratejik yanılgısı, İran'ı çevresindeki diğer rejimler gibi lider merkezli, tek adama dayalı klasik bir diktatörlük zannetmesiydi. Hamaney'in tasfiyesinin rejimi çökerteceğine inandı. Oysa İran öyle kolay devrilen bir domino değil; gücün Devrim Muhafızları, Ulusal Güvenlik Konseyi, Cumhurbaşkanlığı ve Uzmanlar Meclisi arasında paylaşıldığı bir mozaik. 2024'te Hamaney hastalandığında bile bu mozaiğin parçaları yerinden oynamadı; rejim kriz yönetiminde hiç zorlanmadı.
İşte bu yanlış varsayım, savaşın kısa ve kolay olacağı hayalini yarattı. Oysa İran'ın mozaik yapısı, "lideri öldür, gerisi hallolur" formülünü geçersiz kıldı. Kısa süreceği varsayılan operasyon, kara savaşına dönüşme ihtimali taşıyor. TASS tarafından 14 Temmuz 2026'da aktarılan ve bağımsız olarak doğrulanamayan ve CENTCOM'a dayandırdığı bilgiye göre Orta Doğu'daki Amerikan asker sayısı 50 bini aştı. Çıkış yolu ise görünmüyor. İşte bu noktada, savaşın uzaması ve maliyetlerin katlanması, Paul Kennedy'nin 1987'deki uyarısını gündeme getiriyor: Bir imparatorluk, askeri taahhütleri ekonomik tabanını aştığında çöker. 2001 sonrası Orta Doğu operasyonlarının maliyeti 8 trilyon doları buldu (Brown University, 2025). İran çatışmasının günlük maliyetinin milyarlarca dolar seviyesine ulaşabileceği yönünde değerlendirmeler yapılmaktadır. Washington, kendi kıyılarından binlerce kilometre uzakta bu kara savaşını finanse ederken, İran'ı yanlış okumanın bedeli her geçen gün daha da ağırlaşıyor. Stratejik yanılgı uzayan savaşı, uzayan savaş ekonomik aşınmayı, ekonomik aşınma ise Kennedy'nin öngördüğü çöküşü getiriyor.
İkinci illüzyon: Halkın desteği ve "kurtuluş" yanılgısı
Washington'ın en büyük stratejik körlüğü, İran halkının sosyo-politik reflekslerini yanlış okumasıydı. ABD, yıllardır yaptırımlar altında ezilen ve rejimden bıkmış kitlelerin, dışarıdan gelecek askeri müdahaleyi bir "kurtuluş" olarak karşılayıp ayaklanacağını varsaydı.
Ancak bombardıman başlar başlamaz bu hayal çöktü. Dış tehdit, iç fayı anında kapattı; rejim karşıtı protestolar bıçak gibi kesildi. Halk, varoluşsal refleksle "bayrak etrafında toplandı." Şubat'ta zirveye ulaşan muhalif eğilim, İran'ın bombalanmasıyla birlikte keskin biçimde geriledi. En muhalif kesimler bile seferberlik çağrılarına kulak verdi. Hatta daha da çarpıcı olanı, yıllardır sürgünde yaşayan bazı muhalifler dahi ülkelerine geri dönerek ulusal savunma safında yer aldı.
Trump'ın, öldürülen generalin cenazesindeki kitleleri görünce sarf ettiği "Cenazede ağladıklarını görünce şaşırdım, herhalde sahte gözyaşlarıdır" sözü, Washington'un bölge sosyolojisindeki zihinsel kopukluğu özetliyor.
Bu durum, Stephen Walt'un "Tehdit Dengelenmesi" teorisini doğruluyor. Walt'a göre devletler ve toplumlar yalnızca kaba güce göre değil, algılanan tehdide göre hareket eder. Saldırgan niyet, coğrafi yakınlık ve askeri kapasite bir araya geldiğinde, ABD-İsrail'in hamleleri İran halkı tarafından doğrudan "varoluşsal tehdit" olarak kodlandı. Ortak tehdit belirdiğinde iç muhalefet askıya alındı; toplum dış düşmana karşı birleşti.
Aynı saldırgan niyeti kendileri için de tehdit olarak okuyan Körfez ülkeleri ise Washington'dan uzaklaşıp kendi güvenlik dengelerini aramaya başladı.
Üçüncü illüzyon: Hürmüz'ün kontrol edilebilirliği
Thomas Schelling'in caydırıcılık kuramı, zayıf aktörlerin güçlü rakibe "kabul edilemez maliyet" yükleyerek üstünlük kurabileceğini söyler. İran, Hürmüz Boğazı üzerinden tam da bunu yaptı. Dünya petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 20'sinin (günlük ortalama 20-21 milyon varil) geçtiği bu dar boğazda Tahran, yalnızca kendi tankerlerini değil, gerektiğinde Suudi, Katar veya Umman gemilerini de hedef alabileceğini gösterdi. Haziran sonu ile Temmuz ortası arasında çeşitli ticari geminin İran devriyeleri tarafından durdurulduğu veya uyarı ateşine maruz kaldığı rapor edilmiştir (AGBI, 1 Temmuz 2026). Bu hamleler, ABD 5. Filosu'nun teknolojik üstünlüğünü etkisizleştirirken, petrol fiyatlarına da önemli ölçüde yansıdı. Nisan-Mayıs 2026'daki sıcak çatışma ve abluka sürecinde petrol fiyatları savaş riski primi nedeniyle sert biçimde yükseldi. Haziran ayındaki geçici mutabakat (MOU) ile fiyatlar 70-80 dolar bandına gerilese de, Temmuz 2026 ortasında Trump'ın Hürmüz'den geçen gemilere yüzde 20 transit geçiş ücreti getireceğini açıklaması ve İran ile yeni tırmanış sinyalleri, piyasalara yeniden "savaş riski primini" (warpremium) fiyatladı. Petrol fiyatları bu süreçte yeniden kritik seviyelere tırmandı. Bu gelişmeler, ABD askeri planlamacılarının "Hürmüz kapanmaz" varsayımını çürütmüştür. İran'ın asimetrik caydırıcılığı, yalnızca askeri değil, ekonomik ve siyasi bir gerilim aracına dönüşmüştür.
Dördüncü illüzyon: Nükleer tehdit abartısı
İsrail on yıllardır "İran'ın nükleer bombaya iki hafta uzaklıkta olduğu" tezini işleyerek Washington'u önleyici müdahaleye zorlamıştır. Ancak Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı(IAEA)'nın Temmuz 2026 tarihli brifinglerine göre, İran'ın yüzde 60 zenginleştirilmiş uranyum stoku kayda değer bir düzeyde olsa da, bunu işlevsel bir savaş başlığına dönüştürmek için gereken metalürji, patlatıcı tasarımı ve yeniden giriş aracı (re-entry vehicle) geliştirme süreçleri yıllar alacak bir endüstriyel çabayı gerektirmektedir.
Washington boşluğu ve yeni bölgesel mimari
Dört illüzyonun Washington'ı sürüklediği çıkmaz, yalnızca askeri ve siyasi bir yenilgi değil; aynı zamanda bölgesel dengeleri kökten değiştiren bir dönüşümün de başlangıcı oldu. ABD ve İsrail'in savaşı kazanma varsayımları çökerken, sahada yepyeni bir gerçeklik şekillenmeye başladı:
"Stratejik sınırlılık" paradigmasının sınanması ve yeni bölgesel gerçeklik
Barry Posen, John Mearsheimer ve Quincy Enstitüsü'nün savunduğu "Stratejik Sınırlılık" (Restraint) paradigması, ABD'nin her küresel krize askeri müdahale etmek yerine kendi sınırlarına çekilmesini, bölgesel dengeleri yerel aktörlere bırakmasını önerir. Son çatışmalar, bu yaklaşımın haklı yanlarını ortaya koydu: ABD askeri şemsiyesinin zayıflamasıyla birlikte Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) işlevsizleşirken, Riyad merkezli ve İran'ı da kapsayan yeni bir güvenlik anlayışı beklenenden hızlı biçimde yeşermeye başladı.
Ancak bu dönüşüm, basit bir "güç boşluğu" hikâyesinden çok daha karmaşıktır. Washington'ın stratejik öngörülemezliği ve ABD savunma sistemlerinin, bölgesel müttefiklerin güvenlik endişelerinden ziyade öncelikle ABD'nin ve İsrail'in stratejik çıkarlarını korumaya yönelik tasarlandığı şeklinde oluşan algı, bölge liderlerinde derin bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Bu güven bunalımı, Körfez ülkelerini geleneksel ittifaklarını gözden geçirmeye ve ittifaklarını çeşitlendirmeye zorlamıştır. Dört illüzyonun ortaya çıkardığı Washington boşluğu, artık bölge aktörlerinin kendi dengelerini kurma ihtiyacını kaçınılmaz kılmıştır.
A. İki kutuplu yeni mimari: Abraham Koalisyonu ve İslam Koalisyonu
Savaşın ardından Orta Doğu'da belirginleşen yeni ayrışma hattı, iki karşıt kutup etrafında şekillenmektedir:
Abraham Koalisyonu: Bu kanadın merkezinde İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri yer almaktadır. 2020'deki İbrahim Anlaşmaları ile temelleri atılan bu ittifak, savaşın etkisiyle bir "hayatta kalma stratejisine" ve askerî bir yapıya (Abraham Security Alliance) evrilmiştir. İsrail ve BAE'yi bir araya getiren temel dinamik, İran tehdidine yönelik ortak algıdır. Bu koalisyona zaman zaman Yunanistan ve Hindistan da askerî, ekonomik ve enerji konularında dahil olmaktadır. BAE ve Bahreyn, İran'a karşı İsrail ile derinleşen teknoloji, ticaret ve yatırım ilişkileriyle bu blokta kilit oyuncular haline gelmiştir.
İslam Koalisyonu: Karşı kutupta ise Suudi Arabistan, Pakistan ve giderek Mısır'ın ağırlık koyduğu bir İslam koalisyonu yer almaktadır. Bu ülkeler, halen güvenlikleri için Washington'a belirli ölçüde bağımlı olsalar da, algılanan tehditler karşısında birbirlerine yaklaşmışlardır. Bu koalisyonun oluşumunda dikkat çeken husus, tehdit algısının giderek çeşitlenmesidir. On yıllar boyunca Körfez ülkeleri, başta ABD ve İsrail olmak üzere uluslararası aktörler tarafından İran'ı bölgesel istikrarın birincil tehdidi olarak görmeye yönlendirilmiştir. Ancak son dönemde yaşanan gelişmeler, bu algının yeniden tanımlandığına işaret etmektedir. İsrail'in Gazze, Suriye, Lübnan ve Afrika Boynuzu gibi farklı coğrafyalardaki artan askeri varlığı ve güç projeksiyonu, bölge ülkeleri nezdinde yeni bir güvenlik endişesine yol açmıştır. Bu bağlamda, özellikle Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan gibi aktörlerin dahil olduğu İslam Koalisyonu, yalnızca İran merkezli değil, aynı zamanda İsrail'in bölgesel politikalarına karşı da bir denge unsuru olarak şekillenmeye başlamıştır. Bu dönüşüm, bölgesel güç dengelerinin eski statik yapısından çok daha dinamik ve çok boyutlu bir hâl aldığını göstermektedir.
Bu ittifakın askerî boyutunun temelini, Suudi Arabistan öncülüğünde 2015 yılında kurulan ve Türkiye'nin de kurucu üyesi olduğu Teröre Karşı İslam İttifakı (IMCTC) oluşturmaktadır. Türkiye, bu koalisyonun en gelişmiş donanıma ve en yüksek askerî kapasiteye sahip üyesi olarak öne çıkmaktadır. Bir NATO üyesi olarak Türkiye'nin varlığı, ittifaka taktiksel ve teknolojik açıdan benzersiz bir ağırlık katmaktadır. Son yıllarda Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan ile savunma sanayii alanındaki stratejik ortaklıklarını önemli ölçüde artırmıştır. Özellikle İHA/SİHA teknolojilerindeki uzmanlığı, bu koalisyonun caydırıcılığının temel direklerinden birini oluşturmaktadır.
Bu iki kutuplu yapı, eski Arap-İran ayrışmasının yerini daha karmaşık ve çok boyutlu bir rekabete bıraktığını göstermektedir.
B. Körfez monarşilerinin dönüşümü: ABD'den uzaklaşma ve çeşitlendirme
Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleri için bu savaş, varoluşsal bir güvenlik ve ekonomi krizi niteliği taşımıştır. Savaşın ilk günlerinde İran, Suudi Arabistan (Ras Tanura), BAE (Fujairah), Katar (Ras Laffan) ve Kuveyt'teki onlarca enerji tesisini hedef almış; Katar'daki enerji tesislerinin güvenliğine yönelik ciddi endişelerin oluştuğu bildirilirken, Katar yönetimi "mücbir sebep" ilan etmek zorunda kaldı. İlk haftalarda Körfez ülkelerinde oluşan toplam tahribatın yüz milyarlarca doları bulabileceği tahmin edilmektedir.
Bu yıkım, Körfez monarşilerinin ABD güvenlik şemsiyesine olan bağımlılığının sınırlarını somut biçimde gözler önüne sermiştir. ABD'nin geniş çaplı hava operasyonlarına rağmen İran'ın asimetrik araçlarla (füze ve İHA'lar) karşılık verebilmesi, bölge devletlerinde Amerikan koruma kapasitesine dair ciddi şüpheler uyandırmıştır.
Sonuçta Körfez ülkeleri, "stratejik yük" olarak görülen mevcut sistemden çıkarak ittifaklarını çeşitlendirme arayışına girmiştir. Bu çerçevede Suudi Arabistan, İran ile doğrudan diyaloğa geçerken; BAE, Bahreyn ve Katar ise bölgesel güvenlik mimarisini ABD dışında da inşa etme yönünde adımlar atmaktadır.
C. Çin'in yükselen rolü: Ekonomik arabulucudan stratejik ortağa
Çin, bu dönüşümün en büyük kazançlısı konumundadır. Pekin, Mart 2023'te Suudi Arabistan ile İran arasında arabuluculuk yaparak diplomatik ilişkilerin yeniden tesis edilmesini sağlamış ve bölgede "pozitif dengeleme" ile "kapsayıcı işbirliği" çerçevesinde yeni bir güvenlik anlayışı inşa etme hedefini ilan etmiştir. 2026'da bu rol daha da kurumsallaşmış; Çin, İran ve Körfez ülkeleri arasında arabuluculuk planlarını derinleştirmiştir.
Ancak Çin'in bölgedeki çıkarları salt diplomatik prestijin çok ötesine uzanmaktadır:
Enerji güvenliği: Çin, günlük petrol ihtiyacının yüzde 70'inden fazlasını ithal etmekte ve bu ithalatın önemli bir kısmı Basra Körfezi üzerinden gerçekleşmektedir. Hürmüz Boğazı'nın açık kalması, Pekin için hayati önem taşımaktadır.
Kuşak ve Yol İnisiyatifi: Orta Doğu'daki liman, demiryolu ve enerji koridoru projeleri, Çin'in küresel ticaret güzergâhlarının sürdürülebilirliği açısından kritik öneme sahiptir. Bölgesel istikrarsızlık, bu devasa yatırımları doğrudan tehdit etmektedir.
ABD'siz bir dünya düzeni: Pekin, Washington'ın liderliğinde olmayan yeni bir küresel düzen inşa etme stratejisinin Orta Doğu ayağını da bu şekilde örmektedir.
Çin'in yaklaşımı, ABD'nin askeri angajmanına karşılık ekonomik angajmanı ve diplomatik arabuluculuğu merkeze alan bir modeldir. Bu sayede Pekin, bölgede hem İran hem de Körfez ülkeleriyle aynı anda işbirliği yapabilmekte, Washington'ın ikilemlerine düşmemektedir.
Nitekim Arab Barometer yöneticileri Amaney A. Jamal ve Michael Robbins'in 7 Nisan 2026 tarihinde Foreign Affairsdergisinde yayımlanan "America Has Lost the Arab World: Wars in Gaza, Iran, and Elsewhere Have Sunk Washington's Reputation—Maybe for Good" başlıklı kapsamlı makalesinde aktardığı kamuoyu verilerine göre; Arap dünyasında Çin'e yönelik olumlu algı son yıllarda yeniden yükselişe geçmiştir. Makale, Washington'ın askeri müdahaleci politikalarının bölge halkları nezdindeki itibarını dramatik bir şekilde erittiğini, buna mukabil Çin'in çatışmasızlık ve kalkınma odaklı diplomatik yaklaşımının Arap toplumlarında çok daha güvenilir bir karşılık bulduğunu ortaya koymaktadır.
D. Rusya'nın askerî ve stratejik ağırlığı
Moskova ise bölgede Çin'den farklı bir rol üstlenmektedir. Çin ekonomik ve diplomatik araçlara öncelik verirken, Rusya doğrudan askerî ve istihbarat desteğiyle sahada yer almaktadır:
İran'a askerî destek: Rusya'nın İran ile istihbarat ve güvenlik alanlarında iş birliğini derinleştirdiği yönünde değerlendirmeler bulunmaktadır.
Ortak askerî tatbikatlar: Rusya, İran ve Çin donanmaları ile Basra Körfezi'nde ortak deniz tatbikatları düzenlemiştir.
BM Güvenlik Konseyi'nde veto: Çin ile birlikte, Hürmüz Boğazı ile ilgili kararlarda veto yetkisini kullanarak ABD'nin bölgedeki manevra alanını daraltmıştır.
Rusya için Orta Doğu, yalnızca bir nüfuz alanı değil, aynı zamanda Ukrayna savaşı sonrası Batı yaptırımlarına karşı güvenli bir jeopolitik limandır. Moskova, bölgede ABD karşıtı bir blok oluşturarak hem kendi güvenliğini pekiştirmekte hem de küresel enerji piyasalarındaki ağırlığını korumaktadır.
E. BRICS: Yeni bir çekim merkezi mi?
Bu gelişmelerin kurumsal karşılığı ise BRICS'in Orta Doğu'da giderek daha cazip bir alternatif platform haline gelmesidir. İran, BAE ve Mısır 2024 itibarıyla BRICS'e katılmış; Suudi Arabistan ise davet edilen ancak nihai üyelik kararını henüz netleştirmemiş aktörlerden biri olmuştur. Ancak Mayıs 2026'daki BRICS toplantısında Orta Doğu konusunda ortak bildiri çıkamamış olması, ittifakın kendi iç gerilimlerine işaret etmektedir: Pekin ekonomik istikrarı öncelerken, Moskova jeopolitik rekabete öncelik vermektedir.
F. Yeni bölgesel denge: Tek kutupluluktan çok kutuplu karmaşaya
Bu gelişmeler ışığında Orta Doğu'da ortaya çıkan yeni mimari, üç temel özellikle tanımlanabilir:
Birincisi, eski Arap-İran ayrışmasının yerini, İsrail eksenli Abraham Koalisyonu ile Suudi-Pakistan-Mısır eksenli İslam Koalisyonu arasındaki rekabet almıştır. Bu yeni ayrışma hattı, kimlik ve mezhep temelinden çok, güvenlik algıları ve stratejik çıkarlar üzerinden şekillenmektedir.
İkincisi, ABD'nin bölgesel güvenlik şemsiyesi ciddi biçimde aşınmış; Körfez ülkeleri "stratejik otonomi" arayışıyla ittifaklarını çeşitlendirme yoluna gitmiştir.
Üçüncüsü, Çin ve Rusya, farklı araçlarla da olsa, ABD'siz bir bölgesel düzenin mimarları olarak sahneye çıkmışlardır. Çin ekonomik ve diplomatik ağırlığıyla, Rusya ise askerî ve istihbarat desteğiyle bu yeni denklemin ayrılmaz parçaları haline gelmiştir.
VI. Süveyş Anı: Tarihsel Analoji ve Güncel Farklar
1956'daki Süveyş Krizi'nde İngiltere ve Fransa, Mısır lideri Nasır'ın Süveyş Kanalı'nı millileştirmesinin ardından İsrail ile gizli bir anlaşma yaparak askeri müdahalede bulunmuş ve askeri olarak başarı kazanmıştı. Ancak ABD (Eisenhower yönetimi) bu operasyonu kendi rızası dışında yapıldığı için sert bir şekilde kınamış; müttefiki İngiltere'ye karşı ekonomik yaptırım ve sterlin satışı tehdidinde bulunarak onları geri çekilmeye zorlamıştı. Bu durum, Avrupalı sömürgeci güçlerin Orta Doğu'daki hegemonyasının kesin olarak bittiğini ilan eden tarihi bir dönüm noktası (Süveyş Anı) oldu.
Bugün de benzer şekilde, ABD-İsrail ortaklığının İran'ı askeri yolla dize getiremeyişi, modern bir "Süveyş Anı" olarak kaydedilmektedir. İki kriz arasındaki en belirgin benzerlik, müdahaleci güçlerin kesin bir askeri başarı umarken ağır birer siyasi yenilgi yaşaması ve bu süreçte müttefiklerin ana müdahaleci güçten hızla ayrışmasıdır. Buna karşın iki dönem arasında çok kritik farklılıklar da göze çarpmaktadır; 1956'da ABD ve SSCB savaşı durduracak ortak bir "polis" işlevi görebilmişken, bugünün çok kutuplu dünyasında böyle bir küresel uzlaşı zemini bulunmamaktadır. Ayrıca ABD halen küresel rezerv para birimi avantajına sahip olsa da, bu finansal gücün bölgesel ve asimetrik bir çatışmada tek başına askeri bir caydırıcılık sağlamaya yetmediği açıkça görülmektedir.
Sonuç: Asıl soru artık İran değil, Washington
Tüm bu gelişmeler, Washington'ın stratejik hesaplarının ciddi biçimde sorgulanmasına yol açmıştır. ABD, kendi gücünü tüketen bu krizden çıkmak istiyorsa, müttefiklerinin pazarladığı "tek vuruşta rejim çöker" türü kötü istihbaratları çöpe atmalıdır. Sürdürülebilir bir bölgesel düzen için Washington'ın, İran ile Hürmüz Boğazı güvenliği ve karşılıklı yaptırımların kaldırılması üzerinden rasyonel bir statükoda uzlaşması artık bir tercih değil, zorunluluktur.
Asıl soru artık İran'ın ne yapacağı değil; Washington'ın, gücünün sınırlarını kabul edip etmeyeceğidir. Aksi takdirde,ne ABD'nin teknolojik üstünlüğü ne de İsrail'in istihbarat derinliği, aşırı yayılmanın bedelini ödemekten kurtarabilecektir. Kaptan Ahmed el-Mehdi'nin Oceanus'ta yaşadığı gerilim, jeopolitik teorilerin sahada et ve kan bulduğu anın ta kendisidir. Ve bu an, Washington'un karar vericileri için bir uyarı niteliğindedir: Gücün sınırlarını tanımak, yenilgi değil, olgun realizmin ta kendisidir.