Bir ulusun varlığı ne ile kaimdir?

25.07.2026

Marks'ın icat ettiği ve daha sonra tilmizlerinin bile kökten revize edip konuyu “kavramsal olgu” düzeyinde ele alınmasını önerdikleri “komün yaşam” felsefesine belki de dünyadaki en uzak sosyoloji Kürtler olmasına rağmen PKK bundan asla vazgeçmedi. Kendisine rağmen bu projeden vazgeçmedi, vazgeçmiyor, vazgeçemiyor.


Bir ulusun varlığı ne ile kaimdir?

Prof. Dr. Mazhar Bağlı/ Akademisyen, Yazar

Bir yazarı şımartan en önemli konulardan birisi zihninde biriken fikirlerini özgürce yazacak bir platformun olması, ki bu konuda editörümüz sn. Hale Kaplan'ın bendenize verdiği sınırsız krediyi bir ömür boyu bir gül gibi göğsümde taşıyacağım, birisi de okur ile arasında kurmuş olduğu etkileşimdir. Bu etkileşim, insanın dipsiz bir kuyuya seslenmediğini gösteren ve yazdıklarının muhatabının hangi okurunun olduğunu ona hatırlatan bir denetim görevlisi gibidir.

Bundan önceki yazımda HDP/PKK çevrelerinin, "Kemalist Türk solu ve sapık derneklerle" olan ilişkisini irdelemiştim. O yazıya bir hayli yorum yapıldı. Çok farklı tepkiler aldım. Doğrusu tahminlerimin ötesinde bir ilgi gördü. Kürtler için politika yapan aktörleri eleştiren bir yazı olmakla beraber en çok takdiri bu kesimden görmesi benim için de bir çok şaşırtıcı oldu.

Kürt meselesine farklı bir pencereden bakan ve rûberû tanışmadığım ancak birbirimizin ailesini ve kültürünü çok yakından bildiğimiz kıymetli dostum, yöremizde insanların nazarında gerçek bir kanaat önderi olan (ki benim gözümde bölgedeki politik ve bürokratik çevrelerde sadece adı "kanaat"önderi olanlar esasında birer "kabahat" önderleridir) Suruçlu Vahdettin Demir, söz konusu ilişkiyi daha da derinlemesine irdelememi önerdiğinde hemen kağıda kaleme sarıldım.

Eğer okurlarım ve Vahdettin bey izin verirse önce şuradan başlayalım; PKK veya günün moda ifadesiyle Kürt Siyasal Hareketi şimdiye kadar Kürtler için ne yaptı, şimdi ne yapıyor ve nihayetinde ne yapmak istiyor sorularına cevap arayalım. Keza şunun da altını çizelim; her ne kadar farklı isimlendirmeleri varsa da bugün piyasada var olan esas yapı KCK/PKK'dır. Hiç lafı dolaştırmaya gerek yok. Sivil Toplum adı altındaki yapılanmalar da medya alanındaki kurumlar da siyasi parti yapılanması da kadın örgütlenmeleri de bahse konu yapının/örgütlenmenin sacayaklarıdır. Evrensel İnsan Haklarını kendisine temel hedef olarak belirlediğini iddia eden sözde sivil toplum örgütü dahi bu yapılanmanın bir bileşeni olarak çalışır ve çalışmak zorundadır.

İki ana aks

Zaten örgüt de mücadelesini iki ana aks üzerinden yürüttüğünü her daim dile getirir. Siyasi çalışmalar ve silahlı mücadele. Onların ifadesiyle "kari leşkeri ve kari siyasi."

Silahlı kanadın yaptıklarını detaylandırmaya bence hacet yok. Kendisinden başka hiç kimseye yaşama hakkı tanımamak için gerçekleştirdiği iç infazlar ve işlediği cinayetler bile başlı başına bir vahşet ve terör. Sayısı bilinmeyen katliamlardan bahsedilmektedir. Çocuk yaştakilerin dağa kaldırılmasından sivil katliamlara, kanlı baskınlardan bombalamalara, itibar suikastlarına kadar pek çok kriminal işin bizzat işleyicisi ve suçlusudurlar.

Bütün bu kanlı eylemleri Kürtlerin özgürlüğü için ve hakkını koruma adına yaptığının propagandasını da örgütün siyasi kanadı hep yaptı. Esasında Kürtlerin kahir ekseriyeti örgütün silahlı mücadelesine onay vermiyordu ilk başta ama yürütülen faaliyet büyük bir başarı elde etti ve Kürt meselesi ile ilgili olan her aktörün zihninde "silah ve şiddet" (ki bu aynı zamanda onların negatif meşruiyet alanına itilmeleri demektir) hep bir hak ve özgürlük güvencesi olarak yer etti. Türk solunun da onlara bu konudaki özel telkinlerini ayrıca unutmamak lazım. PKK'nın elinde silah olduğu sürece bir Kürt ile eşitlenemeyeceğinin verdiği keyifle bu telkini edebi bir kılıf ile nasıl yaptıklarını ve bu konudaki ısrarlarını daha önce arz etmiştim.

Kürtlerin kriminal bir sosyolojik yapı olarak yeniden inşa edilme sürecinin en önemli parametresi hiç kuşkusuz örgütün silahlı mücadelesine eşlik eden politik-ideolojik dilidir, o dilin inşa edilmesidir.

Burada bir parantez açıp ünlü İngiliz düşünür George Orwell'ın 1984 adlı ütopik romanında, Okyanusya Devleti vatandaşlarının nasıl robotlaştırıldıklarını hatırlatmak isterim.Ona göre paradigmatik-ideolojik iktidarların en büyük özelliği hegemonyası altına aldığı bireylere acı çektirmek ve küçük düşürmek, aşağılamaktır. Bunu da onların manevi bütünlüğünü ve kişiliklerini parçalayarak yaparlar. Bu işler için de kurulmuş özel kurumlar var; Gerçek Bakanlığı ve Yeni Dil Kurulu gibi. Abdullah Öcalan'ın da örgüte katılanları ilk önce aşağıladığını, hakaret ettiğini ve kişiliğini parçalayıp yok ettikten sonra onları sisteme dahil ettiğini yakinen biliyoruz.

Bilindiği gibi niçin toplumu bu kadar hunharca değiştirdiniz itirazına örgüt ve bileşenleri, mevcut sosyolojinin sahip olduğu yobaz ve gerici düşünceler (geleneksel değerler ve inançların) verilmesi gereken "özgürlük mücadelesini"engelleyici bir rol oynadığını iddia ediyorlardı. Bunun için de önce topluma devrimci bir ruh aşılamak ve onurlu bir duruş öğretmek lazım. Sanki Kürtlerde onur yokmuş da onlar bu yüce duyguyu kazandırıyorlar gibi konuşmalara şahit olmayanınız yoktur.

İşte bütün tezgah burada dönüyor. Toplumun dönüştürülmesinde. Kürtleri haksızlığa karşı direnen devrimci bir ruha sahip kılma iddiasıyla onları asıl kimliklerinden koparıldığının fark edilmesine ne yazık ki daha çok var. Silah bırakmayı bu açıdan çok çok önemli buluyorum çünkü beklenen farkındalık erkene alınacaktır. Ama her iki tarafın da (devletin de PKK'nın da) bu farkındalığın bir bilince dönüşmesinden memnun olacaklarına dair güçlü bir kanaatim yok maalesef.

PKK, Kürtler için mücadele etmedi

Bana göre örgütün esas mücadelesi de bu alanda oldu. Yani PKK, Kürtler için mücadele etmedi, kendi ideolojisine uygun özneler inşa etmek için bizzat Kürtlerle harp etti.

Bu harbi o kadar büyük bir ustalıkla yürüttü ki Kürtlerin kahir ekseriyeti ne olduğunun bile farkına varamadılar. Birden görüldü ki bizi diğer toplumlardan ayıran ve özgün kılan, bizi tarihte var eden ve geleceğe taşıyacak olan temel referanslarımız, değerlerimiz, adetlerimiz, geleneklerimiz ve inançlarımız bir bir elimizden kayıp gitmiş. Pek çok kişi örgütün fantastik ideolojisinin kavramlarına hapsolduğunda başına neler geldiğini bile fark edemedi. Ulusalcı Kemalizmin seksen yılda yapamadığını örgüt birkaç yılda başardı.

Başında beyaz neçekleri ile mütedeyyin Kürt ev kadınları, JınJiyan Azadi sloganı ile sapık derneklerin yürüyüşlerine katılıyorlar ve o dernek üyelerinin elindeki, çoğu burada yazılamayacak nitelikte olan, en basit gayri ahlaki ifadeleri içeren "Namus mu? Kirletmeden duramam" gibi yazılı pankartlardır. İşte bunun adı örgüt literatüründe "cinsiyetçi faşizme" direnmektir.

İçinde yaşadığı toplumda kendi müktesebatı ile değil üyesi olduğu ideolojik sistem sayesinde itibar kazananlara, toplumda tabii/doğal olarak var olan hiyerarşiye isyan etmesi için üretilen kavram ise "ahlaki politik toplum"dur. Bu kavramla ifade edilen ise devlet/otoritesi olmadan kişinin kendi sorumluluğunun farkına varmasıdır. Güya Kantçı bir refleksle herkes kendi görev ahlakının gereğini yerine getirecekti. Ama bu konuda tek bir aktör üzerinde bile başarı elde edilmedi, söz konusu ahlaki politik toplum ancak silah marifetiyle tesis edildi. Silahın gölgesinin azaldığı belediyelerdeki olup bitenleri duymayan var mı? Arz edeyim yumurtalı ve küfürlü kavgalar başladı.

Marks'ın icat ettiği ve daha sonra tilmizlerinin bile kökten revize edip konuyu "kavramsal olgu" düzeyinde ele alınmasını önerdikleri "komün yaşam" felsefesine belki de dünyadaki en uzak sosyoloji Kürtler olmasına rağmen örgüt bundan asla vazgeçmedi. Kendisine rağmen bu projeden vazgeçmedi, vazgeçmiyor, vazgeçemiyor.

Bir ulusun varlığı ne ile kaimdir?

Basitleştirip ifade edecek olursak komün yaşam mülkiyete, evliliğe ve dine (İslam'a) karşı olan bir sistemdir. Her bir kürdün uğruna gözünü kırpmadan düğüne gider gibi ölüme gideceği bu değerlerin (namus, mülkiyet ve dinin) ayaklar altına alınmasını buyuran bu ideoloji/düşünce için kaç kişinin canına kıydıkları dahi bilinmiyor.

Bir ulusun varlığı ne ile kaimdir? İster modern teoriler doğrultusunda söyleyelim ister klasik hiç fark etmez. Ortak bir dili, ortak bir hafızası ve ortak bir tarihi olan her kavim bir ulustur. Bu ulus için mücadele ettiğini iddia eden örgüt, esasında var olan ortak dili yok etmeyi, sosyolojiyi diri tutan ortak hafızayı silmeyi ve kollektif bilinci sağlayan dini, İslamı ve onun şekillendirdiği kültürel ve tarihi değerleri yok etmeyi kendisine temel hedef olarak belirlemiştir. Amaç yeni bir sosyoloji inşa etmektir. Var olan sosyolojinin sefaletini ve mazlumiyetini gidermek değildir.

Bu projenin kavramsal ifadesi ise "demokratik ulustur". PKK dilinde demokratik ulus, sosyolojik yapıdaki tüm etnik bağlardan koparılmış, geleneksel ortak değerlere düşmanlık içinde olan devrimci bireylerden müteşekkil "muhayyel" bir ulustur. Demokratik ulusun içinde PKK'lıların dışında hiçbir Kürt yok ama solun her fraksiyonundan yoldaşlar var. Demokratik ulusun içinde her dinden ve mezhepten aktörlervar ama bölgeden mütedeyyin bir Molla/Seyda yok. Orta ölçekli bir Kürt ailesinin fertleri kadar kayıtlı üyesi olmayan sol partilerin Kürtlerin oyuyla seçilmiş mecliste bir vekili var ama aristokrat bir Kürt beyi veya geleneksel bir aşiret ağası yok. Bir kanaat önderi de yok.

Kısaca onlara göre demokratik ulusun içinde Kürtler yok ama yeteri miktarda Türk solu, sapık dernek üyeleri ve Kemalist yoldaşlar var.

Amaç kendi aktörlerini yaratmak

İttihatçılar gibi onların da asıl amacı her yaştan ve her sınıftan kendi aktörlerini yaratmaktır. Amaca ulaşmak için her yolun mübah olduğu da zaten doğal haklarıdır.

Sonuç olarak bu yazdıklarım, vicdanına ve gönlüne inandığım kıymetli dostumun (Vahdettin Demir'in) beklediği cümleler mi bilemiyorum ama sosyolojik bir okuma yaptığımızda adına Kürt Özgürlük Hareketi veya Kürt Siyasi Hareketi ya da kısaca KCK/PKK dediğimiz yapı esas itibarıyla bu halka düşman bir örgüttür. Tarihi kendisi ile başlatan, sosyolojinin ve siyasetin meşruiyyet karar mercii olarak kendisini gören bu yapı, Kürtlerin hayrına işler yapmadı, yapmıyor ve yapmayacaktır.

Bir sosyolog olarak bütün bu işlerin son derece planlı bir toplumsal mühendislik projesi olduğunu görüyorum.

Her ne kadar başka türlü okumaların yapılması mümkünse de bana göre PKK, artık kendi sosyolojik dönüşüm gücüne tam olarak inandığı için silah bırakmaya razı olmaktadır. Şimdiye kadar sahip olduğu ideolojik sistemi ancak silahın gölgesinde ve desteğiyle inşa edebiliyor ve koruyabiliyordu bundan sonra bunu silahsız da yapabileceğine inanıyor. Ama ben bunca zamandır toplumsal alanda kendileri için uygun bir zemin oluşturma adına gerçekleştirdikleri değişime rağmen elinden silah alınan PKK'nın toplumda herhangi bir karşılığının olacağını düşünmüyorum.

Fakat yine de ellerinde önemli bir koz var. Dil. Elinde silah olmayan bu yapı, bu kez "kavram-dil" üzerinden ideolojik ve siyasi varlığını Kürtlere dayatacaktır.

Dil deyip geçmemek lazım. Malum büyük mutasavvıf Muhyiddin-i Arabi üstadımıza göre "söz/kelam/dil", Nuru Muhammediyye ve İlahi Akıl ile ilişkilidir. Evren, Allah'ın "Söz"ü ile yaratıldığı için insanın yaratılış gayesi de bu sözü/mesajı (Kur'an'ı) idrak edip O'na muhatap olmaktır. Ki bu sözü bize ulaştıran da o kutlu peygamberdir.

Keza Yuhanna İncil'in ilk ayeti de şöyledir: Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı'yla birlikteydi ve Söz Tanrı'ydı. Kitabı Mukaddese göre yeryüzünde çok farklı dillerin olması, Nuh'un oğullarının Tanrıya ulaşmak için bir kule inşa ettiklerinde tanrının bunu engellemesi için, tek olan dili çok hale getirmesindendir. Artık birbirlerini anlayamayacak olan insanlar, Tanrının kapısından (Bab-el, Babil) geçmek için gerekli ortak çabayı gösteremeyeceklerdir. Aynı zamanda insanların bir araya gelerek kollektif bir tanrı olmaları da engellenmiş olmaktadır. Çünkü Goethe'nin de dediği gibi; "insanlar dili değil, dil insanları yaratmaktadır". Alman Şair Frederich Hölderlin'e göre de dil, insana verilmiş en tehlikeli silahtır. Çünkü biz dünyaya dil üzerinden semantik bir müdahalede bulunup onu dönüştürür ve yeniden kurarız.

Kavram kargaşasının gücü

Elbette bu yazının konusu dil felsefesi değil ama ele almak istediğim olgu doğrudan bu alanı içine almakta ve kapsamaktadır.

Unutulmasın ki Çinli filozof Konfüçyüs, "Eğer bir kültürü, bir dini bir toplumu yok etmek istiyorsan önce orada kavram kargaşası oluşturun" der. Kavram kargaşası, kelimenin işaret ettiği nesne/olgu ile arasındaki uyumsuzluktur. Söz gelimi yaprak kelimesi telaffuz edildiğinde sizin zihnimizde kalem imgesinin canlanması gibi. Dil gerçekliğin kapısıdır. O kapıyı kırdıklarını düşünüyorlar zira.

Ez cümle ben bu coğrafyanın kadim ferasetine inanan birisiyim. İnsanlığın kayıp hafızasının peygamberlerin bıraktığı mirasın içinde saklı kaldığına iman ediyorum. Üzeri küllenmiş olan hakikat, ufak bir esinti ile yeniden kor haline gelecek, Kuran'ın yaydığı ışık önümüze bir gün mutlaka düşecek ve hak gelecek batıl zayi olacaktır.