İshak Çelebi yetiştiği dönemden itibaren hem bilgin hem de şair olarak önem verilmiş biri. Divan şiirinde Necâtî Bey ve çağdaşlarıyla başlayan, Türkçe kelime ve deyimleri birkaç anlamıyla beyte yerleştirerek sanat gösterme işini İshak Çelebi de şiirlerinde ustaca gerçekleştirmiş, biraz da bu yüzden coşkulu, canlı, içten söylediği şiir ve gazelleri çok sevilmiştir.
Mustafa İsen/ Yazar
Üsküp ki Şardağı'nda devamıdır Bursa'nın (Y. Kemal)
Ben Şardağı... Uludağ'ın, nam-ı diğer Keşiş Dağı'nın ikiziyim. Onu gören beni görmüş gibi olur. Yine de kendimden söz açmadan edemeyeceğim. Uzaklardan bakanlar ilkin göğe yükselen, zirvem,Popova Şapka'mı görürler. Sabah güneşinin ilk ışınlarını ben karşılarım Balkanlarda. Buzullarımın üzerine düşen pırıltılarla birlikte Makedonya'nın dört bir tarafını gözleme şansına sahibim. Neler görmedi bu gözler; Dardan adı verilen kabilelerin buralara yerleşmelerinden başlayarak. Sonra Roma dönemi...Siyasi depremler yanında beni de silkeleyen gerçek büyük depremler... Bir ara Bulgarlar, uzun bir süre Bizans hâkim oldu bölgeye. Bu arada Tuna'yı geçip Bizans'ın müttefiki olarak Balkanlar'a yayılan Peçeneklerle Uzlar buralarda derin izler bıraktı. Sonra bölge Sırpların hedefi oldu. Ama en uzun ve en heyecan verici dönem Türklerin gelişiydi. Bu kısmı biraz detaylı anlatmalıyım.
1354 yılında efsanevi bir hikâyeyle Gelibolu üzerinden Balkanlara geçen Türkler, bölgedeki uygun koşulların da yardımıyla bir sel gibi bölgeye akıp çok kısa sürede yöreye hâkim olmuşlardı. Bu dönemde Selçuklu sonrası bir dağılma dönemine giren Anadolu'da kardeş kavgası sürdüğü için bunun bir parçası olmak istemeyen gazilerin ve dervişlerin gönüllü olarak katıldıkları bu mücadelede Batı Trakya'dan sonra Makedonya ele geçirilmiş ve burada Türk devri başlamıştı. Bu maceranın bir başka tanığı da eteklerimden doğan Vardar Nehri'dir ama onun görebildikleri nihayet çevresinde olan bitenler. Benimse her şeyi yukarıdan ve ayrıntılı görebilme imkânım var.
Makedonya bölgesi, aslında bugünkü Kuzey Makedonya'yı, Bulgaristan'ın güneybatısında yer alan Blagoevrad ilini ve Yunanistan'ın Güney Makedonya olarak da bilinen kuzeyinde üç idarî bölüme ayrılmış araziyi kapsayan kültürel coğrafî bölge. Balkanlar'da topraklarını doğudan batıya doğru genişleten Osmanlılar için Makedonya, ilk büyük duraklardan biri oldu. Burası, 1389 Kosova Savaşı'nda Sırp ve müttefik güçlerin yenilmesinden sonra Türk hâkimiyeti altına girdi.
15-18. yüzyıllar boyunca Osmanlı idaresi altında önemli bir siyasî ve sosyal olayla karşı karşıya kalmayan bölge, hızlı bir gelişme gösterdi. Bu dönemde buraya Anadolu'dan hızla nüfus göçürüldü ve yerel halktan Müslüman olan kitlelerle bütün Makedonya Türk- İslam kültürünün en çok hissedildiği yöre haline geldi. Türklerin yanında Bulgarlar, Arnavutlar, Ulahlar, Sırplar, özellikle Selanik şehrinde nüfusun önemli bir kısmını oluşturan Yahudiler, Çingeneler vb. etnik gruplarla Makedonya çok kültürlülüğün en bariz görüldüğü tam bir Balkan yöresiydi. Bu etnik çeşitlilik yanında Makedonya'da yaşayan halk, farklı din ve mezheplere mensuptu; Türkler yanında Arnavutların önemli bir kısmı ve Slavca konuşan bir grup halk (Torbeşler ve Pomaklar) Müslümanları, Rumlar, Bulgarlar, Sırplar ve Ulahlar'ın önemli bir kısmı Ortodoks Hristiyanları oluşturuyordu. Bölgede ayrıca ciddi bir Yahudi ve kısmen Ermeni nüfus da mevcuttu.

Türk dervişlerinin rolü
Müslüman Anadolu Türklerinin Makedonya'ya gelişleri, XIII. asırda kolonizatör Türk dervişleri ile başlamıştı. Söz konusu dervişler askerî fütuhattan evvel yerli halkın ve bilhassa IX. yüzyılda bölgeye gelip yerleşen Peçenek ve Kuman Türklerinin gönüllerini kazanarak asıl fetih hareketinin zeminini oluşturdular.
Fethin ilk yıllarından itibaren burada sistemli bir iskân politikası yürütülmüştü. Fethedilen yerlerin halkına iyi davranma, onları himaye etme, dış düşmanlara karşı can ve mal güvenliğini sağlama, dinî konularda serbestlik verme, vergi hususunda kolaylık gösterme anlamına gelen istimâlet (gönül kazanma) politikası en çok bu bölgede uygulandı. Böylece bölge kısa sürede şenlendi. Bunun sonucu olarak şehirler kurulmaya başlandı. Böylece Balkan Yarımadası'nda çok sayıda yeni kasaba ve şehirler camileriyle, mektep ve medreseleriyle, tekke, han ve hamamlarıyla, şark tipi çarşıları ve yeni zanaatlarıyla ortaya çıktı. Osmanlı şehrinin en önemli unsuru çeşitli zanaatçılardan müteşekkil sokaklardaki çarşılar, dükkânlardı. Esnaf ve zanaatkârlar çarşının bel kemiği idi. Osmanlıların gelişiyle, bölgede o zamana kadar bilinmeyen yepyeni zanaatlar gelişmeye başladı, mevcut olanlar güncellendi. Böylece Selanik, Manastır ve Üsküp gibi vilayet merkezlerinin yanında Serez, Drama, Kavala, Petrič, Menlik, Nevrekop, Razlog, Cum'a-i Bâlâ, Ustrumca, Doyran, Kukuş, Gevgili, Vodina, Karaferya, Katerine, Selfice, Yanya, Kozani, Kesriye, Florina, Ohri, Pirlepe, Debre, Köprülü, İştip, Koçana, Kratova, Kumanova, Kalkandelen, Gostivar gibi kaza ve sancak merkezleri ortaya çıktı.
Şehrin fiziki yapısına külliyeler yön verdi
Bölgede bu anlamda kurulan şehirlerin en önemlilerinden biri de Üsküp. Osmanlı yönetiminin başlamasıyla birlikte göçler ve diğer sebeplerle burada hızlı bir şekilde Müslüman nüfus oranı artmıştı. Üsküp bölgesinde yaşayan Hristiyanların pek çoğu İslamiyeti kabul ederek Müslüman oldular. Bölgeye iskân edilen Anadolu menşeli Türk göçmenler bu bölgeyi kısa zamanda canlandırdılar. İstanbul gibi kalabalık bir merkezin ortaya çıkışı bölge için büyük bir pazar doğurdu ve her türlü tarım üretimi teşvik edildi; ticarî faaliyetler arttı.
Osmanlılara göre yeni kurulan şehrin merkezinde hünkâr veya çarşı camii adı verilen bir büyük cami yer alır. Genellikle bir vakıf eseri olan cami etrafında bulunan mektep, medrese, kütüphane, türbe, imaret, han, hamam, çeşme, aşhane vb. binalarla zenginleştirilir. İhtiyaç duyulan yeni bir mahalle ise yine cami merkezlidir. Bunlar yalnızca ibadet yeri, öğretim merkezleri gibi işlevleri için değil, çevrelerinde başka toplantı ya da farklı aktivitelerin yapılmasına yarayacak bina ve yerlerin gelişmesine, dolayısıyla da şehirlerin fiziki yapısına yön verdikleri için birer katalizör rolü oynamışlardır. Camiler yanında etrafında gelişen yapılarla bir yerleşim birimi meydana getiren ve böylece şehrin fiziki yapısının şekillenmesine katkıda bulunan tekke ve zaviyeler de sosyal yapıyı düzenleyen diğer kurumlardı. Bu yapı ile yeni bir Osmanlı şehri olan Üsküp'te de karşılaşıldı. Üsküp, kale, han, hamam, bedesten, kervansaray, cami, mescid, medrese, mektep, tekke, zaviye ve çarşısı ile sancakbeyi, subaşısı, dizdarı, askerî, mülkî ve dinî görevlileri yanı sıra değişik mesleklerdeki esnafı ile Balkanlar'da Osmanlı Devleti'nin çok önemli bir yerleşim yeri olarak ortaya çıktı. İlk mahalleler, şehirde vakıflar tesis ederek imar faaliyetlerine katkı sağlayan İshak Bey, İsa Bey, Hamza Bey ve Oruç Paşa gibi askerî kimliği olan isimler tarafından kurulmuştu. Bunlara ek olarak şehirde çok sayıda dükkân, çarşı, han ile bir bedesten inşa edilmişti. Üsküp'ün fethinde önemli rol oynayan Paşa Yiğit Bey'in oğlu İshak Bey'in şehirde kurduğu vakfa gelir sağlamak amacı ile 15. yüzyılın ilk yarısında çarşı içinde inşa ettirilen bedesten şehri ticarî anlamda besleyen bir merkezdi. Bu dönemde Üsküp'te inşa edilen han ve kervansarayların sayısı on yedi idi. Sulu Han, Eski Han, Kapan Han,Kurşunlu Han, Bayram Paşa Hanı, Boyalı Han, Camlı Han, Davud Paşa Hanı, İshak Bey Kervansarayı, Kapıcıbaşı Sinan Bey Kervansarayı, Kürkçü Han, Mehmed Ağa Hanı, Rüstem Paşa Kervansarayı, Şar Hanı ve Yahya Paşa Hanı bunların başlıcalarıydı. Bu hanlardan şehrin nasıl hareketli bir ticaret merkezi olduğu kolayca anlaşılır.
Öte yandan Üsküp'ün yerleşime uygun alanlarında zengin yapı toplulukları anlamına gelen külliyeler inşa edilerek buralar canlandırıldı, bu iş için vakıflar destekleyici bir rol oynadı. Sultan Murad Külliyesi, İshak Bey Külliyesi, Kebir Mehmed Çelebi Külliyesi, İsa Bey Külliyesi, Mustafa Paşa Külliyesi, Yahya Paşa Külliyesi, Murad Paşa Külliyesi, Muslihuddin bin Abdülgani Külliyesi, Hüseyin Şah Külliyesi, Kaçanikli Mehmed Paşa Külliyesi bunlardandı. Bunlar bünyelerinde barındırdıkları cami, mektep, zaviye ve türbeleri ile mahallelerin teşekkül etmesini sağlamışlar ve şehrin fiziki yapısına yön vermişlerdi.
Osmanlı toplumsal hayatının düzenlenmesinde tekkelerin de çok önemli katkıları oldu. Tekkelerdeki dervişler halkın manevî dünyasına hitap ederek dinî kültürün gelişmesine yardımcı oldular. Buradaki etkili tarikatlar Bektaşîlik, Mevlevîlik ve Halvetîlikti. Bunların yanında Nakşibendî, Kadirî ve Rifaî tarikatları de bu bölgede faaliyet gösterdi. Bayramî, Melamî, Sa'dî, Celvetî ve Gülşenî tarikatları daha az sayıda temsil edilmelerine rağmen bölgede var olantasavvufî hareketlerdi. Osmanlılar, bu bölgede hâkimiyetlerini sağlamlaştırmak için yeni ülkeler fethetmek kadar, fethedilen ülkelerde otoritelerinin meşruiyetini sağlayacak unsurlara da önem verirlerdi. Nitekim tarikatların bütün bölge gibi Üsküp'te de yayılması için halkın nazarında önemli yere sahip olan pek çok şeyh ve dervişe fethedilen yeni topraklarda mülkler verildi, vakıflar kuruldu veya kurulan vakıflar vergiden muaf tutularak pragmatik bir siyaset takip edildi. Bu zümreler de zamanla buralarda tekke veya zaviyeler kurarak nüfuz ve nüfuslarını artırma yoluna gittiler. Daha çok bir şehir tarikatı olan Mevlevîlik Üsküp'te etkin oldu. Birer güzel sanatlar akademisi gibi çalışan Mevlevî dergâhlarından Türk kültür ve sanatının en önemli temsilcileri yetişti. Tarikatların Üsküp'teki sayısı yirmi civarında idi.
Üsküp'ün sivil mimari birikimi de muhteşemdi. Burada yapılan evlerin en önemli özelliği, kâgir yani taş, tuğla ve kerpiçten yapılmış, kiremitli, taş örtülü ve bağ-bahçeli, müzeyyen yani süslü olmalarıdır. Üsküp'te 10 bin civarında altı üstü kâgir yapı, kırmızı kiremitlerle örtülü süslü güzel evler vardı. Bunların hemen hepsi geniş bahçeler içinde yer alırdı. Bu bahçelerde her çeşit meyve sebze üretilirdi. Özellikle şehrin hayevanî elması, ekmek ayvası, bardak eriği ve şeftalisi güzel, özellikle at şeftalisi cana can katar cinstendi.
Bölgede Türk etkisi her alanda çok açıktı. Mesela yeme içme kültürü. Üsküp Osmanlı-Türk yemekleri açısından bir cennetti. Anadolu'dan gelen yemek tecrübesi burada yerel ürünler ve mahalli kültürlerle daha bir zenginleşerek sofraları süslüyordu. Pek çok evde "pilav", "kebap", "musakka", "dolma", "çorba" gibi yemekler bu adlarla pişiriliyordu. Bunların yanında pide, börek, kebap, dolma, somun, gevrek, sarma, helva, boza, salep, kahve, şerbet, kadayıf, baklava, fincan, bardak, tas, cezve gibi sayısız ürün Üsküp mutfak kültüründe de aynı isimde belki ufak yöresel farklarla yaşıyordu. Bölge yavaş yavaş Türkleştikçe, Türkler, tekkeleri, türbeleri, çeşmeleri ve kervansaraylarıyla nasıl buralara gidip yerleşmişlerse Balkan mutfak kültürü de burayı etkiledi ve buradan etkilenip zenginleşti.
Böylesine canlı sosyal ve kültürel ortamda etkin bir eğitim faaliyeti de gündemdeydi. Şehirdeki eğitim ve kültürün fideliklerini mektepler, medreseler ve tekkeler oluşturmuştu. Camilerin yanında bulunan mektep ve medreseler Üsküp'ün temel öğretim müesseseleriydi. Müslüman toplumunun tahsil ihtiyaçlarını karşılayan müesseseler olan medreseler, sıbyan mektebinden sonra orta, lise, yüksek okul ve üniversite eğitimine tekabül eden eğitim kurumlarıydı. Bunların ilk öğrenimden başlayan örnekleri taşra şehirlerinde, duyduğuma göre yüksek olanları ise İstanbul, Edirne, Bursa gibi eski ve yeni başkentlerde faaliyet göstermekteymiş. Üsküp de Osmanlı ilmiye geleneği içerisinde Rumeli'nin en canlı merkezlerinden biri sayılmaktaydı. Debbağ Şahin Medresesi, İsa Bey Medresesi, Mustafa Paşa Medresesi, İshakiye Medresesi, Koca Medrese, Mahmut Çelebi Medresesi ve Mir'atiyye Medresesi bunların başlıcalarıydı.
Buraları bitirenler kadı, müftü, öğretmen (müderris ve bazen muallimler), kâtip, imam-hatip olacak şekilde yetişiyor, sonrasında da devletin ihtiyaç duyduğu kadrolara atanıyorlardı. Bu okulların standart bakış açısı İslam dini ve kültürünün yaygınlaşmasına, devlet, aydın ve halk uzlaşmasının teminine, yönetimin toplumlara benimsetilmesine yardımcı oluyordu.
Silah sanayiinde dikkat çeken bir birikimi vardı
Medreselerde müderris ve mollalar, tekkelerde dervişler Üsküp'ün en renkli ve en itibar gören isimleriydi. Bunlar dinî kültürün gelişmesine yardımcı olmaları yanında fikir, felsefe, mimarî, şiir, musikî, başta olmak üzere hayatın özellikle estetik tarafına etki ediyorlardı. Bu unsur, Üsküp'te ektüel hayatın öncü unsurlarıydı. Bunun sonucunda, buralardan yetişen aydın kadro, Türkçe olarak ilmî çalışma, şiir ve inşa alanında çok sayıda eser kaleme aldı. Bu uzun evrede Üsküp'te Türk kültür ve sanatının hemen her düzeyde örneklerine sıklıkla rastlandı.
16. yüzyıla gelindiğinde Üsküp artık Bursa ve Edirne gibi çarşısı, pazarı, eğitim kurumları, mahalleleri ile bir Türk şehriydi. Bir uç şehri olduğu için de özellikle silah sanayiinde dikkat çeken bir birikimi vardı. Bu alanda pek çok esnaf ürettikleri yaylar, oklar, sadaklar, hançerler, kamalar, şeşperler, savaş baltaları ve özellikle de kılıçlarla dikkat çekiyordu. Hepsi alanlarının en iyisiydi ama içlerinde Kılıççı İbrahim Usta diye tanınan biri vardı ki onun ürettikleri adeta kapışılırdı.
İbrahim Usta o sabah da çarşıdaki dükkanını besmeleyle açtı, etrafı gözden geçirdi, her şey yerli yerindeydi. Akşam dükkân kapanmadan önce çıraklar etrafı temizlemiş, ortalığı düzenlemişti. Usta elindeki güğümü karşıdaki çeşmeden doldurdu, dükkânın önündeki taşlığı suladı. Bu arada kalfa ve çıraklar yerlerini almış körük ve çekiç sesleri hoş bir ahenkle çalışmaya başlamıştı. Ortalık kızgın demire inen çekiçlerden yayılan kıvılcımlarla adeta bir şehrayine dönmüş, kızgın demirin suya değince çıkardığı seslerle ortalık şenlenmişti. Usta bir taraftan işlere nezaret ediyor, ara sıra yapılan bazı işlemlere yardım ediyor, bir yandan da gelen müşterilerle iş görüşmeleri gerçekleştiriyordu. Her şey alışılmış şekilde gitti, öğlen yemeklerini yediler, akşam üzeri komşularıyla kahve içtiler, sonra kepenkler indirildi ve dükkanlar kapanıp evlere dağınıldı. Sonra da rutin ev hayatı... Akşam aileyle birlikte ağız tadıyla yenen yemek sonrası onlarla birlikte kalan yaşlı annesi odasına çekilmeden önce oğlunu kenara çekti ve oğlum kulağın kirişte olsun gelinin doğumu yakın, ben tecrübelerime dayanarak bunu görüyorum diye tembihledi. Yataklarına uzandılar, uyku ile uyanıklık arasında geçen epey zamandan sonra İbrahim eşinin iniltilerini hissetti. Koşup annesine durumu bildirdi. Komşu ebeye haber iletildi. Artık duruma kadınlar el koymuşlardı. İbrahim evin bir köşesine çekilip eline Kur'an-ı Kerim'i aldı bir taraftan okuyor bir yandan da Allah'a hayırlı bir evlat vermesi, eşinin işinin kolaylaşması için dua ediyordu. Her ne kadar eli yüzü düzgün olsun da kız erkek önemli değil dese de içinden geçen bir erkek evlattı. Hayali de tıpkı kendisinin babası yanında öğrenip devam ettirdiği mesleği gibi bu kurulu düzeni oğluna devretmekti. Bu duygular içinde ne kadar zaman geçti, farkında değildi ki annesi gülümseyerek içeri girdi ve gözümüz aydın, nur topu gibi bir oğlumuz doğdu(d.1465), anne de çok iyi şükür diye güzel haberi oğluyla paylaştı. Dünya İbrahim'in olmuştu.
O gün dükkanına daha bir gururla gitti. Artık işini devredeceği bir hayrülhalefi vardı. Komşularıyla içilen kahvenin bile tadı başkaydı, bugün. Esnaf arkadaşlarının analı babalı büyüsün tebriklerini keyifle kabul etti.
Doğumun üçüncü günü çocuğa ismi koyulacaktı. İsim hazırdı aslında, o dedesinin ismi İbrahim'i taşıyordu, yeni doğan bebek de babasının ismini taşıyacaktı; abdest aldı, oğlunu kucağına alıp kıbleye döndü ve ezan okuyup üç kere İshak adını oğlunun kulağına fısıldadı.
Yıllar yılları kovaladı, İshak dört yaşında iken önce görkemli bir sünnet düğünüyle sünnet oldu. Ardından yine akraba ve yakın komşuların hediyeleri eşliğinde bed-i besmele (okula başlama) töreniyle sıbyan mektebine gönderildi. Babası yürümeye başladığı andan itibaren gelecekte dükkânın varisi olarak gördüğü İshak'ı, alışsın, buraya ısınsın diye dükkâna getiriyordu. Ama bir şey dikkatini çekti ki İshak'ın dükkanla hiç ilgisi yoktu. İşi gücü işyerlerinin önünden geçenleri incelemek, onları seyretmekti. Bu yüzden okula ilgisinin ne olacağı merak ediliyordu. Bir süre sonra mahalleden komşuları da olan hocaya durumu sordu. Netice baba için şaşırtıcıydı, İshak öğrenmeye fevkalade meraklı çok zeki ve çalışkan bir öğrenciydi. Bu konumunu devam ettiği İsa Bey medresesinde de gösterdi. O artık yolunu belirlemişti. Babanın da bu durumu kabullenmesinden başka yol yoktu. Gönlü emek verdiği tezgahını oğluna bırakmaktan yanaydı ama İshak ile ilgili çevreden duyduğu başarı hikâyeleri de göğsünü kabartıyordu. Üstelik İshak dersleri yanında şiirle de ilgileniyor ve çevresinde takdir gören şiirler kaleme alıyordu.Burada Dürrî, Hemdemî, Hevesî ve Dülgerzade Mehmed Efendi gibi Üsküp şairleriyle bir araya gelip şiir toplantıları yaptıkları da biliniyordu.
İshak, artık Kılıççızâde İshak Çelebi olarak anılıyordu, hocasının tavsiyesiyle bölgenin yüksek öğretim merkezi olan Edirne'ye yollandı. Şehrinden ilk ayrılışıydı. Başta ailesi ve arkadaşları olmak üzere Üsküp'ü çok özledi. Bu özlemle şehri hakkında şubeyti kaleme alıp dostlarına şehrini anlattı: Âh ol kişiye kim geçire rüzgârını- Görmek müyesser olmaya Üsküp diyârını (Bu dünyada yaşayıp da Üsküp'ü görmeyenler yaşadım demesin, vah onlara). Bununla da yetinmeyip şehrin güzellerinin ve güzelliklerinin anlatıldığı bir tür olan şehr-engiz tarzında Üsküp için bir şehr-engiz kaleme aldı. Ama yeni geldiği Edirne de bir başkaydı. Orası bir taşra değil, eski bir başkent, şimdi de Rumeli'nin ticaret, eğitim, siyasi ve askeri merkeziydi. Nitekim burayı görünce şaşırdığını ve burada olmanın ona büyük kazanımlar sağladığını ifade etmişti, mektuplarında.
Edirne'ye gidince şiir alanında da başka bir dünya ile karşılaştığını yine mektuplarında arkadaşlarına anlatmış. Buradaki şiir muhitlerinde çok yeni şeyler öğrenmiş. Şiir yanında tahsilini kusursuz sürdürmüş ve Kara Bâlî Efendi'den icazet alarak müderris olmaya hak kazanmış. Önce Serez, ardından Edirne'de İbrahim Paşa medreselerinde müderrislik yapmış. Üsküp'teki İshak Paşa medresesine müderris olarak geldiğinde hem başka bir adamla karşılaştık hem de aynı. Farklıydı çünkü artık karşımızda bayağı hürmet edilen, fikirlerine başvurulan kelli felli bir molla vardı, aynıydı çünkü biraz Rumeliliğinden biraz da mizacından gelen dışa dönük, neşeli, şakacı tavrı aynen yerinde duruyordu. Artık sadece bilgisi değil, şairliğiyle de tanınıp saygı gösterilen biri olmuştu. Nitekim bilgisi ve şairliği yanında hazır cevaplığı ve hoş sohbetiyle de tanındığı için devrin padişahı Yavuz Sultan Selim'e musahiplik yapacak biri arandığında o akla gelmiş. Bu amaçla Mısır seferinden sonra kışı geçirmek üzere Şam'da ikamet eden Sultan'a takdim edilmiş. Galata Kadısı Bursalı Nihâlî Câfer Çelebi ve Mihaliç Kadısı Bozan da adaylar arasında imiş. Ancak çok değişik özellikler taşıyan Yavuz Sultan Selim'le mizaçları uyuşmamış ve musâhipliğe kabul edilmemişler. Tekrar müderrisliğe dönerek Bursa Kaplıca, İznik Orhan Gazi, Edirne Dârülhadis ve Üç Şerefeli Medreselerinde göreve devam etmiş. Sonrasında müderrislikte en üst basamak sayılan İstanbul'daki Sahn-ı Semân müderrisliğine aday olmuş. Başka adaylarla birlikte yapılan sınavda en başarılı o bulunarak bu önemli göreve atanmış (1532). 1536 yılında o dönem Osmanlı bürokrasisinin üst görevlerinden biri sayılan Şam kadılığına tayin edilmiş. Ama yıllar bu şen şakrak hayat dolu zarif Rumeli efendisini de yormuş. Yola çıkarken yorgun bedeninin kendisini daha fazla taşıyamayacağın hissetmiş ve bir önsezi ile bütün dostlarına "artık ölümlü olduk" diyerek veda edip helallik istemiş. Böyle bir psikoloji içinde Şam yolunda kendi ölümüne bir tarih düşürerek bunu dostlarına duyurmuş. "Gelicek hâlet-i nez'a dedi târîhini İshak / Yöneldim cânib-i Hakk'a başı açık yalınayak. Gerçekten de bu tayinin üzerinden bir yıl geçmeden Şam'da vefat etmiş. Vasiyeti gereği Şam civarında bulunan Kubûrü's-sâlihîn mezarlığına defnedilmiş.
İshak Çelebi, devrinin büyük bilginlerinden ve önde gelen şairlerinden biri olmasına karşın mevkiine yakışmayacak bazı hafifliklerle malüldü. Laubalilik, argoya gündelik hayatında ve esprilerinde çokça yer vermesi ve şaraba düşkünlük bunlar arasındadır. Hoş sohbet, zeki, şakacı yönüyle meclislerin aranan adamı olur ama bu özellikleri ile tercih edildiği padişah musahipliğinden yine bu sınır koyamayan tavrı yüzünden uzaklaştırılır.
Çelebi, hoşsohbet, güler yüzlü, mizah ve latifeden hoşlanan kişiliği ile çevresinde sevilip aranan bir insan olarak takdir edildiği gibi derbeder yaşayışı ve bazı serbest hareketleri yüzünden tenkitlere de hedef olur. Çağdaşı ve Üsküp kadısı Âşık Çelebi, İshak Çelebi'nin şiirlerinde özellikle âşıkla sevgili arasında geçenleri konu edindiğini ve bu sebeple şiirlerinin gündelik eğlence meclislerinde popüler sanatçılar tarafından okunduğunu nakleder, onun hayatını anlattığı biyografisinde. Üsküp meclislerinde de bu durum konuşulurmuş. Hatta davet edildiği bir düğünde, sade bir dille yazdığı gazellerinin okunduğunu görünce, "acaba bizim gazellerimiz olmasa bunlar ne okurdu" demesi üzerine oraya davet edilen zamanın bilginlerinden Şâh Kasım'ın,daha üst bir kitleye hitap etmesi gereken klasik şiirin İshak Çelebi eliyle böyle bir düzeye düşmesini kınayarak "acaba onlar olmasaydı sizin gazelleri kim okurdu" diye küçümseyici bir eda ile cevap verdiği dedikodusu yapılmıştı.
Tübtü ilallah
Doğrusu ileri yaşlarında daha nizami bir hayata yöneldiğini söyleyebilirim. Hatta kendisi de bu durumu "tübtü ilallah" (909/1504)[Tevbe edip Allah'a yöneldim]) ibaresiyle tarih düşürüp belgelendirmiştir.
Yüzyıllara sâri tanıklığımla ifade ederim ki Yahya Kemal bu şehrin ve bütün Türk Edebiyatının en büyük şairi tahtına oturuncaya kadar Üsküp'ün yetiştirdiği en önemli şair İshak Çelebi'dir. Coğrafi olarak Anadolu'dan değişik özellikler taşıyan Rumeli, insan unsuru açısından da bazı farklara sahiptir. Standart bir medeniyet görüntüsü sergileyen Divan şiiri bu anlamda fazla çeşitliliğe izin vermese de Rumelili şair söyleyişte, yaşadığı coğrafyayı şiire daha yoğun taşımakta, yöresel özelliklere daha çok yaslanmaktadır. Bu şairleri de başlıca iki kategoride ele almak mümkündür; birinci gurubu, hep yükseklerde gezen ve kayıt tanımayan, aldırmaz rindane tavırlar sergileyen, samimi ve derinliği olan mistik arka plana sahip hür bir derviş duyarlılığını dile getiren isimler oluşturur. Bunlar gündelik dile daha çok yaslanmış ifadeleri ile klasik şiirin özellikle İstanbul merkezli örneklerinden ayrılırlar. Sözü edilen bu şiirlerin mistik tarafı daha çok Hayalî, Hayretî, Usûlî gibi şairler eliyle temsil edilir. Bölgedeki hedonist, laübali, aldırmaz ve rindane tavır bi şairler ikinci bölümü meydana getirir. Bunların en önemli temsilcisi İshak Çelebidir. Ama her iki gurupta da ortak özellik, bu duyguların içtenlik, yalınlık ve coşku ile dile getirilmiş olmasıdır.
Bu tavrı içerikte olduğu gibi dil ve üslupta da görmek mümkündür. Öncelikle dil ve üslup bakımından daha sade ve yalın bir Rumelili şairin tercihidir. İlmiye geleneği içinde yetişmesine rağmen İshak Çelebi'de de bu özellikler görülür. Klasik şiirin kendine mahsus form ve kurallarını kullanmakla birlikte onun anlatımı daha sade, açık, kolay anlaşılır, folklorik üslubun bir adım önünde kendine özgü bir edadır. Konuların işlenişi sırasında şair, yaptığı benzetmelerde, kullandığı mecazlarda çevrenin yerli unsurlarının şiire dahil edilmesine hassasiyet göstermiş, bu da onun şiirine ilave bir yerellik ve somutluk kazandırmıştır.
Örneğin onun;
Sîne-i bülbüli bî-dâg görüp lâle didi
Ehl-i aşkun bedeni böyle mi olur be denî (Lale göğsümü yara beresiz görünce, beni kınayıp be alçak,aşığın bedeni böyle mi olur dedi.)
beyitindeki be ifadesi yöresel söyleyişin Divan şiirine yansımış şeklidir.
İshak Çelebi yetiştiği dönemden itibaren hem bilgin hem de şair olarak önem verilmiş biri. Divan şiirinde Necâtî Bey ve çağdaşlarıyla başlayan, Türkçe kelime ve deyimleri birkaç anlamıyla beyte yerleştirerek sanat gösterme işini İshak Çelebi de şiirlerinde ustaca gerçekleştirmiş, biraz da bu yüzden coşkulu, canlı, içten söylediği şiir ve gazelleri çok sevilmiştir. Ayrıca manzumelerine 16. yüzyıl Osmanlı aydınlarının alışkanlıkları, zevkleri ve sosyal görüşleriyle kendi duygularını ve hayat anlayışını da yansıtmış, şiirlerinde dost sohbetlerini, aşk maceralarını ve mahallî hayatı dile getirmiştir. Bu şiirlerinde neşeli, yaşama hazzıyla dolu, sırf bu dünyadan kâm almak için yaratılmış bir şair imajı çizer. Şiirleri devrinde ve daha sonra rint-meşrep kişiler arasında çok sevilmiş, hemen hemen tüm eğlence, zevk ve safa yerlerinde tekrar tekrar okunmuştur. Yaşayışını şiirlerine de aksettirmiş olması, bize yaşadığı dönem insanının zevkleri ve alışkanlıkları hakkında bilgiler vermektedir. İshak Çelebi, tarih düşürme konusunda da önemli bir konuma sahiptir.
Çelebi şiirlerini bir divanda topladı. Ayrıca aynı çağda yaşadığı Yavuz Sultan Selim'in dönemini anlatan Selim-nâme adlı bir başka eseri de vardır. Bu eseri de Hoca Sadettin Efendi olmak üzere Osmanlı tarihçileri tarafından kaynak olarak kullanılmıştır. Selimnâme, divanın aksine süslü bir dille yazılmıştır. Ama kendi döneminin güzel inşâ örneklerinden biri sayılır.
İshak Çelebi'nin dikkate değer özelliklerinden biri de bir manevî hami olarak çevresinde kültür sanat adamlarını barındırmasıdır. Bu haliyle maddî olarak değilse bile bir örnek kişi ve hoca olarak döneminde Üsküp edebî çalışmalarının mihver ismi olarak dikkat çeker. Nitekim Dürrî, Hemdemî, Hevesî ve Dülgerzade Mehmed Efendi onun çevresinde yer alan, onun kollayıp koruduğu şairlerdendir.
Bugün size 16. yüzyılın büyük bilginlerinden ve önde gelen şairlerinden biri, Üsküp'ün yüz akı ismi İshak Çelebi'yi anlattım. Dağarcığımda Rumeli'den daha ne çok hikâye var. Karla kaplı görünse de aslında bu saçı sakalı değirmende ağartmadık. Siz zaman zaman Şardağı'nın tanıklıklarına kulak verin.