Biz bu çocukları nereye çağıracağız?

Dr. Necdet Subaşı / Yazar
30.01.2021

Söylenecek çok şey vardı, ama en önemlisi öğretmenle misyoner arasındaki o ilginç sınırın nasıl çizileceğiydi. Sahi nereye çağıracaktık? Nerede tutacaktık bu masum çocukları?



Tamamı öğretmenlerden oluşan bir dinleyici grubuna sunum yaptım. Aslında “din yorgunluğu” üzerine konuşacaktım; ama toparlayamam, arkasını getiremem diye doğrudan beni yıllardır meşgul eden başka bir konuda konuşmayı seçtim ve planladım. “Din pedagojisi” bizim tek tek üzerinde durarak ilerleyebileceğimiz pek çok temayı içinde barındırabilecek çerçeveye sahipti. Başka şeyler de söylenebilirdi, görünürde herkes öğretmen olabilmek için pedagojik formasyon almak zorundaydı. Akademideyken, özellikle de İlahiyatta çalışırken bu derslerden bazılarına girmişliğim de vardı. Asla gereksiz diye düşünmem; ama besleyici, geliştirici uygulamaların deneyimle öğrenileceğini bilen biri olarak bugün öğretmen arkadaşlara kendimden yola çıkarak hasbıhâl kıvamında bir konuşma yapmak istedim.

İşinize, konuşmanıza ne kadar da çok hazırlanırsanız hazırlanın sonuçta yaptığınız orada hazır bulunan pek çok kişi için külfet olarak değerlendirilebilir. Kurumsal gereklilikler içinde çağrılanlar, orada zaman doldurmakta, nitelikleri hakkında pek fazla bir şey bilmedikleri “konuşmacılar”ı açıkçası dinlemeye mecbur kalmaktadırlar. Konuşmacı ben olsam da bütün kurumlarda benzer şeyler olur. Personeli geliştirme, onların bilgilerini güncelleme çabası da yöneticileri yeni arayışlara sürüklemekte, orada hazır bulunan insanlara günü kurtaracak güzel şeyler sunmak istemektedirler.

‘Azrail gelse de kurtulsak’

İvrindi benim ilk görev yaptığım yerdi. Kasabada da ilçede de öğretmenlik yaptım. Ardından akademi, ardından dinî ilgileriyle mücehhez bir kurumda uzun süre yöneticilik. Bu toplantıda da cesaretimi toplayarak konuşabileceğimi düşünüyordum. Öyle de oldu. Hoş bir dikkatle herkes konuşmaya kulak verdi. Arada benim zor duyan kulaklarıma kadar erişmeyi başaran homurdanmalar olsa da onların da çoğu muhtemelen bu dünyadan bıkmış, yeni şeylerden huzursuz, Azrail gelse de kurtulsak havasında olanlardı. Bunlar da kimdi, sayamam tabii ki; ama öğretmenlik yapanlar da bir topluluğun karşısında söz alanlar da kendilerini izleyenlerin durumu hakkında en azından kendilerini bağlayabilecek bir takım izlenimlere ulaşma hakkına sahiptiler.

Müktesebatın ne anlamı var?

Dinî pedagojiden söz ederken bizim din alanında sorumluluk üstlenmiş insanların her yaştan ve gruptan öğrenci karşısındaki pozisyonlarını dile getirmek istiyordum. Öğretmenlerimden Abdurrahman Çınar’ı severdim, hem de çok severdim; çok mu yetkindi, çok mu müthişti? Sanmam, ama onu severdim. Sevmediğim “dinciler” de vardı. Sonradan İmam Hatip’e geçtiğimde, bazı hocalarımızı severken öbürlerinin ne diye adlarını bile ağzıma almazdım? Hem bir ben miydim bu konularda seçmeci olan. Etrafımızda onlarca insanın din konusundaki tercihlerinin belirlenmesinde karşılaştıkları öğretmenlerin, cami hocalarının payı neden her seferinden üst perdeden dile getirilirdi? Önemliydi, üzerinde durulması gerekirdi.

Bunları anlattım, ardından da öğrenim süreçlerimizde öğrendiğimiz ve bizi kişisel olarak görece de olsa çok başka bir yerde tutan farklılıklarımızın ders ve sınıf ortamında neye tekabül edebileceğini sorguladım. Türkiye’nin en seçkin, evet, en seçkin akademisyenlerinden ders alma ayrıcalığına sahip bir yeni yetme öğretmen olarak Balıkesir’in İvrindi İlçesi’nin Büyükyenice Kasabası’nda bütün bu “birikim”in, bütün bu “müktesebat”ın ne anlamı vardı? Bunları kim yadsıyabilirdi? Ot değildik, bunlarsız asla olmazdı. Ama bir taşra kasabasında kendi dünyamızda bile bir karara bağlanmamış sorularla idare edebilir miydik? Ali Kadir’in oğlu Mustafa’nın, Koreli Mustafa’nın Bedriye’sinin bizden alacağı şeyler ne olacaktı?

Onların dünyasına sızmak

Bir sürü şeyden haberdardık. Bildiklerimizle hiçbir yere sığamıyorduk. Ama ne gariptir, kasaba çocuklarının dünyasına sızmanın bir yolu varsa bu hiç mi hiç bizim bildiklerimizden geçmiyordu. Sonra ben bu sorunu İmam Hatip’te çalışırken de yoğun bir şekilde yaşamıştım. Hem Balıkesir İvrindi’de hem de Konya Karapınar’da benzer sorunlarla karşı karşıya gelmiştim. Bizim bir soy kütüğümüz, aidiyetimiz ve referans dünyamız olduğu gibi öğrencilerin de bir dünyası vardı. Kendi müktesebatımızın, taşıdığımız o muhteşem bagajın içinde özenli özensiz yerleştirilmiş bir sürü şey vardı. İnce kalın, değerli değersiz ne bulduysak sıkıştırmış, çekmiş buralara kadar gelmiştik. Oysa öğrenciler bizimle karşılaştırıldığında biraz daha masum sayılırlardı. Laik bir çerçevede, seküler bir tahayyül içinde, kaptı kaçtı ilgilerle dinle bir temas kuruyorlardı. Her biri farklı bir sosyalitenin ürünüydü. Tasavvufi ilgiler, fıkıhçı dikkatler, itikadi hassasiyetler vs. içinde şekillenen bir öğrenci atağı derste sizinle karşılaştığında ortaya çıkan gerilim nasıl giderilecekti? Fen bilimlerinin dünya tasavvuruyla din alanının kabulleri arasında kalmak durumunda olan öğrenciler için din dersi hocalarının misyonu hakkında neler söylenebilirdi?

Arkadaşlara konuşurken özellikle üzerinde durduğum bir şey daha vardı: Sahi etrafımızda yaşanan onca tuhaf çelişkiyi dine bağlayanların arttığı bir evrende kendimizi ve inançlarımızı bu gerilim üreten süreçlerden nasıl ayıklayacaktık? Allah bin kere lanet etsin, etrafımızı mütemadiyen kan gölüne çevirenlerle aramızdaki mesafeyi nasıl açıklayacaktık? Onlar Müslüman mıydı? Nasıl Müslümandılar? Biz Müslüman mıydık? Hangi İslam’dık? Sosyal bilimsel terminolojiye ve teorik yaklaşımlara bir hayli uzak duranlar için bu değerlendirmeler belki maazallah dedirtecek cinsten şeylerdi; ama sahip olduğumuz rol ve misyon dünya bilgisinin kıyısında kalmayı bize bir hayli lüks kılıyordu.

Cemaatler, tarikatlar, sivil ve siyasi oluşumlarla birlikte devletin belki de endüstriyel bir çabayla merkezîleştirmeye çalıştığı “kurumsal-kamusal maneviyat” tipik bir öğretmenin bilgi ve beceri dünyasında nasıl şekilleniyordu? Zor ve çetin sorulardı bunlar.

Din dersi müfredatı üzerinde dinî ve entelektüel çekincelerimiz olabilirdi. Anlattıklarımızın çoğu kendi bilişsel dünyamızda karşılık bulamayabilirdi. Oysa sadece bilinen-gözlenen boyutlarıyla değil doğrudan gizli ve örtük müfredatıyla da biz doğrudan bir öğrenme-öğretme sürecinin parçasıydık. Giyim kuşamdan duruşa, söylem inşasından adabı muaşerete kadar sahip olduğumuz her şey bizim etki alanımızı açığa çıkaracak bir imkân yaratmaktaydı.

Nerede tutacaktık?

Sözü uzatmak zor değildi. Söylenecek çok şey vardı, ama en önemlisi öğretmenle misyoner arasındaki o ilginç sınırın nasıl çizileceğiydi. Sahi nereye çağıracaktık? Nerede tutacaktık bu masum çocukları?

Kendimiz kadar öğrencilerin de bir kuşağı vardı. Her bir jenerasyonun kendine özgü bir düşünme, kendine özgü bir eylem biçimi vardı. Türlü çeldiricilerle, sayısız etkileyici aygıtla onlara ulaşmak çok zor olmalıydı. Bir elektronik posta düzenlemekten aciz bir öğretmen ders arasında yazılım üreten bir gencin duygularıyla nasıl buluşacaktı?

Âdet olduğu üzere kitaptan söz etmek, okumaktan söz etmek zorunluydu. Pek çoğumuzun fakülteyi bitirirken girdiğimiz son sınavdan beri yeni bir şey okumadığımız bir gerçekti. Herkesin bir derdi vardı, herkesin peşinden koşturduğu hayalleri vardı, ama idealist olmak başka bir şeydi. Zamanın ruhunu bilmeden, kendi bilgilerimizi güncellemeden hayata dâhil olmak zordu. Doğrusu öğrencilere ulaşmak daha da çetindi. Bizi karşılayan başka bir şeydi, çalışmak, anlamak ve kavramak gerekirdi.

Ya söylemediklerim...

Sonra bir sürü şey konuştuk. Arkadaşlar dikkatle dinlediler. Sözü uzatarak soru soranlar olduğu gibi kemâli edeple kanaatlerini söylemek isteyenler de oldu. Arada bana mesaj göndererek öne sürdüğüm şeylerden bazılarının rencide edici olduğunu, fazlasıyla genelleyici bir perspektifle konuştuğumu iddia edenler de oldu. Sonuçta ben konuştum, kimileri durduğu yerde kendi kendine söylendi, kimileri de söz alarak görüşlerini dile getirdi.

Yaşlanmasam, kafam karışık olmasa, onlara ne söylediysem her birini hatırlar buradan paylaşabilirdim. Ancak şimdi fark ediyorum ki söylediklerimin çoğunu unutmuşken, söylemediklerimin çoğuna da artık hayıflanacak bir takatte bile değildim.

@darulmedya