Bizim gibi görünmek şartıyla herkes farklı olabilir

28.07.2026

Boğaziçi'ndeki çeşitlilikten rahatsız olmanın altında yatan temel mesele aslında yine aynıdır: Türkiye'nin yalnızca belirli bir kesime benzememesidir. Bu ”şartlı çoğulculuk” anlayışını tek cümlede şöyle özetlemek mümkündür: Herkes farklı olabilir; bizim gibi görünmek ve bizim gibi düşünmek şartıyla.


Bizim gibi görünmek şartıyla herkes farklı olabilir

Dr. Emre Turku/ Akademisyen, Yazar

Tijen Mergen adlı bir iş insanı, geçenlerde Boğaziçi Üniversitesi'nin mezuniyet haftası dolayısıyla kampüse gittikten sonra gözlemlerini sosyal medya hesabından paylaşmış. Mergen'in bu paylaşımı ise gündeme düştü ve ciddi tepkilerle karşılaştı. Çünkü paylaşımındaki ifadeler, akla hemen Türkiye'de kendisini çağdaş, özgürlükçü ve çoğulcu olarak tanımlayan belirli bir kesimin farklılıklar karşısındaki gerçek tutumunu getirdi.

Mergen, mezuniyet haftasına ilişkin gözlemlerini aktarırken Boğaziçi'nin artık Türkiye'nin küçük bir yansıması hâline geldiğini; her kesimden ve her yaşam tarzından ailenin çocuklarının mezuniyet heyecanını paylaşmak üzere kampüse geldiğini belirtiyor. Bu cümleleri okurken ilk anda Mergen'in Boğaziçi'nin toplumsal çeşitliliğinden memnun olduğu düşünülebilir. Fakat hiç de öyle olmadığını şu ifadelerle gösteriyor: "Çarşaflı öğrenciler, anneler, takke takan babalar, yıllarca emek verip o gurur gününü yaşamaya gelen binlerce insan... Türkiye'nin önde gelen bilim yuvasında daha çağdaş bir portre görmek isterdim. Yıllar içinde Türkiye'deki değişimin aynen üniversitemde de olduğunu içim burkuk seyrettim."

Türkiye'nin küçük bir yansıması hoşuna gitmemiş

Demek ki Boğaziçi'nin Türkiye'nin küçük bir yansıması hâline gelmesi, farklı kesimlerden insanların üniversitede bulunması ve ailelerin çocuklarının mezuniyet sevincini paylaşması Mergen açısından olumlu karşılanacak bir durum değildir. Onun için çeşitliliğin bazı unsurları üniversitenin "çağdaş portresini" bozmaktadır. Çarşaflı öğrenciler, anneler ve takke takan babalar, mezuniyet sevincini paylaşan insanlar makro düzeyde Türkiye'nin, mikro düzeyde ise Boğaziçi'nin hiç de "çağdaş" olmayan bir istikamette değiştiğini gösteren işaretler olarak sıralanmaktadır.

Burada sorulması gereken bir kez daha şudur: Bir üniversitenin, bilim yuvasının çağdaşlığını öğrencilerin ve ailelerinin kıyafetleri mi belirlemektedir? Çarşaflı bir öğrencinin Boğaziçi'nde eğitim görmesi üniversitenin bilimsel kalitesini nasıl düşürebilir? Takke takan bir babanın çocuğunun Boğaziçi'nden mezun olması, bu üniversitenin çağdaşlığına gölge mi düşürür? Öğrencilerin ve ailelerinin görünüşlerinden, kıyafetlerinden hareketle üniversitenin çağdaşlığını sorgulamak tamamen önyargılarla ilgilidir.

Boğaziçi'nin "çağdaş portresi"

Mergen'in sözlerinden hareketle işi biraz daha "geriye" götürürsek, üniversite sınavında başarılı olmak yeterli sayılmamalı; adayların ne kadar "çağdaş" göründükleri de değerlendirilmelidir. Başvuru sırasında öğrencinin yanı sıra annesinin, babasının ve yakın akrabalarının vesikalık fotoğrafları istenmeli; ailede çarşaf giyen veya takke takan biri bulunup bulunmadığı fişlenebilir. Fotoğraf çekilirken başörtüsünü veya çarşafını çıkarmayanların başvuruları da eksik evrak gerekçesiyle kabul edilmez. Böylece Boğaziçi'nin "çağdaş portresi" korunmuş olur: Hoş geldin Eski Türkiye.

Türkiye, kıyafetin eğitim hakkının önüne geçirildiği dönemleri yakın geçmişte yaşadı. Başörtülü öğrencilerin üniversite kapılarından çevrildiği, derslere ve sınavlara alınmadığı, genç kızların eğitimlerine devam edebilmek için ikna odalarına sokulduğu günler çok geride kalmış değil. Görülüyor ki bugün o yasakları yaşatan zihniyetin tortusu hâlâ yaşamaktadır. Başörtülü veya çarşaflı bir öğrencinin üniversitedeki varlığından "içi burkulan" bakış, 28 Şubat'ın zihinsel dünyasını yaşatmaya devam etmektedir.

Paylaşımdaki "üniversitem" ifadesi de bu çerçevede ayrıca anlam kazanıyor. Elbette herhangi bir mezunun eğitim gördüğü yerden "üniversitem" diye söz etmesi son derece doğaldır. Sorun, kullanılan iyelik ekinde değil; paylaşımın tamamına bakıldığında görülen duygudadır. Boğaziçi, farklı toplumsal kesimlerin eşit biçimde ait olabileceği bir üniversite olmaktan ziyade, belirli bir hayat tarzının "kültürel mülkü" gibi tasavvur edilmektedir. Sayın Mergen'in içini burkan şey: "'Bizim üniversitemiz'in artık yalnızca bize benzeyenlerden oluşmaması."

Oysa çarşaflı bir öğrencinin Boğaziçi'ne girebilmesi, üniversitenin veya üniversitedeki eğitimin gerilemesinin değil, eğitim imkânlarının toplumsal bakımdan genişlemesinin göstergesi olarak da okunabilirdi. Daha önce bazı kurumlarda yeterince görünür olmayan kesimlerin çocukları bugün başarılarıyla bu kurumlarda yer alıyor olmasının iç burkan bir yanının olmaması gerekirdi. Bu durumdan rahatsız olmak büyük bedeller sonrasında aşılan toplumsal sınırların yeniden kıyafet üzerinden kurulmasını istemektir. Öğrenci başarılı olmuş, üniversiteye girmiş ve mezun olmuştur. Bundan sonra annesinin çarşafı veya babasının takkesi üzerinden onun Boğaziçi'ndeki varlığını tartışmak çağdaşlık değildir. Bu kavramın ardına sığınarak elitizm ve ötekileştirme yapmaya devam etmektir.

Asıl şaşırtıcı olan ise Mergen'in paylaşımının sonunda söyledikleridir: "Yine de umudumu koruyorum. Bir gün Boğaziçi'nin de, Türkiye'nin de, farklılıkların sadece zenginlik olarak görüldüğü; ortak değerlerin ayrılıklardan daha güçlü olduğu, daha özgür, daha çağdaş, daha kapsayıcı ve daha aydınlık günlere kavuşacağına inancım tam."

Metnin başında her yaşam tarzından insanın kampüste bulunuyor olmasını üniversitenin çağdaş portresine yakıştıramayıp içi burkulan Mergen; sonunda ise farklılıkların zenginlik sayıldığı, daha özgür ve kapsayıcı bir Türkiye temenni ediyor. Bu Türkiye'de oldukça yaygın olan "şartlı çoğulculuğun" bir örneğidir. İnsanlar farklı olabilir; fakat bu farklılık, belirli bir çağdaşlık anlayışının sınırlarını aşmamalıdır. Herkes özgürdür; ancak o kadar da değil. Herkes üniversiteye girebilir; fakat üniversitenin "alışılmış" görüntüsünü değiştirmemesi gerekir. Yani bir "makbul vatandaş" olarak aynı zamanda bir "makbul Boğaziçili" olmak gerekir.

Mergen'in paylaşımı özelinde görünen bu yaklaşım, tek bir kişiye özgü değildir. Türkiye'de belirli bir kesim uzun yıllar boyunca kendisini toplumdaki hayat tarzlarından biri olarak değil, normalin ve çağdaşlığın ölçüsü olarak gördü ve hâlâ görmeye devam etmektedir. Kendi görünüşünü doğal ve tarafsız, diğerlerinin görünüşünü ise ideolojik ve tehditkâr kabul etti. Kendi hayat tarzını özgürlük, başkalarının hayat tarzını ise gericilik olarak değerlendirdi. Kendisini ülkenin asli sahibi, kendisine benzemeyenleri ise aydınlatılması ve eğitilmesi gereken "sıradan halk" olarak gördüler.

Kavramsal eksiklik

Bakıldığında ortada kavramsal bir eksiklik de göze çarpmıyor. Metne de bakıldığında özgürlük, farklılık, zenginlik, ortak değerler, kapsayıcılık, çağdaşlık ve aydınlık gibi son derece olumlu kavramların hemen hepsi kullanılmaktadır. Sorun, bu kavramların kimleri kapsadığıdır. "Çağdaş" ve "aydınlık", evrensel özgürlükleri anlatan kavramlar olmaktan çıkarılarak belirli bir giyim biçiminin, yaşam tarzının ve kültürel çevrenin kendisini üstün görmesinin araçlarına dönüştürülmektedir. Kapsayıcılık sözü edilirken insanlar görünüşleri nedeniyle dışlanabilmekte, farklılıkların zenginliği savunulurken bazı farklılıkların görünür olmasından dolayı burukluk yaşanabilmektedir.

Çeşitlilik sadece birbirine benzeyen insanların arasındaki küçük farklılıklardan ibaret değildir. Gerçek çoğulculuk, yalnızca hoşumuza giden farklılıkların varlığına izin vermek değildir. Bize benzemeyen, hayat tarzını benimsemediğimiz insanların da aynı ülkenin eşit vatandaşları olduğunu kabul edebilmektir.

Boğaziçi'ndeki çeşitlilikten rahatsız olmanın altında yatan temel mesele aslında yine aynıdır: Türkiye'nin yalnızca belirli bir kesime benzememesidir. Bu "şartlı çoğulculuk" anlayışını tek cümlede şöyle özetlemek mümkündür: Herkes farklı olabilir; bizim gibi görünmek ve bizim gibi düşünmek şartıyla.