Boğazı ağrıyanlara tavsiyelerimiz var

Mustafa Çiftçi / Yazar
21.08.2020

Şerif Hanım öyle bir doktor idi ki benim hassasiyetimi bir hastalık sebebi olarak görmüyordu. “Bu sizin elinizde olan bir şey değil. Yaratılışınız böyle. Bize düşen sizin halinizi bir eksiklik olarak görmek değil. Sizi böyle kabul etmek. Hem çikolata çocuğu olmayı pek kötü bir şey olarak görmeyin. Doktorların pek çoğu çikolata çocuğudur laf aramızda.” demişti.



Boğazım ağrıyor. Küçükken de ağrırdı hem de nasıl ağrımak. Temiz bir hafta yatardım. Bir hafta da nekahet evresi sürerdi. Yani iki hafta koparırdı beni hayattan. Doktor kısmı bana antibiyotik vermek dışında bir çare bulamıyordu. Azıcık üşütsem ya da yediğim içtiğim azıcık soğuk olsa ben yıkılıyordum. Eskiden yiğitlerin yıkılması için büyük dertler şart imiş. Ama benim yıkılmam için bademciklerin üşümesi yetiyordu. Nasıl bir yiğitsem artık?

Bademciklerin neye benzediğini hep merak ettim. Beni bu kadar hasta eden şeyler neye benziyordu acaba? Soğuk havayı sevmezdim. Üşütmek belalı bir şeydi benim için. Soğuktan bu kadar tırsmama sebep olan bademciklerim benim itibarımı zedeliyordu. Çünkü her çocuğun kendince bir karizması vardır. O karizması sebebiyle çocukları herkes sever. Ya da bana öyle geliyordu. Benim karizmam ise; beyaz yüzüm ve renkli gözümden müteşekkil idi. İlkokuldayken son sınıftaki şımarık kızlar teneffüslerde gelir benim yanaklarımı sıkar severlerdi. Arkadaşlarımın hiçbirine böyle şeyler olmazdı. Onları öpüp seven kocaman kızlar yoktu. Benim bu karizmatik halimi boğaz ağrısı bozuyordu. Boğazım ağrıdığı zaman halim perişan olduğundan, yüzüme sirayet eden bir sarı hal vardı. Yani betim benzim atıyordu. Bu durumdan tabii rahatsız oluyordum.

Ne şekersin, yazık sana

Annem hemşireydi. Babamın sayısız doktor arkadaşı vardı. Ama sağlık sistemine olan bu yakınlığımız beni hasta olmaktan koruyamıyordu. Doktorlara gidince nasıl bakıyorsam doktorlar da dayanamaz bir makas alırlardı benden . “Ne şekersin yavrum, yazık sana.” derlerdi. Bana yazıklansınlar diye doktora gitmiyorduk ki. Hasta olmaktan nasıl kurtuluruz ve hasta olmuşsak nasıl iyi oluruz onu anlamak için gidiyorduk doktora. Ama doktorlar benim müzmin problemimden onların hiç sorumluluğu yokmuş gibi davranıyorlardı. Sanki onlar doktor değildi de bir başkasını gömleğini geçirmiş oyunculardı. O kadar iyi rol kesiyorlardı ki onları dinleseniz modern tıp benim için elinden geleni fazlasıyla yapıyordu ama benim bünyem zayıftı. Soğuk beni hemen esir alabiliyordu. Soğuğa karşı bu kadar hassas olmamda sorun birazcık da benim yetişme tarzımdaydı. Kendimi bu kadar esirgemeden biraz boş vererek yaşayabilseydim bu kadar hasta olmazdım. Biliyor musunuz başınızdaki derdin sebebinin “çok hassas olmak” şeklinde açıklanması insanı deli ediyor. Bağırıp çağırasınız geliyor. “Ulan hassas olmaya hevesli değilim de yarım bardak su içerken bile dikkat etmesem boğazım beni yatağa düşürecek kadar hasta ediyor. Size düşen bu duruma bir hal çaresi bulmak değil mi ey doktor kısmı? Ama siz durumu benim hassasiyetime bağlıyorsunuz. Hatta eğer imkan olsa bana “çikolata çocuğu” diyeceksiniz ama annem ve babamdan çekiniyorsunuz. Nedir sizin olayınız ey doktorlar? ” demek isterdim.

Bu çocuk süt bebesi

Babam her zaman doktorlardan yana oldu. Doktorlardan yana olmak demek onların her dediğine “he” demek şeklinde tezahür eder ve babam “he” demeye bağımlı bir adamdır. Doktor bana “hassas çocuk” diyorsa babam dünden razıdır. Arık babamın nazarında da ben “gereğinden fazla hassas yetiştirilmiş çocuk” idim. Sanki benim yetişmemde babamın katkısı yokmuş gibi babam beni doktorların gözünden görmekten hiç çekinmiyordu. Annem ise doktorların işini yapmayıp benim durumuma bir uygun kulp bulmaya çalışmalarına sinir oluyordu. “Bu çocuk hassas diyerek sanki onun suçuymuş gibi sanki bir ihmal neticesi bu çocuk hassas olmuş gibi konuşmak köylü kurnazlığıdır. Siz işinizi yapın ve bırakın çocuğumuzu nasıl yetiştireceğimiz bize kalsın.” diyordu.

Ama doktor kısmı benimle biraz uğraştıktan sonra bu çocuk biraz “süt bebesi” keşke soğuk sıcak demeden yaşamayı becerse falan demeye başladıklarında annem anlıyordu ki bir başka doktora müracaat etme zamanımız gelmiştir.

Ve biz beni anlayacak annemi kızdırmayacak bir başka doktor arıyorduk. Yaşadığımız yer küçük bir ildi. Her uzmanı bulmak kolay olmuyordu. Temel branşlar dışında gelen doktor yoktu. Biz buradaki doktorların tamamına yakınını bilir tanır hale geldikten sonra Ankara’nın yolunu tuttuk. Ankara’nın kibirli ve asfalt kokulu havasını soludukça sanki boğazım keçeleşiyordu. Ama ne yaparsın Ankara’ya mahkumduk. Allah kimseyi Ankara’ya mahkum etmesin. Biz de Ankara hastanelerinin koridorlarında benim müzmin boğaz ağrım için bulduğumuz her kapıyı çalıyorduk. Sonunda bir doktor hanım bulduk. Kendisi o zamanlar moda olan saç kesiminden pek uzak bir şekilde saçlarını taramış. Kalın gözlükler takmış ve askerlerin giydiği renkten bir elbise giymiş olarak bizi kabul etti. Doktor kısmının beyaz gömlek giymediğinde ne kadar farklı olduğunu anladım. Ve bana göre taşrada doktorluk yapanlar beyaz gömlek giymeye daha bir hevesli oluyorlar. Sanki onlar için bir zırh oluyor beyaz gömlek . Neyse işte biz kalın gözlüklü doktor hanımın adını belledik önce. Adı Şerif idi. Ben pek şaşırmıştım. “Kovboylardaki Şerif mi?” demişim. Annem utanmıştı çocuk işte ne yaparsınız demişti Şerif Hanıma. Babam akıl yürütmüştü. “Esas ismi Şerife olmalı. Eski bir isimdir diyerek sonunu kesmiş Şerif demiştir.” Babamın doktorlarla bir olup bize cephe almasına alışık olduğumuzdan Doktor Şerif Hanım’ı bu kadar anlayışla karşılamasına hiç şaşırmadık.

Şerif Hanım’ın en sevdiğim özelliği. Çok iyi bir dinleyici olmasıydı. Annem benim “hasta hikayemi” uzun ve detaylı olarak anlattığında pek iyi dinlemişti annemi. Bu haline annem de pek hayret etmiş ve sevmişti. Hastayı dinleyen doktor bulmak ne zor diyordu annem. Şerif Hanım sadece annemi değil babamı bile sabırla dinlemişti. Babam benim hastalığımdan ziyade doktorluğun ne zor bir meslek olduğundan başlamış ve uzun uzun konuşmuştu. Şerif Hanım babama bile sabrediyorsa bizim işimiz çok kolay diye düşünüyordum.

Gökten müjde gelmiş gibi

Şerif Hanım benim halimi ameliyatla çözebileceğini, ameliyat sonrasında da dikkatli bir hayat sürersem iyi olacağımı söyledi. Gökten müjde gelmiş gibi sevinmiştik. Üstelik Şerif Hanım öyle bir doktor idi ki benim hassasiyetimi bir hastalık sebebi olarak görmüyordu. “Bu sizin elinizde olan bir şey değil. Yaratılışınız böyle. Bize düşen sizin halinizi bir eksiklik olarak görmek değil. Sizi böyle kabul etmek. Hem çikolata çocuğu olmayı pek kötü bir şey olarak görmeyin. Doktorların pek çoğu çikolata çocuğudur laf aramızda.” demişti. Biz Şerif Hanım’ı pek sevdik ve yıllarca doktor hasta ilişkisi yanında abla kardeş gibi olduk Allah bozmasın. Şimdi boğazı ağrıyanlara ne mi tavsiye ederim? Bir doktor Şerif Hanım bulana kadar arayın efendim...

mustafatoros@gmail.com