Boğaziçi’nde keyifler kaçtı

BİLAL ÖĞÜT - Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğrencisi / bilalogut@gmail.com
22.12.2012

Okula mescit açılmasının saçmalık olduğunu; okula mescit açılması gibi bir münasebetsizlikte bulunulacaksa aynı münasebetsizlikle mesela ayakkabı mağazası ve go-kart pisti gibi mekanların da açılması gerektiğini iddia edenler “Din nedir?” ve “Dinin hayattaki yeri nedir?” sorularının cevaplarını vermeliler.



Boğaziçi Üniversitesi’nde son günlerde bir “mescit karmaşası” var. Müslüman öğrencilerden bir kısmı, kendilerinden önce de defaatle dile getirilmiş bir talebi yineleme kararı aldı ve kararlarını okul yönetimi başta gelmek üzere insanlarla paylaştı: “Okuldaki kampüslere, özellikle Güney Kampüs’e mescit açılsın.” Bu talep aynı öğrenciler tarafından daha önce de toplanan 1000 imza eşliğinde rektörlüğe sunulmuştu fakat yöneticilerle görüşen öğrencilerden öğrendiğimize göre mezkûr talep “5 dakikada” reddedilmiş.

Meselenin ehemmiyetini izah edebilmek için evvela “namaz”ın İslâm’daki yerini ve Müslümanlar için anlamını tavzih, takdir ve teslim etmemiz gerekiyor. Allah, Kur’an’ın hemen girişinde vasıflarını saydığı “takva sahipleri”nden “namazı gerektiği şekilde kılanlar” diye bahseder. Hazret-i Peygamber (S.A.V.) “Gerçekten kişi ile şirk ve küfür arasında namazı terk etmek vardır.” (Müslim, Îman 134) buyurmuştur. Bunlar Müslüman için en hayâti şartın namaz olduğunu ifade eder. Müslüman; yemekhanesi, kantini, hâttâ tuvaleti bile olmayan bir okulda bir şekilde hayatta kalmayı başarabilir. Fakat o, namaz kılmanın mümkün olmadığı yerde yaşayamaz. Böylesine hayatî bir önemi hâiz namaz hususunda insanları, namazlarını bir binanın karanlık zemin katında kılmaktan kurtarmak adına herhangi bir hassasiyet alâmeti göstermeyen okul yönetiminin takındığı bu tavrın yine okul yönetiminin kendi ayıbından başka bir şey olmadığını ilan etmemiz lazım. İnsanlara kıdemli bir fıkıh âlimi edasıyla “kaza edersiniz” deme cür’etini ve cehâletini göstermiş olan okul yönetimini ben bu hususta kendi cür’etiyle, cehâletiyle ve ayıbıyla baş başa bırakıyorum (Rektörlük yardımcı olmayacaktı ise bâri dâhiyâne akıllar vermeye zahmet etmeseydi).

‘Mescid varsa go kart da olsun’

Namazın ehemmiyeti, meselenin ilk önemli kısmı. Önem arz eden ikinci kısım ise “mescit tartışmaları”nın gündeme gelmesiyle bir “talepler silsilesi”nin zuhur etmeye başladığını müşahede eder olmamızdır. Facebook’ta açılan etkinliğin hakaretlerden, mevzuyu dalgaya alma çabalarından geçilmeyen duvarında go-kart pisti isteyen de var, ayakkabı mağazası talep eden de. (Tabi ayakkabı mağazası isteyen ileri derecede kolonyal bir Boğaziçili özne olduğu için ayakkabı mağazası demek yerine “shoe-store” demeyi tercih etmişti ama bu bahs-i diğer.) Youtube’a yüklenmiş videonun altına yapılan yorumlarda Kuzey ve Güney kampüsün birleştirilmesini isteyen bile mevcut. Misaller elbette çoğaltılabilir ve zaten çoğalacaktır da. Nitekim yıllardır tekrar tekrar gündeme gelen, şimdilerde güncel mescit talebi birçoklarının keyfini kaçırdı. Çünkü Boğaziçi Üniversitesi gibi, sekülerlikle hegemonize edilmiş bir ortamda birilerinin mescit talebinde bulunması, Slavoj Zizek’in tâbiriyle, “keyif hırsızlığı”ndan başka bir iş değil. Bu vazıh/âşikâr/bâriz/açık/îmâsız fakat bir kuvve hâlinde muhafaza olunan gerçek, mescit talebi gibi kriz anlarında harekete geçiyor, aktifleşiyor, kristalize oluyor; “özgürlükçü Boğaziçi ruhu” böyle zamanlarda kısa devre yapıyor.

Öncelikle okul ile “din” arasındaki farkın takdir edilmesi gerektiğini; bu yüzden okula mescit açılmasının saçmalık olduğunu; okula mescit açılması gibi bir münasebetsizlikte bulunulacaksa aynı münasebetsizliği temsilen ayakkabı mağazası ve go-kart pisti gibi mekanların da açılmasının şart olduğunu iddia edenler “Din nedir?” ve “Dinin hayattaki yeri nedir?” sorularının cevaplarını vermeliler. İlk soruyu “dînî olan nedir?” sorusuyla değiş tokuş da edebiliriz. Ve namaz misaliyle meseleye temsil getirebiliriz. Namaz kılmak Müslümanlar için dînî bir amel. Fakat İslâm’dan habersiz olduğunu farz ettiğimiz bir seyirci, namaz kılan kimseyi gördüğünde o kimsenin dînî bir amel işlediğini fark edebilir mi? Onun için ortada Kur’an okuyarak Allah’a ibadet eden bir kimse mi vardır; yoksa belli belirsiz bir şeyler mırıldanan, jimnastik hareketi benzeri şeyler yapan biri mi? Eğer bu seyirci ortada dînî bir amelin îfâ edilişinin vukû buluyor olduğunu takdir edemiyorsa o zaman namaz kılmayı “dînî” yapan şeyin ne olduğu sorusuna nasıl bir cevap verebiliriz?

Kültürel sömürgeleştirme

Düşünme sürecinize yardımcı olmak için “niyet” cevabını ben vereyim. “Ameller niyetlere göredir.” Namaz hareketlerini yapan bir kimsenin niyeti “namaz kılmak” değilse o, Hazret-i Ömer’in tâbiriyle, “yatıp kalkıyordur.” Yatıp kalkma işine jimnastik yapmak desek jimnastik amacıyla namaz hareketlerini yapan birisinin dînî bir amel işlediğini söylememiz mümkün olur mu? Peki herhangi bir jimnastik hareket serisiyle namaz hareketlerini birbirinden tam olarak ayırt etmemiz mümkün müdür? Ya da bir başka deyişle; namaz hareketlerini jimnastik hareketlerinden ayıran nedir? Bana soracak olursanız, el cevap: Hiçbir şey. Tekrar edecek olursak; o hareketleri jimnastiğe indirgenmekten koruyan, “niyet”ten başkası değildir. Öyleyse mescit talebine karşı çıkanların jimnastik hareketlerinden rahatsız oldukları sonucuna mı varıyoruz; yoksa o hareketlere atfedilen mânâdan mı? Bence jimnastikle hiç sorunları yok. Öyle olsaydı kampüsteki spor salonu hakkında şimdiye kadar 3-5 kelam da olsa bir sitemde bulunurlardı. Bulunurlardı bulunmasına fakat kazın ayağı öyle değil.

Türkiye tam mânâsıyla kültürel bir sömürge. Bu kültürel sömürge olma hakikati ezanın Arapça okunmasının yasaklanmasında, dilin devrilmesinde ve “Burada Arap harfleri okutuluyor” diyen jandarmaların camileri basmalarında güneş gibi parıldıyor. (Merhum Ali Ulvi Kurucu’nun 3 ciltlik hatıratında cami bastıran ahlâkın temsilleri fazlasıyla mevcut.) Hâttâ öylesine parıldıyor ki kimileri gözlerinin kamaşmasından kör oluyor, onu göremiyor. Rahmetli Cemil Meriç bu kahır verici vaziyeti şu veciz ve elemli sözlerle ifâde ediyor: “Hiçbir müstemleke kendi kıymetlerinin âdet bezinden hakir görüldüğünü bu zavallı memleket kadar ürpermeden ve isyan etmeden müşahede etmek bedbahtlığına düşmemiştir.” 90 yıllık mâzisi böyle tecelli eden bir ülkenin en köklü silüeti camilerle dolu, İslâm kokan en büyük şehrinin en güzel yerlerinden birine bina edilmiş iyi bir üniversitesine mescit inşâsı talebinde bulunmak işte bu sömürülmüş ve sömürülmeye devam eden kültür yüzünden bir krize dönüşüyor, birilerinin keyiflerini var gücüyle kaçırıyor. Burada durup düşünmek gerekiyor: Acaba mescit talebinden önce jimnastik salonu istenseydi, mescit talebini ayakkabı mağazası talebiyle zelilleştirmeye çalışanlar aynı gayreti jimnastik salonu için de gösterirler miydi? Bu insanların “namaz kılacaklarına bale yapsınlar” hezeyanıyla aşağı yukarı aynı gelenekten geldiğini düşününce cevap pek de âdil olacakmış gibi görünmüyor.

Okulda mescidin işi ne?

Bir de “Burası okul. Burada mescidin işi ne?” meselesi var. Bu şikayetin içinde bir yanılsama yatıyor. Şikayetçi; okulda sanki Müslümanların Allah’a atfettikleri hasletleri ve mânâyı benzer hislerle Fenerbahçe’ye, devrime ya da bilime atfeden insanlar yokmuş da aşkın bir varlıkla böylesine bir ilişkiyi sadece Müslümanlar kuruyormuş gibi davranıyor. Halbuki daha birkaç akşam önce Kuzey kampüste toplanmış bir grup Fenerbahçe fanatiğinin “şampiyon olmasan da, seviyoruz işte; var mı bir diyeceğin?” şeklinde yaptığı tezahüratta Fenerbahçe’nin galibiyet-mağlubiyet karşılaştırmasına bakmaksızın sanki Fenerbahçe’de yenilgilerden ve takıma gelip giden oyunculardan ve yöneticilerden bağımsız, aşkın bir cevher/öz varmış da sevilen, kendisiyle râbıta kurulan şey tam da buymuş intibasını uyandıran bir mahiyet yok muydu? Orada toplanan meclis seküler bir ayinden başka bir şey mi yapıyordu? Öyleyse bu insanlara “Burası okul. Ayininizi/ibadetinizi başka bir yerde yapın” mı denmeliydi? Denmemeli idiyse “burası okul” totalitarizminin anlamı ne? Engellemeye namzet bu ahkâmın kesilmesini elbette seküler ve totaliter Kemalist gelenekten ayrı düşünmek mümkün değil. İslâm’ın ise hayatın her ânını ve mekanın her zerresini kapsayan, kuşatan, dolduran ve anlamlandıran bir müessese ve bir hayat şekli olduğu akıllarda tutulacak olursa “burası okul” basiretsizliğinin nasipsizlik derecesi daha iyi idrak edilebilir.

Mescidin açılmasının (ama özellikle mescidin açılmasının) kaosa sebebiyet vereceğini düşünenler gayet tutarlı bir iş yapıyorlar. Çünkü mescit meselesi; mescit meselesi olmakla kalmayan, kendini aşan, kendinde kendinden bir fazlayı barındıran bir mesele. İşte o fazlanın adı “İslâm”dır. İslâm, bu ülkede keyifleri kaçıran (içki içmek, mini etek giymek, evlilik dışı cinsel ilişkide bulunmak) baş hırsızdır. Keyifleri kaçanlar için İslâm; eşcinsel karşıtı (homofobik), kadınların ikinci sınıf insan muamelesi gördüğü, terörist yetiştiren bir bozulmuşluk, kokuşmuşluk, barbarlık öğretisidir. (Burada Sevan Nişanyan’ın camiler için “ayak kokan hangarlar” yakıştırmasını hatırlamadan geçmeyelim.) “Mescit tartışması” tam da bu yüzden bir “tartışma”; tam da bu yüzden bir “keyif hırsızlığı” meselesi; ve tam da bu yüzden bir “kriz ânı.” Mevcut krizin her türlü ihtiyaca (kilise, sinagog, vs.) adaletle el uzatacak bir ufka vesîle olması ise en büyük temennim.