Brexit Popülizmin zaferi mi sonu mu?

Doç. Dr. Bünyamin Bezci/ Sakarya Üniversitesi
17.03.2019

İngiliz popülizmi ayrılmak istemeyen finansal elit karşısında toplumsal desteğini zamanla kaybedebilir. İskoç azınlık gibi toplumsallıklar zaten çoğunlukla ayrılmaya karşıyken bir sonraki muhtemel referandumda Brexit taraftarları genel anlamda da hayal kırıklığına uğrayabilir. Yaşanacak hayal kırıklığı zaferini ilan eden İngiliz popülizminin sonu da olabilir.



16 yüzyıl sonrasının İngilizleri Hollandalılardan öğrendikleri ters rüzgarda bile ileri gidebilme yeteneğinden denizlere hakimiyet çıkarmıştı. Oysa ada psikolojisi kendine özgüdür. Dar ve cemaat önceliklidir. İngilizler adanın dışa kapalı otantizmini, dik kayalıklarıyla ve eteklerini salıyarak çaldıkları gaydalarıyla İskoçlara terk ederek Büyük Britanya’yı dünya devleti yapmışlardır. Sanayi devriminin yarattığı yeni ve diri güçle de dünyaya hakim olmuşlardı. Dünyaya hakimiyetlerini de nüfuslarıyla değil nüfuzlarıyla sağlamışlardı. Azın çoğu yönlendirme yeteneğini geliştirmişlerdi. Yüzyıllar boyunca biriktirilen tecrübe Anglo-sakson pragmatizmiyle harmanlanarak bir imparatorluk siyaseti yaratılmıştı. Bugün Brexit ile birlikte AB’den kopmaya çalışan İngiltere eski bildiklerini bağımsızlığını kazanma uğrunda kullanmaktadır. Oysa istenen bağımsızlık aynı zamanda İngiltere’nin hapishanesi olma ihtimali barındırmaktadır.

Israr ve bıktırıcılık

İngiltere’nin Brexit siyaseti Hindistan’dan ya da Kıbrıs’tan çekilirken kullandığı tarzdan farklı biz çizgi oluşturmamaktadır. Fakat artık karşısın-daki ülkeler de sömürge devletleri değildir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan dünyada Kıta Avrupa’sına dayatılan birliğe zoraki giren İngiltere hiçbir zaman birliğin içinde erimeyi düşünmemiştir. Aslında Brexit, birlik içinde erime tehlikesine bir tepki olsa da bu kadar taraftar bulabilmesini daha büyük bir sorun olan mültecilerin adalıların korkularını besleyen istila tehlikesine borçludur. İngiltere’nin AB’ye karşı kendini savunma tarzı ise imparatorluk politikalarını andırmaktadır. Dışarıdan baktığınızda tiyatroyu andıran bu politikanın özünü ısrar ve bıktırıcılık oluşturmaktadır. İngilte-re’nin İmparatorluk politikaları hiç bir zaman saf güce dayanmamıştır. Meşruiyet, hukuk, pazarlık ve uzlaşı İngiliz siyasetinin temel ilkeleridir. Bir ülkeye girerken ve çıkarken meşruiyetini gözeterek adım atmış, meşruiyeti tehlikeye girdiğinde hukuki olanı öncelemiş olmadı pazarlıkla bir uzlaşı noktası yakalamıştır.

İngilizlerin politik ezberleri halen bozulmuş değildir. Sömürgelerinden ayrılır gibi Brexit’I de yönetmeye çalışmaktadırlar. İlk adımları Brexit’in meşruiyetini oluşturan referandumdu. Son adımları yeni bir referandum olmasın diye uğraşmak. Referandumda çıkan sonucun halkın gerçek niyetini yansıtıp yansıtmadığını Kıtadakiler gibi tekrar tekrar sorgulamıyorlar. Cumhuriyeti tekraren kuran Fransa gibi mütereddit bir politik tarza sahip değiller. Gelinen noktada ayrılığın hukukunu kurmaya çalışıyorlar. Bu nedenle ne kadar masayı bunaltırsalar o kadar taviz koparmayı umuyorlar. Dahası masanın diğer tarafının kendi arasında bütünlüklü kalamayacağını hesaplıyorlar. Asıl yanıldıkları noktalardan biri de burada ortaya çıkıyor. AB hem dağılmıyor hem de masada İngiltere’yi zorlayan ve sıkıştıran zamanı iyi kullanıyor. Fakat İngiltere inatla ezberini bozmamaktadır. Pazarlığı son saniyeye kadar devam ettirme niyetinde görünmektedir. Uzlaşı zaten yakın da gözükmemektedir.

İngiltere Parlamentosu bir taraftan hükümetin yaptığı anlaşmayı redderken diğer taraftan da anlaşmasız ayrılığı reddetmektedir. Hükümet bir ta-raftan yaptığı anlaşmayı kabul ettiremezken diğer taraftan da reddin doğal sonucu olan istifayı düşünmemektedir. Bir anlamda gerilimden beslenen İngiliz politikası en nihayetinde meseleyi kendi istediği kıvama getirmeye çalışmaktadır. Bu politikanın açmazı ise zamanın İngiltere’deki ayrılıkçıla-rın aleyhine işlemesidir. Avrupa Parlamentosu seçimlerinden sonraya kalacak bir müzakere sürecinde yeni bir referandumun gündeme gelmesi daha olası görülmektedir. Zira AP seçimlerinde ayrılık yanlıları kaybederse hükümetin devam şansı da azalacaktır. Dahası İngiltere ekonomisi için de uzun zamana yayılan müzakere süreci yararlı görünmemektedir. Halihazırda ihracatının yarısını AB ülkelerine yapan İngiltere’nin ekonomisi AB ülkele-rinden daha yavaş büyüdüğünde toplumsal sorunlar da artacaktır. Bu anlamda İngiltere’nin geleneksel siyaseti süreç uzadığında aslında kendini vurmaktadır.

Ortak aklı sergiliyor mu?

Bu noktadan sonrası daha da önemlidir. Zira Brexit, Britanya halklarının an’a sıkışmış bir popülist kararı olarak ne kadar toplumun ortak aklını simgelemektedir? İngiltere’yi zaman sıkıştırdıkça tartışılacak konu bu olacaktır. Referandumlar parlamenter demokrasilerde ne anlam taşımaktadır? Referandum bir doğrudan demokrasi biçimi olarak elitist parlamenterizmden daha mı demokratiktir? Brexit oylaması ne kadar ciddiye alınması gereken bir genel iradeyi simgelemektedir? Yoksa 19. yüzyılın liberalleri liberalizmin özgürlük ve ayrıcalık alanı ile demokrasinin eşitlik alanlarını dengelemeye çalışırken haklı mıydı? Dahası Brexit, popülist demokrasilerin bir zaferi mi yoksa sonu mu olacak?

19. yüzyılda 2 bin yıldır unutulan demokrasiler yeniden hatırlandığında ulus kavramında bir demos kıvamı yakalanmıştı ama ulusun egemenliği bir yöneten-yönetilen özdeşliği olarak asla düşünülmedi. Burjuvaların paraları ve çabalarıyla pazarın birleştirici gücü üzerine oturan ulusal homojeni-teler demos gibi aktör değil, daha ziyade yönlendirilen kitleler olmuştur. Sıradan yurttaşlara tanınmayan eşitlik hukuki eşitlik ve fırsat eşitliğiyle yu-muşatılmıştır. Zira ulusun yönetimde her konuda her an söz sahibi olması ayrıcalık alanlarını yok edebilirdi. Dahası belli bir an’a sıkışarak karar veren homojeniteler bizatihi kendi kararlarından zarar görebilirdi. Bu nedenle bir taraftan karar mekanizması dolayımsal kılınmalı diğer taraftan da karar zamana yayılmalıydı. Her iki nitelik de İngiliz parlamenter siyasetinin ayırt edici bir özelliği olmuştur. Parlamento aracı bir kurumsallık olarak ortak aklı temsil ederken karar mekanizmalarının kurumsal derinliği kararın soğukkanlılığını yaratmaktaydı. Bu nedenle referandum gibi doğrudan mekanizmalar parlamenter sistemden uzak tutulmuştu. Hatta referandumvari yönetimler kurumsal demokratik toplumların değil, mobilize edilmiş faşist toplumların demokrasi anlayışı olarak dışlanmaktaydı. Gelinen noktada İngiltere parlamenter sistemle yarattığı demokratik elitizminden vaz-geçmek üzeredir.

Bir referandumla AB’den çıkma kararı parlamenter demokrasinin en kurumsal yapısı olarak İngiliz geleneğine uygun düşmemektedir. Fakat tersi çıkacağını umut ederek yapılan referandumdan sonra verilen oyların gereği yerine getirilmediğinde de dönülecek bir halk kalmamaktadır. Brexit’in uzatıldığı bir süreçte AP seçim sonuçları bu nedenle ister ekonomik ister politik olsun İngiliz elitizmini kurtarabilir. Halkın başka bir şey istediği ortaya çıkarsa yeni bir referandum girilen çılgınca yoldan dönmek için fırsat yaratabilir. Anlaşmasız ayrılığa kapının kapatılması zaman kazanmak isteyen-lerin bir hamlesi olarak okunabilir. Halen İngiliz ayrılıkçılarının anlaşmasız bir ayrılığı istemesine rağmen kararın müzakerelere devamdan yana çıkması anlaşma maddelerinin iyileştirilme istediği olarak okunamaz. Aslında anlaşmasız ayrılık istemeyenler, ayrılmak istemeyenlerdir. Zira ayrıl-mak isteyenleri de tatmin eden bir anlaşma zemini asla oluşmayacaktır.

İngiliz popülizmi ayrılmak istemeyen finansal elit karşısında toplumsal desteğini de zamanla kaybedebilir. İskoç azınlık gibi toplumsallıklar za-ten çoğunlukla ayrılmaya karşıyken bir sonraki muhtemel referandumda Brexit taraftarları genel anlamda da hayal kırıklığına uğrayabilir. Yaşana-cak hayal kırıklığı zaferini ilan eden İngiliz popülizminin sonu da olabilir. Nihayetinde süreç uzadıkça çanlar ayrılıkçıların aleyhine çalmaktadır.

İmparatorluk zannı

Oysa süreci uzun tutarak alabileceğini azamileştirmek İngiliz siyasetinin temel özelliğiydi. Sömürgeleri yönetirken işe yarayan bu imparatorluk alışkanlığı ve tecrübesi 21. yüzyılın sıradan bir ulus devleti olan Britanya’da sorunları çözememektedir. Kıta Avrupa’sından bakıldığında İngiltere’nin en büyük hatası halen kendini imparatorluk zannetmesidir. İngiltere’nin siyasi gücü açısından turnusol kağıdı işlevini eski İngiliz sömürgeleri ve bağla-şık devletlerin tavırları görecektir. Örneğin Galler kopmasa da İskoçlar boş durmayacaktır. Kanada, Avustralya, Cebel-i Tarık AB ile ilişkilerini İngilte-re’ye rağmen nasıl düzenleyecektir? Hatta büyük ve stratejik askeri üsse sahip olduğu Güney Kıbrıs AB’de kaldığında adadaki varlığı nasıl devam edecektir? Süreç böyle işlemeye devam eder de yeni bir referandum yapılırsa maalesef bütün bu soruların cevaplarına ulaşmamız zor olacaktır.

Diğer taraftan Brexit sürecinin tek kaybedeni İngiltere de değildir. Sürece gömülen AB, toptan siyaset üretemez hale gelmiştir. Avrupa ordusu ko-nusunda NATO’yu ikna edemeyen Fransız ve Almanlar yerinde saymaktadır. Ortak bir dış politika oluşamamaktadır. AB’nin dünya siyasetinde operasyonel bir gücü oluşamamıştır. Son dönemlerde geleneksel etik temelli demokratik siyasetinden taviz veren AB, artık ekonomik çıkarları dışında meşru bir dil kullanmamaktadır. Mısır gibi ülkelerde askeri darbeleri açıktan desteklemek, Suudi Arabistan’da oluşan saldırgan MbS politikalarına teslim olmak ya da ekonomisi İtalyan ekonomisi kadar olan Rusya’nın Ukrayna gibi yerlerdeki askeri saldırılarını görmezden gelmek, dahası Vene-zuella gibi sorunlarda ABD’nin peşine takılmaktan başka politika üretememek AB’nin büyük zaafiyetini oluşturmaktadır. Bu nedenle İngiltere kay-berderken AB kazanmamaktadır. Aradaki gerilim iki tarafın enerjisini de söndürmektedir. Nihayetinde Türkiye’yi insan hakları bahanesiyle eleştirip müzakereleri durdurmaya çalışırken bile mülteciler için açılacak kapıların korkusuyla özgüvenli bir politik direnç gösterememektedir.

@bunyaminbezci