Cemevi neden önemli?

Doç. Dr. Rıza Yıldırım / TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Öğretim Üyesi
19.10.2013

Cemevi, kent Aleviliğini İslam’a bağlayan temel dinamiktir. Cemden ve cemevinden uzak bir Aleviliğin İslam’la da bağı zayıflayacaktır ki Alevi toplumu içinde ortaya çıkan farklı yorumların dağılımı bu gerçeği açıkça yansıtmaktadır. Hal böyleyken, cemevini statü ve meşruiyet tartışmalarıyla daha fazla örselememek memleketin lehinedir.



Cemevi tartışmasının odağında cemevinin bir ibadethane olup olmadığı sorusu var. Çok farklı kesimler tarafından farklı görüşler dile getirildi. Bu görüşlerin hepsini özetlemek bu yazının hacmi çerçevesinde imkansızdır. Ancak konuya yaklaşım tarzı bakımından iki ana eğilimin iyiden iyiye belirdiği söylenebilir: 

1-Temel hak ve özgürlükler bağlamında sosyolojik yaklaşım, 

2- Teolojik-İlahiyatçı bağlamda normatif-doğrucu yaklaşım. 

Bu iki yaklaşımı kısaca özetlemeden önce cemevini bu kadar ön plana taşıyan sosyal, siyasal ve dini dinamikleri kısaca özetlemek faydalı olacaktır. 

Alevilik geleneksel haliyle köy ve kır hayatında şekillenmiş ve o sosyo-kültürel muhite göre kendini inşa etmiş bir inanç ve uygulama sistemidir. 1960’lara kadar neredeyse bozulmadan devam eden bu geleneksel yapı içinde cem ibadeti merkezi bir yer ve işleve sahiptir. Hem bir ibadet olarak, hem de sosyal statüleri ve ilişkileri düzenleyen dinsel-hukuksal bir kurum olarak, cemin geleneksel Alevi hayatındaki başat rolü açıktır. Ancak geleneksel toplum yapısında ön plana çıkan daha çok ritüelin kendisi olup onun gerçekleştirildiği mekan (cemevi) ikinci planda gelmektedir. 

Kentte Alevilik

1960’larda başlayıp 1980’lerde iyice hızlanan şehirleşme süreci, Alevi kimliğini derin bir dönüşüm krizi içine sürüklemiştir. Köy ve kır hayatına göre şekillenmiş olan Alevi teolojisi ve kurumları kent hayatında işlevsiz kalmaya başlamıştır. Bir başka deyişle, “Geleneksel Alevilik” kentlerde yaşayan Alevilerin ihtiyaçlarına cevap verememekte, zevklerine hitap edememektedir. Sosyo-kültürel muhitte meydana gelen bu radikal değişim Alevi kimliğinin kendisini de radikal bir dönüşüme mecbur bırakmıştır. İşte bu mecburiyet “Kent Aleviliği”nin oluşum sürecini başlatan temel dinamik olmuştur. Halen devam etmekte olan bu sürecin günümüze kadar gelen hikayesini iki ana döneme ayırmak mümkündür:

1-Dernekleşme dönemi:

Kent hayatında Alevi toplumsal varlığının ilk kurumsal tezahürleri dernekler şeklinde ortaya çıktı. Kent Aleviliğinin oluşum sürecinde ilk aşamayı teşkil eden bu dönemde (80’ler, 90’lar), siyasal ağırlıklı kimlik mücadelesi Alevi hareketinin baskın karakteri oldu. Çoğu zaman anti-İslam tonuna kadar uzanan bir anti-Sünni tepkiselliği bu dönem Alevi kimliğinin temel belirleyici unsuru haline geldi. Aynı zamanda Alevi inancına ve geleneksel kurumlarına karşı yer yer reddiyeye kadar varan ilgisizlik hüküm sürmekte idi. O dönemde cem ibadetinin de bu ilgisizlikten nasibini aldığı söylenebilir. Zira dernekleşme dönemi Alevi hareketinin esas motivasyonu Sünni hegamonya karşısında var olma mücadelesi üzerine kurulu siyasal ve seküler bir söyleme dayanmakta idi. Bu söylemde cem ve cemevine ilişkin talepler Alevi hareketinin tonunu belirlemekten çok uzaktı. 

2-Cemevi dönemi:

1990’larda dünyaya paralel olarak Türk toplumunun bütün katmanlarında gözlenen dinsel canlanma Alevi hareketini de etkiledi. “Dernekleşme dönemi”nde belirleyici olan seküler tonlu siyasal mücadele ve kimlik merkezli vurgular yerini inanç merkezli taleplere bırakmaya başladı. Dönüşüm sürecinin ana dinamiklerinde meydana gelen bu kayma, Aleviliğin kent hayatındaki kurumsal tezahürüne de yansıdı. Kentleşmenin ilk aşamasında Alevi toplumunu örgütleyen ve bir arada tutan ana eksen olarak karşımıza çıkan dernekler, bu ikinci dönemde yerini cemevlerine terketmeye başladı. Aleviliğin her şeyden önce bir inanç olduğuna dair tabandan gelen sesler yükseldikçe, dernekler ve vakıflar gibi diğer şehirli Alevi kurumları cemevi yanında ikinci plana düştü. 

Geldiğimiz noktada cemevi, Kent Aleviliğinin dayandığı ana eksen haline gelmiştir. Aleviliğin kent şartlarında varlığı, bu eksene endekslenmiş durumdadır. Yani cemevi talebi aslında bir toplumsal varlık talebidir. Arkasında böylesi güçlü bir toplumsal talep ve tarihsel derinlik bulunduğundan dolayı da kalıcıdır, çözülmediği sürece ortadan kalkmaz. 

Kamuoyunda Alevi algısı

Bu kısa açıklamadan sonra kamuoyunda cemevine dair algıları ve fikirleri belirleyen iki ana yaklaşımı özetleyelim. 

Temel hak ve özgürlükler bağlamında sosyolojik yaklaşım: 

Bu yaklaşım tarzı, meselenin teolojik boyutlarını inanç gruplarının kendi kanaat önderlerine bırakmakta, onun yerine toplumsal gerçekliklere ve temel haklar ve özgürlüklerin temin edilmesine yoğunlaşmayı önermektedir. Buna göre, cemevinin resmen ibadethane statüsünde kabul edilmesinin tek kriteri bu statüyü talep eden yeterli toplumsal tabanın bulunması olmalıdır. Çözüm arayışında mevcut toplumsal gerçeklikler esas alınmalı, teolojik normların tartışılması inanç mesuplarının kendilerine bırakılmalıdır. 

Teolojik-İlahiyatçı bağlamda normatif-doğrucu yaklaşım: 

Bu yaklaşım, genelde ilahiyatçı hocalar tarafından ortaya konulmakta olup Sünni-muhafazakar toplumun büyük bir kısmının cemevi konusundaki algılarını belirlemektedir. Teolojik-doğrucu yaklaşım İslam dininin Ehl-i Sünnet mezheplerince makbul kabul edilen ana referanslarını esas almakta ve bütün şemasını ona göre kurmaktadır. Buna göre İslam dininin mabedi bir olup o da camidir. Caminin şerik kabul etmemesi dinin birliği ve bütünlüğü ile doğrudan ilişkilidir. Zira cami yanında kabul edilecek bir başka mabet dini de ikiye bölme riski taşımaktadır. 

Bu görüşü en son, muhafazakar camiada saygınlığıyla bilinen Hayrettin Karaman dile getirdi. Dinle mabed arasında birebir bir eşleşme olduğu kanaatinden hareket eden Karaman, bir dinin iki mabedi olamayacağını ifade ediyor. Karaman’ın “mabet” ve “ibadet yeri” kavramlarına farklı anlamlar yüklediği de anlaşılıyor. Zira söz konusu yazıda İslam’da camiden başka “mabed” olamayacağı ancak farklı “ibadet yerleri” (örneğin tekke, zaviye gibi) olabileceği görüşü savunulmaktadır. Dolayısıyla, yazıda açıkça ifade edilmese de mabed statüsünün camiye hasredilmesi kaydıyla cemevinin de tekkeler, zaviyeler, dergahlar gibi “ibadet yeri” olarak kabul edilebileceği ima edilmektedir. 

Bu yaklaşımın sosyolojik realitelerle en fazla çatışan kısmı yine aynı yazıdaki şu satırlarda özetlenmektedir: “Her ikisi de Müslüman olan Sünniler ile Alevîler, bütün Müslümanların ortak mabedi olan camide namazlarını kılar, cenazelerini kaldırır; samah, ayin, zikir, dînî musiki, özel sohbetler gibi yine bir kısmı ibadet sayılabilecek faaliyetlerini özel mekanlarında (tekke, dergâh, cemevi...) yaparlarsa mı birlik ve beraberlik olur; yoksa farklı dinlerin mensupları gibi ibadetlerini, farklı mabetlerde yaparlarsa mı birlik ve beraberlik olur.”

Cemevi realitesi 

Bu yaklaşımın en hassas olduğu konu Aleviliğin ayrı bir dine dönüşmesi ihtimalidir. Cemevinini badethane statüsüne kavuşmasını bu kopuş sürecinin en önemli kilometre taşı olarak gördüğünden ikircikli tavrından bir türlü kurtulamamaktadır. İslam içinde oluşabilecek böylesi bir yarılmanın önüne geçmek için önerdiği çözüm yolu ise toplumsal gerçeklikleri tamamen göz ardı edip, teolojik normları yukarıdan dayatma anlayışına dayanmaktadır. Buna göre Aleviler kendileri için tanımlanan “doğru” kalıplara girecek ve böylece sorun çözülmüş olacaktır. Hayrettin Karaman’ın ifadesi ile “bütün Müslümanların ortak mabedi olan camide namazını kılacak”, ancak ondan sonra “bir kısmı ibadet sayılabilecek” faaliyetlerini cemevi veya istedikleri diğer mekanlarda yapabileceklerdir. Böylece ülkenin ve İslam’ın birliği sağlanmış olacaktır. 

Bu yaklaşım, Ehl-i Sünnet kaynaklarını esas alan teolojik bakış açısı bakımından gerçekçidir. Ancak günümüzde var olan toplumsal realiteleri gözardı ettiğinden sorunun çözümüne katkı sağlamamaktadır. Zira sosyolojik bir realite olarak mevcut Alevi toplumunun kahır ekseriyeti camiye namaza gitmemekte buna mukabil cemevini ibadethane olarak kabul ettiğini yüksek sesle ifade etmektedir. Bu denli toplumsal derinliği ve genişliği olan bir kabul karşısında “siz kendinizi yanlış biliyorsunuz, aslında siz şöylesiniz” edası gerçekçi olmadığı gibi yapıcı da değildir. Dahası Alevi toplumunda meydana getirdiği tepkiler, maksadın aksini hasıl edecek sosyal ve psikolojik dinamikleri tetiklemektedir ki bu hususa yazının sonunda tekrar döneceğim. 

Devlet erkinin tutumu

Alevilik sorununun bundan sonraki aşamalarda nasıl bir mecrada seyredeceği,devlet erkinin yukarıdaki yaklaşımlardan hangisini benimseyeceği sorusu ile doğrudan ilişkilidir. 

Öncelikle tekrar altını çizmek gerekir ki taleplerin kalıcılığını belirleyen arkasındaki toplumsal destek ve tarihsel derinliktir. Bu açıdan bakıldığında, cemevi talebinin yoğunlaşmış ve kökleri oldukça derin olan bir sosyal tabana dayandığı açıkça görülebilir. Şu halde o toplumsal taban yok olmadığı sürece talep de yok olmayacaktır. Bir başka deyişle, Türkiye Cumhuriyeti devleti, vatandaşlarının önemli bir kısmının ısrarla sürdürdüğü bu talebine erinde gecinde cevap vermek zorundadır. 

Teolojik-normatif yaklaşım

Burada esas soru ne kadar sürede cevap vereceğidir ki ortaya çıkacak sonucu da işte bu süre belirleyecektir. Esasen bu güne kadar devletin bu talebe cevap üretememesi problemi epeyce derinleştirmiş ve müstakbel ve muhtemel çözümü de epeyce yıpratmıştır. Sosyolojik yönü bu kadar açık seçik olan bir mesele de kamu otoritesinin adım atmakta zorlanması, iktidar iradesinin daha çok ikinci (teolojik-normatif) yaklaşımın tesiri altında olduğuna işaret etmektedir. Oysa ki bu yaklaşımda ısrar edildiği takdirde maksadın aksinin hasıl olacağı açıktır. 

Esasen, birinci yaklaşımın temel motivasyonu olan İslam birliğini koruma kaygısı, aslında cemevinin desteklenmesini gerektirmektedir. Zira, yukarıda da ifade edildiği gibi, cemevinin bu kadar merkezi bir konuma gelmesi doğrudan Alevi toplumunun inanç taleplerinin bir sonucudur. Gelinen noktada, kent Aleviliğinin inanç özünü korumasının aracı ve dinamosunun cemevleri olacağı anlaşılmıştır. Bir başka deyişle, cemevi talebinin arkasında inançlı Aleviler vardır ve cemevinin sağlıklı bir statüde işlerlik kazanması da İnanç vurgulu Aleviliği güçlendirecektir. Geleneksel yazılı ve sözlü kaynakları üzerinden inanç esaslarına bakıldığında ise Aleviliğin İslam’a göbekten bağlı olduğu görülmektedir. Zira Alevilik kendisini doğrudan Hz. Peygamber ve onun ailesine (Ehl-i Beyt) bağlamakta, bütün teolojisini bu bağa atıfla inşa etmektedir. 

Cemevlerinin sağlıklı bir kurumsal yapıya kavuşması geleneksel Aleviliğin özünü oluşturan bu bilginin kent ortamında yeniden inşasını kolaylaştıracak, dolayısıyla Alevilikle İslam arasındaki bağı güçlendirmeye hizmet edecektir. 

Bir başka deyişle, cem ibadeti ve onun gerçekleştiği mekan olan cemevi, kent Aleviliğini İslam’a bağlayan temel dinamiktir. Cemden ve cemevinden uzak bir Aleviliğin İslam’la da bağı zayıflayacaktır ki Alevi toplumu içinde ortaya çıkan farklı yorumların dağılımı bu gerçeği açıkça yansıtmaktadır. Hal böyleyken, cemevini statü ve meşruiyet tartışmalarıyla daha fazla örselememek memleketin lehinedir. 

rzyldrm@gmail.com