CHP Cumhurbaşkanlığı Sistemi’ne neden karşı?

Yrd. Doç. Dr. Ali Aslan / İstanbul Medeniyet Üniversitesi Öğr. Üyesi
04.03.2017

CHP’nin geçmişte Meclis’e karşı askeri ve yargısal müdahaleleri desteklerken gözettiği siyaset ile günümüzde Cumhurbaşkanlığı Sistemi tartışması bağlamında yürütmeye karşı Meclis’i savunan siyaseti arasında güçlü bir devamlılık söz konusudur. Her iki siyaset de aynı hedefe yöneliktir. Bu hedef, laik-milliyetçi seçkin bir azınlığın yönetimini öngören oligarşik düzene karşı geniş halk kitlelerinin yönetimini öngören demokratik bir düzenin karşısında yer almaktır.



Kamuoyunda Cumhurbaşkanlığı Sistemi tartışması güçler ayrılığı ve denge-denetleme meselesi ekseninde yapılıyor. Bu tartışmanın merkezinde ise yürütme organının yasama organı karşısında demokratik siyasetin sınırlarını zorlayacak ölçüde güçlenip güçlenmediği sorusunun yer aldığını görüyoruz. Sistem değişikliğine direnen “Hayır” bloğu, yürütmenin aşırı derecede güçlendiğini öne sürerek demokratik siyasetten sapma yaşandığında ısrar ediyor. Bu durumu düzeltmek adına Meclis’in siyasetin merkezinde yer alması gerektiğinin altını çiziyor. Parlamentarizm savunusunda somutlaşan bu talep, siyasi iktidarın olabildiğince parçalanması ve siyasi aktörler arasında paylaşılmasını hedeflemekte. Daha da ötesi, millet iradesinin bu kurumsal yapı kapsamında sınırlandırılması ve başka iradelerle dengelenmesi öngörülüyor.  

Bunun ülkede demokratik bir siyasi düzenin tesis edilmesine bir katkısının olup olmayacağı sorusu bir tarafa, şöyle ironik bir durumla karşı karşıyayız. “Hayır” bloğunun başat aktörü CHP, 20. yıldönümü gerçekleşen 28 Şubat darbesi sürecinde Meclis’e, yani parlamenter sisteme yönelik askeri darbeye büyük destek vermişti. Ayrıca bu destek bir istisna da değildi. CHP toplumsal “çevre”yi toparlayıp halkı bir siyasi özneye dönüştürme iddiası taşıyan DP, ANAP, RP ve AK Parti gibi siyasi partilerin Meclis’te ağırlığını hissettirdiği dönemlerde parlamenter sisteme yönelik askeri ve yargı müdahalelerine koşulsuz destek vermişti. O halde şunu sormak gerekiyor, ne oldu da CHP bugün Meclis’in demokratik siyaset açısından çok önemli bir organ olduğunu hatırladı?

Bu sorunun iki muhtemel cevabı var: ya CHP radikal bir şekilde değişti ya da CHP’nin geleneksel siyaseti bugün için Meclis’i savunmayı gerektiriyor. CHP’nin belli dönemlerde Meclis’i savunması belli dönemlerde ise Meclis’e siyaset-dışı müdahaleleri savunmasında siyaseten anlaşılmaz bir taraf yok. Siyaset en temelde iktidar mücadelesi demek ve siyasi aktörlerin kendilerine avantaj sağlayacak kurumsal bir düzeneği savunması ya da karşı çıkması oldukça anlaşılabilir bir durum. Bu noktada, kurumsal yapıların en temel işlevlerinin toplumsal alandaki anlaşmazlıkların ve rakip siyasi aktörler arasındaki çatışmaların düzenlenmesini sağladığı akıldan çıkarılmamalıdır.

Anlaşılmaz olan, CHP’nin günümüzde ortaya koyduğu Meclis savunusunun ısrarla ilkesel olduğunu iddia etmesi ve demokratik siyaset adına hareket ettiğini öne sürmesidir. Ancak bu değişim iddiası, CHP’nin hemen her fırsatta hararetle dile getirdiği Cumhuriyet’in fabrika ayarlarına dönmek gerektiği iddiasıyla açık bir şekilde çelişmekte ve inandırıcılığını yitirmektedir. Cumhuriyet’in fabrika ayarlarını oluşturan fikriyatın tek-parti yönetiminde ve bürokratik vesayette somutluk kazandığı hepimizin malumu. Bu çelişki ışığında CHP’nin Meclis savunusunun ilkesel değil, tamamıyla siyasi olduğunu söylemek zorundayız. Daha da ötesi bu siyasetin, demokratik bir siyasi düzeni desteklemek bir yana, bunu engellemeye yönelik olduğunun altını çizmeliyiz.

Dolayısıyla, CHP’nin geçmişte Meclis’e karşı askeri ve yargı müdahalelerine destek verirken gözettiği siyaset ile günümüzde Cumhurbaşkanlığı Sistemi tartışması bağlamında yürütmeye karşı Meclis’i savunan siyaseti arasında güçlü bir devamlılık söz konusudur. Her iki siyaset de aynı hedefe yöneliktir. Bu hedef, laik-milliyetçi seçkin bir azınlığın yönetimini öngören oligarşik bir düzene karşı geniş halk kitlelerinin yönetimini öngören demokratik bir düzenin karşısında yer almaktır. 

Oligarşik siyaset

Her ne kadar 1922’de monarşi sonlandırılmış olsa da 1923’te bunun yerini Cumhuriyet rejiminin aldığını söylemek pek mümkün değildir. Cumhuriyet rejimi halkın kendi kendini yönetmesidir, lakin bürokraside konumlanan azınlık uzunca bir süre buna direnmiş ve müsaade etmemiştir. Tek-parti döneminde devlet tamamıyla topluma kapatılırken, 1950’de geçiş yapılan çok-partili parlamenter düzende ise millet iradesi sürekli olarak kontrol altında tutulmak istenmiştir. Bunun için kurgulanan kurumsal düzen siyaset kurumunu ülkede istikrarı sağlayacak ancak bürokratik oligarşiyi tehdit etmeyecek ölçüde güdük tutma hedefi çerçevesinde dizayn etme yoluna gitmiştir. Buna ek olarak siyaset kurumu dışarıdan bürokratik vesayet kurumlarıyla kuşatılmıştır.

Siyasetin güdükleştirilmesi 1961 Anayasası’nda Meclis’in ikiye bölünmesiyle, yani üst kanadı oluşturan atanmış Cumhuriyet senatörlerinin alt kanadı oluşturan seçilmiş halk temsilcilerini kontrol etmesi şeklinde gerçekleşmiştir. 1982 Anayasası ise, 1970’lerin anarşik ortamına bir tepki olarak yürütmenin güçlendirilmesi yoluna gidilmiş, ancak yürütme organı bürokrasiden gelen bir nev-i “atanmış” cumhurbaşkanı ile seçilmiş başbakan arasında ikiye bölünmüştür. 1961 Anayasası ile kurulan ve yargı organının en temel kurumu konumundaki Anayasa Mahkemesi ise temelde siyaseti belli ideolojik sınırlar içerisinde tutma işlevi görmüştür. Bu “medeni” yollar istenen sonucu vermediğinde ya da oligarşik kurumsallaşma dağılarak toplumsal düzeni sağlayamadığında ise son seçenek olarak kaba güce başvurma, yani askeri darbeler ya da muhtıralar gündeme gelmiştir.

Bürokratik oligarşinin siyaset alanındaki uzantısı konumundaki CHP’nin misyonu ise, Meclis’te öncelikle milletin temsilini Kemalist düzen-dışı partilere bırakmamak ve ülkeyi laik-milliyetçi çizgide yönetmekti. Eğer bunu başaramaz ise Meclis içerisinde güçlenen düzen-karşıtı partileri oyalayarak ya da oligarşik kurumların önüne atarak düzeni demokratik yönde reforme etmelerini engellemekti. Kısaca CHP’nin mottosu “yönetemiyorsan yönettirme” şeklindeydi. Çünkü düzen-dışı her yönetim eninde sonunda vesayet düzeninde ciddi hasarlar meydana getirmekteydi. Elbette bu noktada, CHP dışındaki tüm partilerin, özellikle de Süleyman Demirel çizgisindeki merkez sağ partilerin, bürokratik oligarşiyi tehdit etmekten ziyade rejimin “iyi polisi”ni oynadığını da not etmeliyiz. Zamanında merkez sağda yer alan bir çok siyasi figürün 28 Şubat’ta olduğu gibi günümüzde de CHP çizgisine kaymış olması bunların tarihi siyasi misyonlarını deşifre etmektedir.  

Ayrıca bürokratik oligarşinin medya, ekonomi, sanat, üniversite ve çeşitli derneklerden oluşan “sivil toplum” uzantılarının da gerektiğinde devreye girdiklerini de belirtmek gerekir. 1961 ve 28 Şubat darbelerinde ve 28 Nisan muhtırası ve AK Parti’ye yönelik kapatılma davasında Kemalist sivil toplumun gerekli sosyo-psikolojik ortamı oluşturmadaki rolü büyüktü.

Demokratik siyaset

Oligarşik siyaset karşısında sürekli olarak demokratik siyaseti buldu. Toplumsal çevrede yer alan geniş halk kesimleri, oligarşik merkeze karşı kendisini siyasi bir özneye ve demokratik bir iradeye dönüştüren siyasi lider ve partilere büyük teveccüh gösterdi. Bu destek özünde hep demokratik bir kurumsallaşma arzulamış olsa da sosyolojik gelişim seviyesi böylesi radikal bir siyasi kırılmayı bir anda sağlayacak durumda değildi. Dolayısıyla demokratik kurumsallaşma geniş bir tarihi sürece yayıldı. Sosyolojik gelişmeler ve millet iradesi 1950’de rejimi çok-partili hayata geçmeye mecbur bıraktı. 1950 sonrasında ise yerinde sayan oligarşik düzen karşısında sürekli olarak ekonomik ve kültürel açıdan gelişen sosyoloji, düzeni toptan dönüştürememiş olsa da hattı hep bir adım ileri taşıdı.

Ancak buradaki en büyük handikap, rejimin sınırlarının zorlanması ve kurumsal yapısının geriletilmesinin bir lider önderliğinde gerçekleştirilmek zorunda olmasıydı. Adnan Menderes, Turgut Özal ve Recep Tayyip Erdoğan gibi liderler kurumsal oligarşik yapının zayıflamasıyla oluşan boşlukta geniş halk desteğini alarak ortaya çıktılar. Fakat Menderes ve Özal örneklerinde görüldüğü gibi oligarşik düzen, bu liderleri siyasetten tasfiye etmeyi başararak düzenin demokratik güçlerin avantajına kurumsallaştırılmasını engellemeyi başarabildi.

Günümüzde ise farklı bir manzara ile karşı karşıyayız. Rejim krizi-demokratik lider-askeri müdahale şeklinde işleyen bu fasit dairenin tarihin doğal akışı içerisinde sonuna gelmiş durumdayız. Son 15 yılda ortaya çıkan şartlar, ilk defa bir siyasi liderin oligarşik kurumsal yapıyı zayıflatmaktan öteye giderek, tamamıyla dönüştürecek noktaya ulaşmasını sağladı. Daha açık bir ifadeyle, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde demokratik siyasetin kurumsallaşması süreci yaşanmaya başladı. Dolayısıyla, Cumhurbaşkanlığı sistemi tartışması son birkaç yıllık değil, hatta son 20-30 yıllık da değil, Cumhuriyet’in başından beri söz konusu olan bir siyasi hedefin, Cumhuriyet ve demokratik yönetim arzusunun dile getirilmesidir.

Demokratik kurumsallaşma ve dönüşüm sürecinin ilk adımı 2007’de “367 krizi”nin ardından gerçekleşti. Cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçilmesini öngören anayasa değişikliği referandumda yüzde 69 “Evet” oyuyla kabul edildi. Böylece, oligarşinin aktörü konumundaki Cumhurbaşkanı, demokratik güçlerin tarafına çekilmiş oldu. Ağustos 2014’te Cumhurbaşkanı’nın doğrudan halk tarafından seçilmesi ise demokratik kurumsallaşmada ikinci kırılma anıydı. Oligarşik siyaseti besleyen parlamenter sistemden, demokratik siyaseti destekleyen Cumhurbaşkanlığı Sistemi’ne fiilen geçilmiş oldu. 16 Nisan’da yapılacak Cumhurbaşkanlığı Sistemi referandumu ise bu dönüşümdeki üçüncü adımı oluşturmaktadır. Oligarşik ve demokratik güçler belki de son bir kez daha karşı karşıya gelecekler. Sandıktan “Evet” çıkması halinde demokratik kurumsallaşma yeni devlet düzeni haline gelecek. Böylece, milletin gerçek anlamda kendi kendisini yönetmesi sağlanmış olacak.

‘Hayır’ bloğunun amacı

Bu kurumsallaşma yapısını ayrıcalıklı kılan, milleti iradesini Cumhurbaşkanlığı makamında toplayarak diğer tüm iradelerin üstüne taşımasıdır. Çoğunluğu oluşturan halk kitlelerini, yani milleti iktidar mücadelesinde avantajlı bir konuma getirmektedir. Buna çoğulculuğu ve siyasi irade ve iktidarın parçalanmasını öngören liberal-demokratik bakış açısından karşı çıkılabilir. Nihayetinde CHP de dahil olmak üzere “Hayır” bloğu günümüzün hegemonik liberal-demokratik söylemini araçsallaştırarak demokratik kurumsallaşmaya karşı çıkıyorlar. Liberal-demokratik çizgide bir parlamenter sistemi savunuyorlar.

Böylesi bir parlamenter sistemden ideal olarak seçim barajını sıfırlaması, seçim sistemini küçük partilerin lehine olacak şekilde düzenlemesi ve siyasi parti kanunu da parti hiyerarşisi ve disiplinini bozacak şekilde organize etmesi beklenmelidir. Bunun tam olarak karşılığı millet iradesinin parçalanarak siyaseten etkisizleştirilmesi ve siyaset kurumunun ekonomi ve bürokrasi gibi sektörler ve siyaset-dışı aktörler karşısında zayıflatılmasıdır. Hem de bu, tam da millet iradesini zayıflatması nedeniyle liberal-demokrasinin ABD ve Avrupa’da büyük bir hegemonik kriz içerisinde olduğu zaman diliminde yapılmaktadır.

Başta da belirttiğimiz gibi CHP’nin nihai amacı siyaset kurumunu zayıflatarak oligarşik siyasete alan açmaktır. Bunun için liberal-demokratik söylemi araçsallaştırmak CHP için bir sorun teşkil etmiyor. Dolayısıyla CHP açısından ortada ne bir değişim ne de bir çelişki söz konusu. Ancak günümüzde “Hayır” bloğu içerisinde CHP’nin kuyruğuna takılan ve zamanında en sert Kemalizm ve otoriterlik eleştirisi yapan kişi, siyasi aktör ve toplumsal grupların büyük bir yanılgı ve çelişki içerisinde oldukları ise yüz kızartıcı bir gerçek.     

aliaslan79@gmail.com