CHP, sosyal demokrasi ve açmazlar

28.08.2021

Endişeli ve hınçlı yığınları derleyip toparlama sürecindeki CHP'nin kimliğinin bir parçasını oluşturan belli ayrımları ortadan kaldırmanın partiden bir parçayı, kurucu bir parçayı ortadan kaldırmayı gerekli kıldığı gerçeğiyle yüzleşmek gerektiğini unutmamak CHP'ye dair tartışmaların temelini oluşturur. Kutuplaştırmayı yeren Taşkın, CHP'nin mültecileri nesneleştirerek sürdürdüğü kutuplaştırma siyaseti konusuna hiç girmiyor. O hâlde hak temelli kapsayıcı bir sosyal devlet üzerine inşa edilmiş bir sol programın veya sosyal demokrat önermenin mültecilere bigâne kalmasını nasıl izah edeceğiz?



Cumhuriyet Halk Partisinin (CHP) kendini temellendirdiği kurucu istisna ile aynı ölçüde paradoksal olan yeni yönelimleri çeşitli şekillerde yorumlanmaya devam ediyor. Bunlar arasında henüz tamamlanmayan sosyal demokrat anlamlandırma çabası da 1990'lardaki ölçüde kabul görüp yaygınlık kazanamasa da gündeme alınmış durumda. Varoluşu gereği antagonist kimliğini önde tutan CHP'nin öyle olmadığını inandırmaya yönelik çeşitli taktikler öne çıksa da tahayyülleri alabora eden, partinin yeni politik aklının inşa etmeye çalıştığı farklı stratejileri ortadan kaldıran söylem ve uygulamalar partideki değişimin dönüşüme uzanamayacağının göstergesi kabul ediliyor.

CHP'nin başka uygulamaları yanında bilhassa mülteciler hakkında geliştirdiği dilin Avrupa'daki ırkçı partilerle aynı olduğunu görmezden gelme tutumu, partiye çeşitli şekillerde müdahalede bulunmak isteyen sosyalist çevrelerin yayınlarda çok bariz. Çoğu mecra faşizme varan mülteci karşıtı çılgınlığın meydana getirdiği yaraların farkında olsa da bunu dile getirmekten geri duruyor. Sol içi tartışmaların odağında yer alan CHP hakkında 2018'den bu yana sosyalist dergilerde yayımlanan metinlerin sayısındaki artışa rağmen göze çarpan büyük suskunluğun sebebi elbette ki mevcut ittifaklar sisteminin oy stratejisi. Hiç şüphesiz bunda salt muğlak bir hınca dayanan mülteci karşıtlığının ötesine uzanan Arap nefreti ile birleşen seküler milliyetçilik gibi birtakım olguların varlığının yadsınamaz etkisinin olduğu inkâr edilemez.

Yeni politik akıl

Ayrıntı Dergi'nin CHP'ye, parti politikalarına, sapmalarına ve dönüşme ihtimaline odaklanan sayısının üzerinden geçen üç yılın ardından aynı zamanda siyaset bilimci de olan CHP Parti Meclisi Üyesi Yüksel Taşkın'la yapılan kapsamlı bir söyleşiye yer vermesi partinin yeni politik aklının stratejisini kavramak bakımından hayli önemli. Hemen söylenmeli ki Taşkın'ın yoksulluk, emek, din ve laiklik meselelerinde neyin iyi, neyin kötü, neyin hoş, neyin nahoş, neyin arzu edilen, neyin arzu edilmeyen olduğuna ilişkin düşünceleri büyük ölçüde orta sınıf telakkileri yansıtıyor. Bu açıdan söyleşi içinde bulunduğumuz ideolojik-siyasi vaziyet hakkında çok şey söylemektedir. Taşkın, partinin sosyalistler tarafından "bir devlet partisi ve kendini devletin sahibi görmek" şeklinde özetlenebilecek hem tarihî arka planı bulunan hem de günümüze ilişkin eleştirel bir bakış açısını yansıtan yaklaşım hakkında birtakım izahlar yapar.

CHP'nin devletten düşüşü

Türkiye'de devletçiliğin ele alınışının nesnesi uzun yıllar daima bir partiden ziyade kamu kurumu vasfı taşıyan CHP oldu. 1920'lerden 1950'lere kadar devam eden inişli çıkışlı seyirle şekillenmiş bu durum, son kırk yılda çeşitli veçheleriyle somutluk kazandı. Ancak son yıllarda belirgin bir farklılaşma yaşandığı da bir gerçek. CHP'deki başkalaşıma odaklanan Yüksel Taşkın'a göre partide devletçi bir refleks kalmamıştır. Zira parti devletten düşmüştür. Kendisinin fiilen görev yaptığı Parti Meclisi ve Merkez Yürütme Kurulu'nun devletçilik üzerinden değil, kamu yararını önceleyen bir tavrının bulunduğunu da buna ekler. Onun yorumu CHP'de şu anda siyaset yapanların devletçi zihniyeti çok fazla taşımadıkları şeklinde özetlenebilir. Aslına bakılırsa Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) ile başlayan bir süreçtir bu. Bu partiden sonra bir dönem daha statüko savunusunun yapıldığını da görmezden gelmez. Sol düşünceye solundan ördüğü ortanın solu/demokratik sol duvarıyla anılan Bülent Ecevit'i komünistlikle suçlayan Güven Partisi ve Feyzioğlu çizgisinin izlerini taşıyan Coşkun Kırca gibi figürler vardır ama o dönemde bile parti örgütlerinde çeşitliliği esas alam sosyolojik harmanlanma söz konusudur. Taşkın, dönüp dolaşıp hep şunu gündeme getirir: CHP'deki devletçi çizgi günümüzü açıklamak için önemli bir faktör değildir. Ne var ki kendisinin yazılarının yayımlandığı ve sosyal demokrat nitelemesini benimseyen çevrelerin bile egemen çizgisinin "devletin asıl sahibi biziz" yaklaşımını yansıttığının ayırdında değildir, ya da bunu görmezden gelmeyi yeğler. Her hâlükârda bu durum CHP'nin kamu kurumu niteliğinden kurtularak bir partiye evrilme sürecinin tamamlanamamasıyla bağlantılıdır.

Kimlik arayışı

Partideki dönüşümle beraber ele alınması gereken siyasi kimlik arayışının farkında olan Yüksel Taşkın, parti kurultaylarında dışarıdan gelen ve CHP'de etkili olmayan çalışan daha ulusalcı denilebilecek bir anlayışa sahip figürlerin böylesi tepkiler verebildiklerini ama bunların bir karşılıklarının bulunmadığını ileri sürer. Bununla beraber özellikle dış politika konusundaki kimi tepkilerin ideolojik açıdan sosyal demokrasi ile yan yana gelmesinin çok kolay olmadığının ayırdındadır. Ama yine de devletçi yanın kalmadığında ısrarcıdır. Öte yandan CHP yönetiminin konukseverliği istismar ettiklerini düşündüğü göçmenlere dair stratejisi ise kamusal sosyal devlet vurgusunun sınırlarını belirgin kılan bir başka göstergedir.

Yüksel Taşkın'ın siyasi değerlendirmelerine göre partide devletten düşmenin tarihi 1970'li yıllarda sol Kemalistlerin dahi devletten tasfiyesi süreciyle başlar. Onun söyleşi boyunca sıklıkla tekrarladığı "devletten düşmek" tabiri olumsuz değil tersine olumlu bir duruma işaret eder. Milliyetçi Cephe hükûmetlerinden önce alınan bir kararla 12 Mart 1971 Muhtırası'ndan sonra sol Kemalistler tasfiye edilmeye başlanmıştır. Yargı gibi yerlerden bile son dönemde herhangi bir etkileri kalmamıştır. Onun bu konudaki yaklaşımları büyük ölçüde doktora çalışmasının verilerine dayanır esasında. Mevcut durumu da içerecek şekilde şu tasviri yapar: "Devletten düşmek dediğimiz faydalı bir şey aslında. Fiziken düşünce, zihnen de düşmek zorunda kalıyorsun. Çünkü mücadele etmek zorunda kalıyorsun. Bu zaruretin yararlı olduğunu düşünüyorum. Ayrıca şu anda müesses bir nizam yok. Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi ile beraber zaten öyle bir şey kalmadı. Dolayısıyla neyin savunusu diye düşündüğümüzde o devletçiliğin de dayanağı kalmıyor."

Siyasi kimliği 1990'ların ikliminde şekillenen Yüksel Taşkın'ın aklı ve gönlü "panel partisi" de denilen SHP'deki tartışmalara çok fazla anlam yüklemekten yanadır. Sürekli seçim durumu ve teyakkuz nedeniyle 1990'lardaki gibi hararetli bir müzakere zeminin kalmadığını belirterek sızlanmayı da ihmal etmez. Herkesin siyasal partilerin ülkeyi dönüştürüp kendilerini kurtarmasını beklediğini fakat toplumsal hareketler üzerinden partilere bir baskının gelmediğini vurgular. Söyleşiden entelektüel ve akademik alanın zayıflığından bahisle aktarılabilecek bir pasaj, Taşkın'ın nezdinde 1990'lardan itibaren yaşananları özetlemesi açısından güzel bir örnek olacaktır: "Eskiden entelektüel bir kamusal alan vardı. Hatta 1990'lara kadar bir sosyal demokrat entelijansiya da vardı. Erdal İnönü'nün beslediği. Sonra o da zayıfladı. Liberalizmin bir hegemonik hâkimiyeti oldu. Daha liberal bir kesim oluştu. Kürt Hareketi'ne daha yakın olanlar oldu. Günümüze özel olarak entelektüel kamusal alan üzerinden bir tartışma olup, o tartışmalarda örneğin sol veya sosyal demokrasi ne olmalı üzerinden bol bol fikir ürerimi olup da onun üzerinden bize bir baskı, bize bir taarruz yok mesela. Bir zamanların Türkiye İşçi Partisi gibi entelektüel bir baskı oluşturan solda bir alternatif de yok. Bir ara Halkların Demokrasi Partisi'nin (HDP) Türkiye partisi olma iddiası etrafında çok sayıda entelektüel HDP ile ilişkilendi. O sırada biz de kendimizi birdenbire bir yenilenme baskısı altında hissettik."

Ona göre sol, Kürt sorunu dışındaki temel meselelerde- Alevilik, Siyasal İslam ve neoliberal hegemonya-yeterince iyi sınav verememiştir: "1990'ların ikinci yarısındaki siyasal İslam'a Türkiye'de sol nasıl bir yanıt vereceğini bilemedi. Bence Kürt meselesinde de tam olarak nasıl yanıt vereceğini bilemedi. SHP çok iyi bir deneyimdi ve bence başarılı olması çok iyi olurdu. Alevi meselesinin yükselmesi, Kürt sorunu, siyasal İslam ve neoliberal hegemonya meselelerinden hiçbirine doğru dürüst bir yanıt veremedik."

Yüksel Taşkın'ın görüşü genel bir açıklığı benimser ama daha militan bir anti-İslamcılıktan beslenen solcuların paylaştığı kimi düşünceleri de yok değildir. Sekülerliğin her durumda solun öz-kimliğinin bir parçası durumuna gelmesi söz konusudur: "Ben Türkiye'de laikliğin marjinal olduğunu düşünmüyorum. Sağ ve muhafazakâr kesimden olanların bir kısmı laikliğe sıcak bakarlardı. Özellikle 15 Temmuz'dan sonra ve şu anda laikliğin çok olumlu bir değer olarak anlatılmasının olumlu bir zemini var. Ben buna inanıyorum."

Siyasetin taşere edilmesi

Tüm CHP elitleri gibi Yüksel Taşkın da siyasette bir antagonizma kurmaya çalışıyor fakat merkez sağ unsurlardaki dönüşümden duyduğu rahatsızlığı saklamıyor: "Merkez sağın 1950'lerden beri hâkim olan hali çok sert değildi. Ilımlıydı bence ve dinin siyasallaşarak güçlü bir şekilde hayatın içine girmesi 1950'ler, 1960'lar ve 1970'lerde hep ertelendi. Sonrasında yeni bir kentleşme dinamiği ile bunun şiddetli bir şekilde yaşandığı dönem oldu. Bütün bunlara nasıl yanıt verileceği konusu o kadar kolay olmadı ve bocalama dönemi oldu."

Önceki yıllarda olduğu anlamıyla sol ve sağın olmadığını belirten Yüksel Taşkın'a göre bütün partiler doğaları gereği muhafazakâr oluşumlardır. İçinde bir sürü denge unsuru barındırmak zorundadır. Alışık olmadığı derin bir boşluğun içine yuvarlanan CHP'nin sosyal demokrasiyi yeşil siyasetle ilişkilendirmek gibi Avrupa'daki bazı arayışların Türkiye'ye fazla yansımadığını belirtir ama sosyal demokrasinin de gerileme yaşadığını vurgular.

Yüksel Taşkın, Türkiye'de modernist diyebileceğimiz çevrenin CHP'den vazgeçip Yunanistan'daki PASOK'tan SYRIZA'ya yaşanan geçişteki gibi bir başka partiyi yükseltemediklerini ama CHP'ye "kendini toparla, yenile" dedikleri kanısında. Aslına bakılırsa kendisi Trakya ve Ege'deki CHP'liler üzerinden modernist nitelemesini kullanmak suretiyle partideki durumu muazzam bir isabetle tespit eder. Ona göre partilerin bu kadar beklentiyi "ilerici bir şekilde" alıp taşıması çok zordur: "Toplumsal hareketler, entelektüeller, sendikal hareketler, emek hareketi gibi hareketlerin yükselişte olduğu zamanlarda CHP hemen kendini adapte ediyor. Şu anda ise CHP'ye 'bizi diktatörlükten çıkar' anlamında siyasetin taşere edilmesi mevzusu var. Dolayısıyla çok farklı insanların farklı beklentileri oluyor. Yapılan her hamle de bir tarafta memnuniyet diğer tarafta memnuniyetsizlikler yaratıyor."

CHP'yi tüzüğü ve programı itibarıyla sosyal demokrat cereyan içinde değerlendiren Yüksel Taşkın, partisini zamanın ruhuna göre hareket eden bir örgütlenme şeklinde görmekten yanadır. Kendisinin öğrencilik yıllarında şekillenmiş sosyal demokrasi tahayyülünü CHP'nin paylaştığı gibi büyük bir yanılgı içerisindedir. Oysa gününüz CHP'sinin genel ufku Taşkın'ın dediği gibi sosyal demokrasi değildir. Her ne kadar kendisi Kemal Kılıçdaroğlu'nun Perspektif dergisine verdiği röportajı yahut Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan metni başta olmak üzere çok sayıdaki açıklamasını sosyal demokrasi vurgusu açısından önemli bulsa da durum böyledir. Çünkü çok işgüzarca bir siyaset yapıldığını ele veren başka açıklamalar parti liderinin siyasi mücadelesinin fikrî cephanesin sosyal demokrasi olmadığını gösteriyor. Dahası sosyal demokrat konuma yerleştirilen parti liderinin mültecilerle ilgili açıklamaları ve sosyal medya paylaşımlarının patolojisine ise hiç temas edilmiyor. Taşkın partinin güncelliği yakalamak için birtakım politikalar geliştirdiğini söylüyor ama Kılçdaroğlu'nun ve partinin önde gelen isimlerinin mülteciler hakkındaki açıklamaları ve teklifleri bakımından Batı'daki faşist partilere yaklaştığının ayırdında değildir. Bu konularda "CHP'de liberal bir kanat yok." "Türkiye'de şu anda radikal sağ bir iktidar var." sözleri arasında salınıp duruyor. Söyleşi boyunca bir oradan bir buradan konuşuyor ama esasen kendisinin yetiştiği yılları hasretle anmaktan kurtulamıyor. Bazı meselelere yaklaşımı ise George Orwell'ın Wigan İskelesi Yolu kitabında yer verdiği ortalama aydının solcu fikirlerinin esasen yapmacık olduğu çıkarımını doğruluyor. Taşkın'ın modernlik üzerinden kurduğu antagonizması, din ve laiklik ekseninde merkez sağa ilişkin yaptığı yorumların da istikametini belirgin kılıyor: "Türkiye'nin batıdan kopmasını istemeyen ya da seküler değerlerden kopmasını istemeyen merkez sağ veya merkez sağ unsurlar da CHP'ye doğru bir yönelme içindeler. Bunun da parti kadrolarına belirli bir yansıması oldu."

İttifak stratejisi ve kimlik

CHP'nin kadrolarında Trakya ve Ege gibi sosyalist kültürden ziyade modernleşmeci, modernist kültürden beslenenlerin, Alevilik üzerinden gelenlerin yanında çok güçlü bir sol kültürel zeminden eklemlenenlerin bulunduğunu ifade ediyor. Gençliğinde belirli bir süre sol hareketlere meyleden insan grubunun partinin sol geleneği ve hafızası ile uygun olmayan tutum ve tavırlara karşı çıktığını ileri sürüyor. Kemal Kılıçdaroğlu'nun partiyi "iktidara geleceğiz" diyerek hareket etiği ittifak stratejisi sayesinde sert ulusalcılıktan kurtardığını söylüyor ama bunun dış politika ve mülteciler söz konusu olduğunda katlanarak arttığını göremiyor.

Yüksel Taşkın, CHP'nin Millet İttifakında yan yana geldiği asgari müşterekleri olan partilerle de rekabet ettiğinin farkında. İyi Parti, Gelecek Partisi ve Deva Partisinin kurulmasının CHP'nin sosyal demokrat iddialara yönelebileceği bir iklim oluşturduğunu vurguluyor. Bu dönemde CHP'nin cumhurbaşkanı adayının partinin kendi geleneklerine, kültürüne daha uygun olması için çaba harcayacaklarını da sözlerine ekliyor. Satır aralarında "Merkez sağdaki boşluk nedeniyle orayı tutmak zorunda kaldık." itirafını da yapan Taşkın, yeni sistemden dolayı gerekli olan yüzde 50+1'den dolayı gündeme gelen tercihleri bir muhafazakârlaşma olarak görmüyor.

Kendisi sol sinizmden kurtulmak isteyen hemen herkes gibi kimlik eksenli ayrımlara sıcak bakmıyor. Diğer taraftan kimlik siyasetini sadece dinle ilişkilendiriyor, CHP'nin ve solun dinle ilgili kısır tartışmalardan kurtulması gerektiğini ifade ediyor. Bu çerçevede "İnsanların kimliklerini önemseyelim, saygı duyalım ama onlarda donup kalmayalım." şeklinde özetlenebilecek bir politika öneriyor. Şöyle bir hatırlatmada bulunuyor mesela: "Belki 1970'li yıllarda da Ecevit'in yapmaya çalıştığı biraz buydu. İnançlı insanlar da pekâlâ ilerici olabilir gibi bir kurgu üzerinden bunu aşmaya çalışıyordu."

Ayrımları kaldırmak

Ne var ki partide bu ayrımları cidden ortadan kaldırmak isteyen çok az kişi var. Burada önemli bir gerçek çıkıyor karşımıza: Her dönüştürücü hamlenin bir kısmı, hiçbir şeyi değiştirmenin mümkün olmadığı yönündeki güçlü inançtır. Mülteci nefretini ve emperyalizmi düşünelim örneğin. Sol aydınların hepsi bunlara teorik açıdan karşıdır elbette ama pratikleri hiç de öyle değildir çoğunun. Yine de tepeden bakan bir eda ile demokrasi ittifakı içinde olduklarını iddia ederler hemen. Kutuplaştırmayı yeren Taşkın, CHP'nin mültecileri nesneleştirerek sürdürdüğü kutuplaştırma siyaseti konusuna hiç girmez. O hâlde hak temelli kapsayıcı bir sosyal devlet üzerine inşa edilmiş bir sol programın veya sosyal demokrat önermenin mültecilere bigâne kalmasını nasıl izah edeceğiz? Mülteci karşıtı, toplumu kışkırtan faşizan ve ırkçı söylemlerin adreslerinden CHP'deki sosyal demokratlar, bir ucu Avrupa'daki faşist popülizme varan diğer ucu çok tuhaf açıklamalarla yetinen bir dille top çeviren partilerine, sözcülerine ve yerel yöneticilerine dair tek kelime etmiyorlar. Sosyal demokrat önermeler mültecilere hiç uğramıyor, onlardan bahsetmiyor, onları yok sayıyor.

Netice itibarıyla endişeli ve hınçlı yığınları derleyip toparlama sürecindeki CHP'nin kimliğinin bir parçasını oluşturan belli ayrımları ortadan kaldırmanın partiden bir parçayı, kurucu bir parçayı ortadan kaldırmayı gerekli kıldığı gerçeğiyle yüzleşmek gerektiğini unutmamak CHP'ye dair tartışmaların temelini oluşturur. Kimliksel ayrımlardan kurtulmak istediğini söylemek kolaydır ama bunu dile getirenlerin yaptıkları her ayrımın kimlik eksenli bir bakıştan izler taşıdığını fark etmemek aymazlıktır.

[email protected]

Asım Öz / Yazar