CHP'nin çözülemeyen kimlik çıkmazı

Ömer Faruk Alimoğlu / Hukukçu
26.01.2026

CHP artık değişirse bile eski hatalarını telafi edebileceği bir sosyolojik zemine sahip değil. Türkiye artık CHP'siz bir geleceğe çok daha yakın; fakat CHP hâlâ kendisini Türkiye'nin vazgeçilmez bir unsuru sanmaya devam ediyor. Bu nedenle bugün sorulacak gerçek soru şudur: Türkiye değişti, devlet değişti, toplum değişti… CHP hangi Türkiye'de yaşamaya devam ediyor?


CHP'nin çözülemeyen kimlik çıkmazı

Ömer Faruk Alimoğlu / Hukukçu

Türkiye'de uzun süredir kimsenin açıkça söyleyemediği, fakat herkesin zihninin bir köşesinde dönüp duran bir soru var: CHP hangi halkın partisi? Bu soru bir provakatif bir söylemden ziyade; memleketin son otuz yılda geçirdiği büyük sosyolojik kırılmanın orta yerinde duran çıplak gerçeklerden biri. Çünkü Türkiye değişirken, toplum dönüşürken, devletin güvenlik kodları yeniden şekillenirken, seçmenin talepleri ve duyuş biçimleri farklılaşırken; CHP hâlâ aynı yerde duruyor. Partinin siyasal refleksleri, topluma bakışı ve temsil iddiası, sanki hiçbir şey olmamış gibi, 1990'ların taşlaşmış siyaset hafızasından çıkma bir tutumla devam ediyor.

CHP'nin yaşadığı sıkışmayı anlamak için sadece bugüne bakmak bile gerekmiyor. 1950 seçimleri, Türkiye'nin siyasal tarihinde bir iktidar değişiminden daha fazlasıydı. Halk ilk kez CHP'ye bir uyarı değil, bir reddiye vermişti. Özal dönemi, 28 Şubat süreci, AK Parti'nin yükselişi derken Türkiye'nin her dönüşümünde halk devleti yeniden tanımladı. Ancak CHP kendi halk tahayyülünü güncelleyemedi. Bu yüzden bugün CHP'ye yönelen eleştiriler "neden iktidar olamıyor?" basitliğinde değil; daha derin bir boyutta önümüzde duruyor.

Türkiye, artık 1990'larda yaşanan kimlik çatışmalarının gerisinde kaldı. Son yıllarda savunma sanayisi hızla büyüdü, dış politikada etkin adımlar atıldı, sınır ötesi operasyonlar gerçekleştirildi, enerji hatları kuruldu, Karabağ'daki başarı elde edildi ve yerli SİHA ile milli muharip savaş uçağı projeleri hayata geçirildi. Bunlar yalnızca hükümet politikası değil, devletin kendini yeniden tanımladığı bir döneme işaret ediyordu. Toplum da bu değişimi benimsedi. Kendi göbeğini kesen bir devlet fikri, uzun süre dış politikada edilgen kalmış bir ülke için güçlü bir psikolojik dönüşümdü.

CHP ise tam bu noktada tökezledi.

Libya mutabakatı tartışılırken, Karabağ meselesi çözülürken, Suriye'de Fırat Kalkanı–Zeytin Dalı–Barış Pınarı operasyonları yürütülürken CHP'nin sürekli "ama" ile başlayan bir cümleler kurması, onu halkın duygu dünyasından iyice uzaklaştırdı. Savunma sanayiinin gelişimini küçümseyen dil, SİHA üretimini ve milli muharip savaş uçağı projelerini "kaçak göçek" bir iş gibi gören yaklaşımlar, toplumun devlet algısındaki dönüşümle taban tabana zıt bir pozisyondu. CHP'nin savunma sanayiine yönelik mesafesi sadece teknik bir tartışma değildi; halk, CHP'nin bu alerjisini bir tür "devlete ve müşterek milli menfaatlere bir uzaklık" olarak okumaya başladı. Türkiye son 20 yılda devlet refleksini yeniledi; CHP ise eski devlet refleksini sürdürdü.

Gri alan rahatsızlığı

Bu gerilimin en görünür olduğu alanlardan biri de Kürt meselesiydi. Kılıçdaroğlu döneminde CHP, Alevi-seküler tabanının doğal ağırlığıyla şekillenen bir parti görünümüne iyice büründü. Partinin tüm refleksleri bu sosyolojinin içinden konuşuyordu. Bu durum, muhafazakâr Kürt seçmenin CHP'ye yaklaşmasını imkânsız hâle getirdi. CHP'nin DEM ile kurduğu ilişki de tam bu noktada çıkmaza dönüştü. Çünkü ilişki ne stratejik bir ittifak, ne samimi bir siyasal ortaklık, ne de ilkesel bir mesafe içeriyordu. Bu gri alan, hem Türk milliyetçilerini hem muhafazakâr Kürtleri hem de devlet aklını rahatsız etti.

Oysa Türkiye'de muhafazakâr Kürt seçmenin geçmişte devlete duyduğu mesafe, artık eskisi kadar sert bir gerçeklik değil. Devletin güvenlik politikalarının dönüşmesi, PKK'nın sınır ötesi alan kayıpları, Suriye sahasında dengelerin değişmesi, devlete yönelik önyargıların çözülmesine yol açtı. Çözüm süreci sırasında yaşanan kırılmalar bile devletin değil PKK'nın sorumluluğunda okunmaya başlandı. CHP'nin bunu hala göremiyor oluşu ise ona sadece oy kaybettirmekle kalmıyor; temsil iddiasını da aşındırıyor.

Nitekim bugün CHP'nin DEM'e yaklaşınca Türk seçmeni kaybetmesi, uzaklaşınca Kürt seçmeni çekememesi tam da bu temsil krizinin sonucu. Bir tarafın gözüne girip diğerini küstürmekten ibaret bir siyaset, bir ana muhalefet partisinin taşıyabileceği bir yük değilken CHP hala çözüme ilişkin politika arayışlarına dahi girişmiyor.

Kaldı ki bu temsil krizinin kökleri geçmişten bugüne uzanan örneklerle dolu.

Ecevit'in 1970'lerdeki "yurttaş" damarının Anadolu'da karşılık bulmasının sebebi, o dönem CHP'nin gerçekten bir halk dili kurabilmesiydi. Aynı CHP, 1990'larda SHP'nin Güneydoğu açılımında muhataplık sorunları yüzünden tökezledi. Baykal döneminde CHP, neredeyse tamamen bir ulusalcı-Alevi çizgiye sıkıştı. Kılıçdaroğlu döneminde bu durum daha rafine hâle geldi; parti genişlemedi, aksine kendi sosyolojisine daha da gömüldü.

İki sosyoloji arasındaki sıkışmışlık

Bugün yaşanan belediye soruşturmaları ve özellikle İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne yönelik yolsuzluk iddiaları karşısında CHP'nin verdiği tepkiler de temsil krizinin yeni bir boyutunu açığa çıkarıyor. Partinin en küçük eleştiriyi bile "siyasi komplo" kategorisine hapsetmesi, hukuki süreci tartışmak yerine kategorik bir savunma psikolojisine girmesi, geniş seçmen kitlesi açısından güvensiz bir görüntü oluşturuyor. Çünkü toplumun bir kısmı "iktidar baskısı" ihtimalini konuşurken, diğer kısmı da CHP'nin yıllardır devleti karşısına alan ezberci refleksine tanıklık ediyor. CHP ise iki sosyolojinin arasında sıkışmış durumda: ilki devlete güvenmek istiyor, diğeri ise devleti peşinen suçluyor. CHP'nin iki tarafa aynı anda ulaşamaması ise soruşturmaların içeriğinden bağımsız olarak partiye siyasi zarar veriyor.

Dış politikadaki tutumsa daha da sorunlu. Türkiye'nin Suriye politikasında CHP yıllardır gerçekçi bir çerçeve üretemedi. Suriye sorunun ilk yıllarında Esad'la görüşmeyi tek başına bir "çözüm" olarak sunan yaklaşım, sahadaki gerçeklikleri görmezden gelen bir kolaycılığın ürünüydü. Nitekim Suriye'de Esad rejimin devrilmesinden sonra yaşanan devrim ve YPG'nin Kuzey Suriye'den tasfiyesindeki dış politika başarısının marjinal sol örgütlere benzer söylemlerle eleştirilmesi, CHP'nin düştüğü kuyunun ne kadar karanlık ve derin olduğunu da ispat eder nitelikte. Dahası, uluslararası diplomaside Batı merkezli bir idealizme yaslanan bu tutum, 2026'da artık CHP'nin dış politika söylemlerini karşılığı olmayan bir siyasal nostaljiye dönüştürmüş durumda.

Bugünün CHP'si, artık bir sınıfın, bir kültürün, bir büyükşehirli yaşam tarzının partisi. Kıyıda yaşayan beyaz yakalıların, orta-üst sınıf sekülerlerin, mahalle kültüründen kopmuş şehirli seçkinlerin partisi... Türkiye'nin büyük çoğunluğunu oluşturan muhafazakâr, geleneksel, taşralı, dindar seçmen ise CHP'nin sözlüğünde hâlâ bir sosyolojik "öteki."

İronik olan şu:

CHP kendisini "halkın partisi" olarak tanımlıyor; fakat bugün halkın en geniş kesimi CHP'yi kendi partisi olarak görmüyor. Halk değişti, CHP değişmedi.

Devlet değişti, CHP onu anlamadı.

Türkiye'nin jeopolitiği değişti, CHP'nin dış politika tahayyülü yerinden kımıldamadı.

Bu yüzden CHP'nin temel sorusu çok basit:

Bugün CHP kim için siyaset yapıyor?

Türkiye'de devletin güvenlik doktrini dönüşmüşken, AK Parti ve MHP "terörsüz Türkiye" politikasında tabanı genişletebilmişken; CHP hâlâ eski devlet refleksinin, eski laiklik tartışmalarının, eski kimlik siyasetinin içinde neden yaşamaya devam ediyor?

Romantik söylemlerin partisi

Maalesef bugün CHP savunma sanayiine uzak, dış politikada edilgen, devletin güvenlik doktrininden kopuk, muhafazakâr Kürtlerle temas kuramayan, Türk milliyetçisi seçmeninden uzak, sosyolojik çeşitliliği taşıyamayan bir parti... Siyasi muhalefeti demokratik bir görev değil, bir meslek gibi icra eden romantik söylemlerin partisi. Diğer bir ifadeyle CHP bugün bu ülkenin geniş halk kesimlerinin değil; kendi iç sosyolojisinin partisi.

Halkın hafızasına, korkularına, travmalarına, devlet algısına, kimlik temasına dokunamayan bir parti, bu ülkede iktidar alternatifi değil; muhalefet meşgalesi olur.

Ve en acı olan şu: CHP artık değişirse bile eski hatalarını telafi edebileceği bir sosyolojik zemine sahip değil. Türkiye artık CHP'siz bir geleceğe çok daha yakın; fakat CHP hâlâ kendisini Türkiye'nin vazgeçilmez bir unsuru sanmaya devam ediyor.

Bu nedenle bugün sorulacak gerçek soru şudur:

Türkiye değişti, devlet değişti, toplum değişti... CHP hangi Türkiye'de yaşamaya devam ediyor?

Cevap aslında çoktan verildi; CHP duymamakta ısrar ediyor.