CHP'nin üçüncü dünya solculuğu

Murat Güzel / Yazar
26.06.2020

Herhangi bir reel-aktüel gerçekliğe ve geçerliliğe sahip olmayan bu söylemin hakikat-sonrası (post-truth) olarak nitelenen tarihsel bir evrede tercih edilmesinin bilinçli olduğu düşünülebilir.



31 Mart 2019’da gerçekleşen mahalli seçimlerden bu yana Cumhuriyet Halk Partisi yöneticilerinin ve o seçimlerle birlikte mahalli idarelerde başkanlık görevine gelen isimlerin önemlice bir bölümünün ilginç bir virtüel (sanal) söylem tutturduğunu görüyoruz. Herhangi bir reel-aktüel gerçekliğe ve geçerliliğe sahip olmayan bu söylemin hakikat-sonrası (post-truth) olarak nitelenen tarihsel bir evrede tercih edilmesinin bilinçli olduğu düşünülebilir pekâlâ; bununla birlikte bu söylem içerisinde üretildiği varsayılan bazı öğelerin önceden başka aktörlerce ifade edilmiş bazı unsurların söylem içerisinde özümlenmesiyle oluşturulduğu da ortada. Söylem, birbiriyle bağdaşmaz gözüken birçok unsuru taşıdığı virtüellik sayesinde rahatça birbirine dikişleyebiliyor. Birbirine dikişlenen unsurlar arasında “Mustafa Kemal’in askerliği” ile “üçüncü dünyacı solculuk” ise at başı gidiyor.

Hâle söylemi

Bunu yaparken en önemli dayanak noktasının ise Erdoğan nefreti ve AK Parti karşıtlığı olduğunu da vurgulamalı. Bu nefret ve karşıtlık, bütün diğer nefret ve sevgileri de belirleyecek kadar şedit. Çoğu kez hiçbir akli-ahlaki öze ve meşrulaştırıma sahip olmaksızın sadece sevgi ve nefret gibi arzuların yüzer gezerliğine yaslanarak ifade bulan bu virtüellik CHP’nin 2019’daki mahalli seçimler sonrasındaki bütün söylemini kuşattı.Bunda belki de en önemli pay, CHP’nin seçimler dolayısıyla kurmak zorunda kaldığı ittifaklar ve elbette bu söylemin en önemli virtüözü addedebileceğimiz Ekrem İmamoğlu’na ait. İmamoğlu’nun seçim sürecinde kullandığı sloganların birçoğunun, seçim sonrası yaptığı açıklamaların kısm-ı azamisinin içerik çözümlemesi yapılırsa birbiriyle epey çelişkili görülebilecek, akla mugayir addedilebilecek unsurun rahatça yan yana zikredildiği görülür. Virtüel söylem içerisinde yadırganmayacak bu durum onun bir yandan da bir tür “hâle söylemi” olduğunu da düşündürmelidir elbette. En fazla, İmamoğlu, “iktidar arzusu”nun kabarttığı söylem yüzeyini cilalamaktan başka bir şey yapmamaktadır.

Mahalli idareler seçiminde kendi adaylarına kapalı kapılar ardındaki bazı pazarlıklar neticesinde desteğini sağladığı bazı partilerin, bilhassa HDP’nin söyleminden gelen unsurlara CHP ister istemez söyleminde bir yer ayırmak zorunda kaldı. HDP’nin söyleminden CHP’nin söylemine transfer edilen, bu transfer esnasında bazı sözel değişikliklere uğrayan en önemli unsur ise düzayak bir üçüncü dünyacılık belirtisi, yani sözümona bir “özyönetim” savunusu. (Özellikle HDP’nin 6 Haziran genel seçimleri sonrası benimsediği ‘çukur siyaseti’ne yön veren temel motifin bu tür bir “özyönetim” talebi olduğu hatırlanırsa “yerel hükümet” tabirinin kullanımındaki esbab-ı mucibe kendiliğinden belli olur.) O mahalli seçimlerde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen Ekrem İmamoğlu’nun Covid-19 dolayısıyla ülke genelinde başlatılan yardım kampanyasında belediyenin izinsiz yardım toplamasının engellenmesi üzerine kullandığı “merkezi hükümet-yerel hükümet” deyişini (her ne kadar kendisi bu deyişi idari yönetim biçimi eyaletler sistemine dayalı ABD menşeli bir televizyonun ana haber sunucusundan almış görünse de) bir “dil sürçmesi” olmaktan çıkaran şey de tam olarak buydu.

Mahalli ‘egemenlik’

Günümüz deyişiyle “yerel idare”, eski deyişle “mahalli idare” olarak telaffuz edilebilecek ibare Ekrem İmamoğlu’nun dilinde, ‘idare’den çok ‘egemenlik’ vurgusunu öne çıkaran bir sürçmeye maruz kalıp “hükümet”e evrilmişti. Herhangi bir reel (yani yasal-formel) ve aktüel (siyasal-edimsel) bir karşılığı bulunmayan bu deyişle neyi kasdettiği tam anlaşılamasa da CHP’nin yazımızın girişinde bahsettiğimiz virtüel söyleminin oluşumunda ve parti genelindeki yaygınlaşmasında en önemli aktör olan İmamoğlu’nun derdini kendisini doğrudan ya da dolaylı olarak destekleyen çevrelere anlatabildiğini varsayabilirdik. Gerçekten de İmamoğlu, gerek seçim sürecinde gerekse sonrasında verdiği sürekli birbiriyle çelişen demeçler, gerçeği gizleyen açıklamalar ve elbette ünlü “temel atmama” töreniyle hakikat-sonrası tarihsel vetirenin getirdiklerini iyi bir şekilde okumuş bir siyasetçi olarak görülebilirdi.

Obskürantizmin tezahürü

Yeri gelmişken söyleyelim: CHP’nin yeni dönemde İmamoğlu’nun diliyle benimsediği sanal söylemin simgesel bakımdan en açıklayıcı göstergesiydi bu tören. Yaptıklarıyla değil, yapmadıklarıyla; söyledikleriyle değil, söylemedikleriyle; açığa vurduklarıyla değil, açıklamaktan imtina ettikleriyle dikkat çeken bu söylemin en nihayetinde bir obskürantizmin (karanlıkçılığın) tezahürü olduğunu vurgulamak bile lüzumsuz. İmamoğlu’nun CHP’nin yeni virtüel söyleminin kâmil anlamda bir virtüözü olmasını partinin diğer sözcülerinin konuşma ve demeçlerine bakarak da teyit edebiliriz.

Ekrem İmamoğlu’nun “yerel hükümet” tabirini takiben bu hafta da İzmir’in CHP’li Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer’den “İzmir bayrağı, İzmir parası” ifadelerini duyunca şaşırmadım doğrusu. Gerçi Soyer, bu ifadelerin yer aldığı video kaydı ortaya çıkınca ikinci bir açıklama yaparak bir “montaj” ve “çarpıtma”yla karşı karşıya olduğumuz savunmasını yaptı. Böylelikle baştan beri bahsettiğimiz “virtüel söylem”i kullanmada bu söylemin mucidi, üstadı, virtüözü İmamoğlu’na nazaran daha acemi olduğunu dolaylı olarak göstermiş oldu. Kullandığı sözleri inkâr edemezken onların bağlamı, ortamı ve anlamlandırılma süreçlerine ilişkin yorumlarda bulunarak yanlış anlaşıldığına ilişkin bir savunma hattı kuran Soyer’in bu tavrı ilk bakışta “sağlam” görünürken yine de o sözlerin sarf edilmesinin doğurduğu infiali izale etmeye yetmedi. İlk bakışta sağlam görünen söylediklerini savunma ve onların yanlış yorumlandığını iddia etme biçiminin çekinik karakteri ne klasik söylemin ne de virtüel söylemin sınırları içinde anlamlıydı. Çünkü, Soyer, klasik anlamda egemenlik ve bağımsızlık simgesi olarak görülen bayrak ve para mefhumlarını, Türk bayrağına nazaran bir “İzmir bayrağı”, Türk parasına karşı da bir “İzmir parası” ifadelerini kullanarak kendini bir nevi egemenliğin yegâne kaynağının İzmirlilik olarak addedilebileceğini iddia ederken buldu. İzmir’in genel anlamda Türkiye Cumhuriyeti devletinin sınırları içinde yer almasına rağmen muhtariyete sahip bir bölge olarak kavranmasına yol açacak şekilde, kendine özgü bayrak ve paraya sahip olduğu ya da olmasının düşünüldüğünü söyleyen Soyer’in sözlerini savunma şekli de doğrusu CHP’nin yeni virtüel söyleminin patlayan dikişlerini ortaya çıkardı.

Özyönetim hülyası

Soyer’in kabul edilmesine imkân olmayan sözlerinin açığa vurduğu en önemli yan, CHP’nin virtüel söyleminde HDP’lilerden ödünç aldığı unsurların aslında neleri içerdiğini göstermesiydi. Soyer’in “Benim aklımda bir ‘İzmir parası’ çıkarmak vardı, hatta buna İZCOIN diye bir isim de koymuştum. Sonra bu bayrak da çıkınca arkadaşlar beni uyardılar. Dediler ki, ‘Senin bir eyalet kurma çaban olduğu anlaşılır, sonuçta İzmir’i memleketten koparacak bir çalışma olarak algılanır. Duralım, bunun ismini değiştirelim’ dediler” şeklinde savunma metninde yer alan ifadeler bile yanlışın nerede ve nasıl olduğunu göstermeye yetmektedir. Soyer, “İzmir bayrağı, İzmir parası” derken ‘İzmir’i memleketten koparma’, ‘eyalet kurma’ niyeti taşımasa bile arkadaşlarının yaptığı uyarıya uymamak ve virtüel söylemin dışına çıkıp çıkmama arasında mütereddit kaldı ve HDP’lilerden ödünç alınan üçüncü dünya solculuğuna has “özyönetim” hülyasının asla savunulamaz, bölücü ve ayrılıkçı taraflarına da bütün dikkatleri çekti.

Buraya kadar gayet ciddi bir şekilde sürdürdüğümüz analizi sosyal medyada yaygınlaşan latifeyle bağlamanın zamanı geldi: Acaba Tunç Soyer hangi İzmir camisinde adına hutbe okutmayı düşünüyordu?

muratgzl@gmail.com