CHP’ye bir atf-ı nazar: Hırs, faydacılık, ideoloji kaybı

Dr. Öner Buçukcu/ Afyon Kocatepe Üniversitesi
24.02.2019

CHP değilse bile Kılıçdaroğlu ve onu Genel Başkanlık makamında tutan koalisyon 31 Mart’ta çok kritik bir virajı almayı deneyecek. Dolayısıyla hedef mümkün olan en fazla oyu alarak varlığı devam ettirmek. İdeolojik hiçbir dayanak yok. CHP gibi bugüne kadar ideoloji ile var olmuş, devinimini kör topal da olsa ideoloji ile sağlamış bir parti için oldukça riskli bir yol bu.



İsmet Paşa’nın aynı zamanda damadı olan Metin Toker Demokrasimizin İsmet Paşalı Yılları başlıklı kitap dizisinde ilginç bir anekdot aktarır: İsmet Paşa Harf Devrimi gerçekleştikten sonra çok zorlanmasına rağmen bir daha asla eski harflerle yazmamıştır. Öyle ki kendisinin bu konuda çok da hassas olmadığı bilinen Mustafa Kemal Paşa bile İsmet Paşa’ya yazdığı özel notları, mektupları, karpostalları (bazen çok zorlanmasına rağmen) yeni harflerle yazmıştır. Milli Şef olduğu dönemde İsmet Paşa’nın bu hassasiyeti bilindiği için neredeyse tamamı eski harflerle okuma yazma öğrenmiş kadrolar büyük ölçüde korkudan not tutmak için dahi eski harfleri kullanmamışlardır. Ancak “Milli Şef”lik tarihe karışıp İsmet Paşa muhalefetin başına geçtiğinde işler değişecektir. Paşa’nın etrafındaki kadrolar bazen eski harflerle Paşa’ya not bile sunabilmekte, bu tavırlarını “steno olarak kul-lanıyoruz” diye savunabilmektedir. Paşa da inat olsun diye eski harfli “steno”ların üstüne yeni harfle düzeltmeler yapmakta, ‘Milli Şefken buna zor cüret ederlerdi’ demektedir. Metin Toker bu anekdotu şu durumu izah etmek için aktarır: “CHP’nin durumu biraz buydu. Tek parti günlerinde kabul etmediği birtakım sulandırmalara göz yumuyordu. Tabiatı, bir devrim partisi olmaktan çok sosyal demokrat hale geliyordu.” Sosyal demokrat olma vasfı tartışmalı olmakla birlikte Toker’in bir tespitinin hakkını vermek gerekir: Çok partili hayata geçilmesinden sonra CHP bir devrim partisi olma vasfını yitirmiş, devrim olarak adlandırılan şeyden verilen tavizleri ideolojik olarak meşrulaştırma gayretinde olan bir parti haline gelmiştir. Tek parti ile idare etmek zordur ama Tek partili rejimden çok partili rejime geçmek, o rejimi siz mümkün kılmış olsanız dahi, daha zordur.

Ortanın solu

1960 sonrası oluşan siyasal atmosferde bir tarafta “plan değil pilav” diyen Adalet Partisi’nin varlığı CHP’yi Ortanın Solu adını verdiği bir prog-rama yönlendirmişti. Toker’in ifadeleriyle “Eskisine göre daha az devletçiydi. Karma ekonomiye ağırlık veriyordu. Bu, gevşekçe, bir plan içinde uygulanacaktı. Başta laiklik, devrimlere bağlıydı. Fakat katı değildi. Oy faktörünü ihmal etmiyordu.” CHP’nin 1960 sonrası stratejisi buydu, Tek Parti dönemine dönmek imkansızdı ama savunulan şeylerin Tek Parti döneminde savunulanlarla aynı olduğu gibi bir simülasyon yaratılabilirdi. Şevket Süreyya’nın dönemin en fazla ses getiren yayın organında kurduğu “Sosyalizm Atatürkçülükten başka bir şey değildir” benzeri laflar dikkate alındığında dönem koşulları buna uygundu. İsmet Paşa’nın amacı CHP’nin geleneksel tabanını oluşturan kentli, eğitimli orta sınıfı CHP’nin yama-cında tutmaktı. Bu sebeple esnedi, tavizler verdi ama ideolojik bir sabiteyi daima muhafaza etti.

Tarihsel taban

Filmi 30 yıl kadar sonraya saralım. 1970’li yıllar boyunca Ecevit’le liderlik mücadelesi yapmış olan Baykal 1990’lı yıllarda CHP’yi yeniden kurdu. Tarihsel CHP’nin üçüncü lideri, üstelik İnönü gibi bir lideri devirerek yönetimi eline geçirmiş olan Bülent Ecevit bile siyasi yasaklı olmamasına rağmen partiyi yeniden kurmayı denemezken Baykal bunu denedi, önce SHP’yi böldü sonra bünyesine kattı. Süreci iyi okudu Baykal. CHP’nin tarihsel tabanını konsolide etmeyi denedi. 28 Şubat’la birlikte sistemdeki rolü ağırlaşan Ordu’yu hiç karşısına almadı. Siyasal alan kendisi açısından tıkandığında sürekli Ordu’nun müdahale etmesini bekledi, bazen de teşvik etti. 27 Nisan Muhtırası’nı ilk sahiplenenlerden oldu. Büyük ihtimalle bunun bir 28 Şubat etkisi yaratıp siyasal alanı kendi lehine yeniden tanzim edeceğini düşünüyordu.

Soğuk savaş mantığı

O sebeple Ordu’nun büyük hassasiyet gösterdiği bir kelimeyi, laikliği hiç ağzından düşürmedi. 27 Nisan sonrasında da tavrı değişmedi. Tek Parti döneminin CHP’sine özlem duyuyor olabilirdi ancak çarşaf açılımı gibi bir takım tavizlere, sulandırmalara bazen göz yumdu. Yine de hep bir ideolo-jik sabitesi vardı. Siyasal alanı tipik soğuk savaş mantığı ile merkez sağ ve merkez sol tasarımı üzerinden okuyup kendi kitlesini tutmaya ve bu kitleyi iktidara taşıyacak bir mühendislik projesine bel bağladı. Böyle bir anlayışın serbest siyasal düzende başarılı olması elbette düşünülemezdi. Ama CHP’den ayrıldığında arkasında tabir yerindeyse ideolojik açıdan “kemik” bir parti bırakmıştı.

Cumhuriyet tarihimizin en enteresan seçimlerinden birisine yaklaşıyoruz. Cumhurbaşkanlığı sistemine geçildikten sonra gerçekleştirilecek ilk yerel seçim olması seçimin önemini bir kat daha arttırıyor. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin yerel seçim sath-ı mailine girilmeden evvel yaptığı açıklama-larda yaklaşan yerel seçimlerin aynı zamanda yeni yönetim sisteminin de bir savunusu olacağını beyan etmiş olması, diğer partilerin bu açıklamalara olumlu ya da olumsuz verdikleri tepkiler 31 Mart’ta gerçekleşecek seçimin etki alanını genişletti. Partiler seçimlere yönelik stratejisini bu etki alanını düşünerek hazırlamaya yöneldi. Yerel seçimler, çok farklı dinamikleri olmasına rağmen Cumhuriyet tarihinde genellikle genel seçim gibi yaşanmıştır. Bu seçimi diğerlerinden ayırt eden ise kullanılan dil dolayısıyla neredeyse bir “tamamlayıcı referandum”a dönüşmüş olması. Bu durum elbette siyasal yelpazenin bütün taraflarını etkiliyor ancak CHP’yi çok daha fazla etkiliyor. Çünkü yerel seçimler makro ölçekte bir tamamlayıcı referandum halini aldığı gibi CHP’deki Kılıçdaroğlu kliğinin sultası için de “tamamlayıcı seçim” halini almış durumda. Bir diğer deyişle belki de köprüden önce son çıkış. Referandum sonrasında yaşanan liderlik krizini atlatamayan CHP’nin önündeki son şans bu yerel seçimler.

 Aday belirleme sürecinde yaşananlar Kılıçdaroğlu’nun bu kez işinin hiç de kolay olmadığını ortaya koydu. İzmir’de daha önce aday olmaya-cağını açıklayan Aziz Kocaoğlu’nun kararından vazgeçerek adaylık başvurusu yapması, buna rağmen Kocaoğlu’nun değil Seferihisar Belediye Baş-kanı Tunç Soyer’in aday gösterilmesi, İstanbul İl Başkanı’nın aday belirleme sürecindeki tavrı ve istifadan dönmesi, İstanbul Belediye Başkan adayı Ekrem İmamoğlu ile teşkilatlar ve ilçe belediye başkanları/adayları arasında yaşanan soğukluk, Şişli’den aday gösterilmeyen Sarıgül’ün DSP’den aday olması, Kadıköy’den HDP’ye sıcak gelebilecek birisinin aday gösterilmesi, Beyoğlu’nda ÖDP Genel Başkanı Alper Taş’ın aday gösterilmesi, son olarak Şanlıurfa Siverek’te MHP’den adaylığı kabul edilmeyen Fatih Mehmet Bucak’ın CHP’den aday gösterilmesi, Parti Genel Sekreteri Akif Ham-zaçebi’nin istifası, Gürsel Tekin’in aday belirleme stratejileri dolayısıyla parti liderliğine eleştirileri…

Tüm bunlar bir arada değerlendirildiğinde CHP’yi zor bir seçimin beklediğini söylemek yanlış olmaz. Gerçi çok partili hayata geçildikten sonra kolay hiçbir seçime girmediği için bu konuda artık şerbetlenmiş olduğu da söylenebilir ancak bu kez durum biraz farklı.

İdeolojisini yitiren CHP

CHP liderliğinin stratejisini ve beklentilerini çözümlemek için Ekim ayında Abant’ta gerçekleştirilen toplantıya sunulan Yerel Seçimler 2019 Stra-tejisi-Yöntem, Hedefler, Öncelikler ve Öneriler Raporu’na bakmak ufuk açıcı olabilir.

Rapor medyada daha ziyade ‘entelektüel, akademik ve elitist bariyerleri aşıp sağ partilere oy veren büyük kesimin diliyle konuşma önerisi’ ile tartışıldı. Milletvekillerine yapılan bu öneri özellikle CHP çevrelerinde ciddi tepki çekti. Örneğin raporun sunumundan sonra bir radyo programına katılan CHP İstanbul milletvekili Barış Yarkadaş CHP yönetimini eleştirmişti. Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde Özdemir İnce de Abant’taki top-lantıyı ve toplantıda sunulan raporu eleştirerek CHP’nin hizasını kaybettiğini iddia etmişti. İnce’ye göre atılan her adımda, söylenen her cümlede Altı Ok’a bakarak hiza almak gerekli ve yeterliydi. “Devlet kurulurken Cumhuriyet karanlığın diline karşı Altı Ok’un aydınlık diliyle konuşurken” şimdi-lerde CHP yöneticileri yapışkan karanlığın diliyle konuşmaya başlamışlardı.

Dikkat edileceği üzere eleştirilerin odaklaştığı nokta CHP liderliğinin partililere “büyük” sağın diliyle konuşma önerisi yapmasıydı. Bu öneri as-lında CHP’nin sadece seçim stratejisini değil “grand strateji”sini de ortaya koyan bir espriye sahip. Hedef AK Parti’ye oy kaybettirirken CHP’nin oyunu “Yüzde 30’luk psikolojik sınır”ın üstüne çıkarmak. Yüzde 30’luk psikolojik sınır ifadesi Abant toplantısından sızan bilgilerle yapılan haber metinlerinde yer alıyor yani CHP liderliğinin meseleye yaklaşımını ortaya koymak açısından objektif bir kriter olarak değerlendirilmeye müsait. Türk siyasetini Yüzde 70’lik “büyük sağ”, yüzde 25’lik “küçük sol” yüzde 5’lik gezgin seçmen biçiminde düşünme durumu ideolojik hassasiyetlerin flulaş-masını da beraberinde getiriyor. Bu durumda da CHP tarihsel olarak ait olduğu geleneğin dışında bir yerde konumlanmış oluyor.

CHP “cumhuriyeti kuran parti” olma iddiasını sürdürüyor gibi ancak Kılıçdaroğlu Süleyman Demirel’in şahsında müşahhaslaşan faydacı retoriği, “dün dündür, bugünse bugün” anlayışının siyaset dilini ve stratejisini sahipleniyor. Bu tercihi kolaylaştıran faktörlerden birisi benzer bir yönelime sahip İyi Parti ile kurulan ittifak olabilir. MHP’den koptuktan sonra MHP’li muhaliflerin toplanacağı bir parti olması beklenirken DYP anlayışının temsilcisi olmaya yönelen İyi Parti liderliği ile Kılıçdaroğlu’nun “ideolojik omurgasızlık” olarak da adlandırılabilecek yaklaşımlarının uyuştuğu söyle-nebilir. Son olarak Tunç Soyer’e babası dolayısıyla yöneltilen eleştiriler karşısında Yaşar Okuyan’a bizzat Kılıçdaroğlu’nun parti rozeti takmış olması bu zihniyetin güzel bir örneği olarak tarihe kaydedilmiş oldu.

CHP üstünde HDP hayaleti

CHP’deki bu sapma ya da ideolojisizleşme süreci siyaset sahnesinden silinmek üzere olan bir başka partinin, DSP’nin yıldızını parlatmış gibi gö-züküyor. CHP’den seken siyasetçilerin DSP’den aday olmaları, DSP’nin buna kapıyı açık bırakmış olması DSP’nin siyasal rolü üzerine tartışmaları da hareketlendirdi. Örneğin Ahmet Hakan Demokratik Stepne Partisi, Emin Çölaşan ise CHP’nin yedek parça deposu tanımlamalarıyla DSP’nin tavrını eleştirdi. Son seçimlerde oyu yüzde 1’e bile yaklaşamamış bir partiden duyulan rahatsızlık tartışmanın daha derinde olduğunu gösteriyor. 2014 seçim-lerinde İstanbul’dan CHP’nin belediye başkan adayı olarak gösterilen Mustafa Sarıgül, CHP’den Ankara belediye başkan aday adayı olup aday gösterilmeyen (CHP’den bir dönem Çankaya Belediye başkanlığı da yapmış olan) Haydar Yılmaz gibi isimlerin DSP’den aday olması, tekrar aday gösterilmeyen eski Beşiktaş Belediye Başkanı Murat Haznedar’ın istifa gerekçesi önümüzdeki dönemde Kılıçdaroğlu ve onu görevde tutan koalisyo-nun işgali altında bir CHP’ye karşı öz/hakiki CHP’lilerin toplandığı DSP ihtimalini gündeme getiriyor. Dsp’nin bu rolü oynayabileceği tespiti fazlasıy-la iyimser olur. Ama CHP’nin bazı bölgelerde oy oranını etkileyebilecek potansiyele sahip olduğunu CHP’nin Ankara adayı Mansur Yavaş’ın eki-binden medyaya sızan “Haydar Yılmaz’ın aday gösterilmesinin arkasında AK Parti var” yaklaşımından anlamak mümkün. 1994 seçimlerine ilişkin yapılan hatırlatmaları da bu çerçevede okuyabiliriz. Amaç DSP’ye kayacak oyu bir “felaket” senaryosuyla engellemek ve seçmeni Kılıçdaroğlu’nun stratejisine kanalize etmek.

Bu bağlamda CHP’nin karar vermesi gereken bir başka mesele olarak HDP ile kurulacak ilişkinin muhtevası beliriyor. CHP’ye yönelen ama et-kisi geçmiş dönemlere göre azalmış bir baskı var. Örneğin Oya Baydar T24 adlı internet sitesinde yayınlanan yazısında Marx’ın ünlü cümlesine atıfla CHP’nin problemini şu şekilde açıklamayı denemişti: “CHP üzerinde bir hayalet dolaşıyor, HDP hayaleti.” Baydar CHP yönetimini 6 milyon seçme-ni olan bir partiyi yok sayarak politika oluşturmakla eleştiriyordu. Şirin Payzın’la yaptığı mülakatta Ahmet Türk’ün “CHP’ye katkı sunmak istiyoruz ama kendileri bu katkıyı reddediyor” demesi HDP’nin de bu işbirliğine açık olduğunu gösteriyor. Türk’e göre CHP’nin Kürt bölgelerinde HDP’ye bir katkısı olmayacağı aşikâr ancak Mersin, Adana ve İstanbul gibi metropollerde HDP’nin CHP’ye (ve dolayısıyla Millet İttifakı’na) katkı sunabilecek olması dikkatten kaçırılmamalıdır.

CHP değilse bile Kılıçdaroğlu ve onu Genel Başkanlık makamında tutan koalisyon 31 Mart’ta çok kritik bir virajı almayı deneyecek. Dolayısıy-la hedef mümkün olan en fazla oyu alarak varlığı devam ettirmek. İdeolojik hiçbir dayanak yok. CHP gibi bugüne kadar ideoloji ile var olmuş, devinimini kör topal da olsa ideoloji ile sağlamış bir parti için oldukça riskli bir yol bu. CHP’yi çok partili hayatın zirvesine taşıyan Ecevit dahi 80 sonrasında CHP’yi değiştirmenin, kendi istediği yola sokup bürokrasi ile bağını koparmanın imkansızlığını gördüğü için DSP’yi kurmuş 99 seçimlerin-den önce de seçmenlerine CHP’ye acımamaları çağrısı yapmıştı. Kılıçdaroğlu Ecevit’in dahi göze alamadığı bir şeyi yapmayı biraz da zorunluluktan deniyor. Turan Güneş’in Deniz Baykal için “hırsı aklından önde gidiyor” gibi bir tespitte bulunduğu söylenir. Belki bugün başka bir evsafta da olsa Kılıçdaroğlu için de aynı tespitte bulunmak mümkün. Başarılı olacak mı? Bekleyip göreceğiz.

@onerbucukcu