Çin ile ABD arasında sıcak savaş mümkün mü?

Bülent Güven / Yazar
06.03.2021

Çin gelişimini uzun vadeli bir şekilde sürdürebilecek mi, yoksa Japonya gibi belli bir aşamadan sonra bir duraklama yaşayacak mı? Jeopolitik konumu bir süper güç olmaya müsait mi? Çin ile Batı, daha doğrusu ABD arasında sıcak bir savaş çıkabilir mi?



Donald Trump 2017 yılında ABD Başkanı olunca güvenlik danışmanlığına atadığı Michael Flynn bir skandaldan dolayı istifa etmek zorunda kalmış ve onun yerine emekli general H.R. Mc Master'ı atamıştı. ABD hükümet sisteminde önemli bir makam olan ve ABD'nin dış ve güvenlik politikalarının şekillenmesinde etkin rol oynayan Güvenlik Danışmanlığına atanan H. R. MC Master, göreve başladığı ilk gün yakın çalışma arkadaşlarına okumaları amacı ile bir kitap dağıttı. Bu kitap Harvard Üniversitesi siyaset bilimi profesörlerinden Graham Allioson'a aitti ve başlığı şöyleydi: Destined for War: Can America and China escape Thucydides's Trap? (Kaçınılmaz Savaş: Amerika ve Çin Tukidides Tuzağından Kurtulabilirler mi?).

Sonunda savaş mı var?

Allioson M.Ö. 5. yüzyılda yaşamış olan ünlü devlet adamı ve tarihçi Tukidides'in Atina ve Sparta arasında yaşanan savaşı anlattığı eserinden esinlenerek kaleme aldığı bu çalışmasında günümüz ABD-Çin ilişkilerine ışık tutmaya çalışıyordu. Kendisi son 500 yılda dünyada var olan mevcut "dominant güçlü devletler" ile "yeni yükselen güçlü devletler" arasındaki mücadelenin savaş ile sonuçlanıp sonuçlanmadığını araştırıyordu.

M.Ö. 5. yüzyılda Sparta o dönemin bir süper gücüydü ve karşısında yeni yükselen bir deniz gücü olan Atina vardı. Türlü mücadelelerden ve gerginlikten sonra savaşmak zorunda kalan bu iki gücün arasındaki savaşın nedeni Tukidides'e göre Atina'nın yükselişi ve bunun Sparta'da yol açtığı kaygı ve korku idi.

İhtimali kuvvetli görüyor

Allioson'un son 500 yıldan günümüze Sparta ve Atina örneğinden yola çıkarak yaptığı analojiye göre, tespit ettiği on altı örnekten on ikisinde Atina ve Sparta arasında olduğu gibi savaş meydana gelmiş, sadece dördünde savaş olmamıştır. En son 20. yüzyılın başında mevcut güç İngiltere ile yeni yükselen güç Almanya arasındaki savaşı örnek verdiği çalışmasında, Allioson'a göre Çin ile ABD arasında bir savaş olmak zorunda olmamakla birlikte kitabına verdiği "Kaçınılmaz Savaş" başlığını ile böyle bir ihtimali kuvvetli gördüğü aşikardır. Ayrıca Allioson'in böylesi bir çalışmasının ABD Güvenlik danışmanı olan birisi tarafından ciddiye alınıp onu birlikte çalıştığı arkadaşlarını okutturması, ABD'nin "Tukidides Tuzağı" tezini ne kadar ciddiye aldığının bir göstergesidir.

ABD'nin Çin'i kendisi için bir risk olarak gördüğünün tek göstergesi Mc Master'in bu davranışı değildir. Soğuk Savaş'ın 1991'den sonra bitmesinden sonra, ABD-Çin'in ilişkileri daha nötr yürüyordu. Çin'in yükselişinin ilk belirtileri belli olduğunda, dönemin ABD Başkan'ı Clinton yaptığı konuşmalarda Çin'i stratejik bir rakip olarak görmekten ziyade biraz da 1970'li yıllarda Alman Şansölyesi Willy Brand'ın Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa ülkelerine yönelik uyguladığı Doğu Politikası'na (Ost Politik) benzer bir politika ile Çin'in ticaret ile demokratikleşeceğine yönelik bir inanç hakimdi. ABD'nin bugünkü bakış açısı ile naif diyeceğimiz bu tutum 2000'li yıllarda değişmeye başladı.

Pazar kontrolü

2005 yılında dönemin ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Rober Zoellick bir konuşmasında Çin'le olan ilişkilerde ABD'yi rahatsız eden konuları açık bir şekilde dile getirmişti. Zoellek'e göre Çin Asya'da dominant bir güç olmak istiyordu. Bundan dolayı ordusunu hızlı bir şekilde modernleştiriyordu. Ayrıca ona göre Çin kendi pazarını açmaktan ziyade başka pazarları kontrol etmek istiyordu. Zoelleck, Çin'in fikir hırsızlığı yaparak taklit ürünler ürettiğine vurgu da yapmaktaydı ve ABD'nin Çin'e karşı 162 milyar dolar olan cari açığına dikkat çekerek bunun kabul edilmez bir durum olduğuna işaret ediyordu. Belirtmek gerekir ki bugün Çin ile ABD arasındaki cari açık Çin'in lehine olarak 380 milyar doların üstündedir.

Obama 2009 yılında ABD Başkanı olunca, ABD Pivot of Asia başlığı ile ABD'nin dış politikasının eksenini Avrupa'dan Asya'ya kaydırdı. Obama, 2011 yılında yaptığı bir konuşmasında ABD'nin Pasifik'teki dominantlığının erozyona uğratılmasına müsaade etmeyeceğini vurgulayarak, Çin'in barışçıl bir şekilde yükselmek istiyorsa kendileriyle diyalog içinde olması gerektiğine fakat Çin'in milliyetçi bir çizgi izleyerek etkinlik alanlarını artırmaya kalktığı takdirde, Çin ile çatışmanın kaçınılmaz olduğuna dikkat çekmişti. Trump döneminde ABD-Çin ilişkilerini burada yeniden tasvir etmeye gerek yoktur. En basitinden ABD'nin Çin ürünlerine uyguladığı gümrük vergilerini hatırlatmak yeterlidir. Ayrıca 2017 yılında yayınlanan Milli Güvenlik Stratejisinde ABD, Çin'i revizyonist bir güç olarak tanımladığının da altını çizmek gerekir. Bu belgede Çin'in ABD çıkarlarının ve değerlerinin aleyhine bir düzen kurmaya çalıştığına dikkat çekilmektedir. Diğer taraftan Biden döneminin Dışişleri Bakanı Antony Blinken ise göreve başladıktan sonra Çinli meslektaşı Yang Jiechi ile yaptığı telefon görüşmesinden hemen sonra attığı tweetinde Çinli meslektaşına "açık ve net bir şekilde ABD'nin milli çıkarlarını" koruyacaklarını söylediğini yazmıştır.

ABD'li yetkililerin ve devlet kurumlarının 2000'lerden itibaren yaptıkları açıklamaları ve yayınladıkları belgeleri dikkate aldığımız takdirde, ABD'nin zaten Çin'e soğuk savaş ilan ettiği sonucunu çıkarmak için kâhin olmaya gerek yoktur. Bir noktada Tukidides'in modelinin burada en azından soğuk savaş boyutu ile gerçekleşmiş olduğunu söylemek mümkündür. Yine Allioson'un "Kaçınılmaz Savaş" dediği durumun en azından soğuk savaş boyutu ile realiteye dönüşmüş olduğuna dikkat çekmek de olasıdır.

Çin'in potansiyeli

Bu noktada sorulması gereken soru belki de şudur; 1839 Afyon Savaşları ile başlayan ve 1949 komünistler tarafından kurtarılıncaya kadar yarı-sömürge konumunda olan Çin, nasıl oldu da ABD'yi kendi süper güç konumunu sarsacak bir rakip olarak görmeye başladı? Ya da gerçekten de Çin; ABD'yi endişeye düşürecek ciddi bir potansiyele sahip mi?

20. yüzyılın ikinci yarısını değerlendiren analistlere göre, o dönemin en önemli olayları 1991 yılına tekabül ediyordu. 1991 yılı Batı için en önemli rakip ve tehlike olan Sovyetler Birliğinin çökmesi, Varşova Paktı'nın dağılması ve kapitalist Batılı sistemin komünist sisteme karşı galip gelmesi ile bir kırılma yaşıyordu. Bugünkü tarihsel perspektiften bakıldığı takdirde, 1978 yılının Batı için 1991 yılından daha önemli bir kırılma anı olduğunu rahatlıkla söylemek mümkündür.

1978 yılında Çin o dönemdeki Devlet Başkanı Deng Xiaoping'in öncülüğünde başlattığı ekonomik reform ile ciddi bir kalkınma hamlesi gerçekleştirerek an itibari ile dünyanın ikinci büyük ekonomik gücü olmuş durumdadır, ABD'den sonra. 2,6 trilyon dolar ile dünyanın en fazla ihracat yapan ülkesi olmuştur. Bu böyle devam ettiği takdirde, Çin 2050 yılında dünyanın en büyük ekonomisi olma hedefine net bir şekilde yakındır. Bu hedef gerçekleştiği takdirde, 180 yıl sonra ilk defa dünyanın en büyük ekonomisi olma payesi Batılı bir devletten Asyalı bir devlete geçmiş olacaktır. Askeri harcamalar açısından da ABD'den sonra en fazla harcama yapan ülke Çin'dir.

İddia ucuz üründe değil

Yine belirtmek gerekir ki Çin'in kalkınma hamlesini artık 2000'lerin başında olduğu gibi ucuz işgücü ve ucuz ürüne dayanarak değil, yüksek teknolojik dönüşümler ile gerçekleşmektedir. Çin yapay zekâ alanında AB'nin çok önünde ve ABD ile baş başa gitmektedir. Bugün ABD ekonomisinin başat şirketleri olan Apple, Amazon, Google gibi şirketlerin Çin'de Baidu, Ali Baba, Huawie gibi muadilleri vardır. 5G teknolojisinde Huawie ile yarışacak Batılı bir şirket yoktur. Elektrikli arabadan uçak yapımına kadar Çin artık tüm sektörlerde oldukça iddialı bir ülke olmuş durumdadır. Çin bu kalkınma hamlesini daha önceleri agresif bir politika gütmeden sessiz bir şekilde gerçekleştiriyordu. Çin'in bu tutumu geçmişte yeni yükselen güçlerin davranışlarına uygun bir tavırdır. Yeni yükselen güçler genelde periferide, o dönemin siyasi merkezinin dışında yükselişini gerçekleştirir. Belli bir güce ulaştıktan sonra da gücünü hissettirmeye başlayarak ciddi bir "oyuncu" olmaya başlarlar. İngiltere'nin Kıta Avrupa'sının dışında bir adada yükselip bir dünya gücü olması, ABD'nin Atlantik'in ötesinde yani periferide yükselmesi bu varsayımı doğruluyan örneklerdir. Çin'de şu anki mevcut gücüne ulaştıktan sonra, 2013 yılından itibaren ülkeyi yöneten Xi Jimping döneminde dış politikada ve dünyanın şekillenmesinde etkin olma yönünde adımlar atmaya başlamıştır. Bu etkin olma isteğinin en somut ifadelerinden biri Çin'in Afrika ve benzeri üçüncü dünya ülkelerinde yaptığı yatırımlar ile etkili olmaya çalışmasıdır. Askeri alandaki harcama bütçesini artırması ise bir başka etkin olma politikasıdır. 2000 yılında yıllık 43 milyar dolar olan askeri harcamasını 2020 yılında 270 milyar dolara çıkarmış durumdadır.

Çin'in emperyal vizyonunun en somut göstergesi ise 900 milyar dolar bütçe ayırarak karadan Moskova üzerinden Hollanda'ya, denizden ise İtalya'ya ulaşan "İpek Yolu Projesi"dir. Çin bu projesinin gerçekleşmesi için İpek Yolu güzergâhı üstündeki ülkelerde finanse ettiği demiryolları ve liman projeleri etkin olmaya çalışmaktadır. İpek Yolu projesi ile hem ürettiği ürünleri bu güzergâhta bulunan ülkelere satmak istemekte hem de hammadde ihtiyacını bu ülkelerden karşılama arayışındadır. Çin'in bu projesi geçmişte yükselen emperyal güçlerin takip ettikleri ulaşım projeleri ile uyum içindedir. İngiltere, Portekiz ve İspanya gibi ülkelerin deniz üzerinden kurdukları ulaşım hatları ile Almanya'nın bir kara gücü olarak tren hattı üzerinden Osmanlı coğrafyası üzerinden Hindistan'a ulaşmak istemesi aynı mantığın sonucudur.

Sonu Japonya gibi mi olacak?

Çin ile ilgili tasvir edilmeye çalışılan bur gerçekler, Çin'in 21. yüzyılda ABD'nin yanında ikinci süper güç olacağının bir göstergesidir. Burada sorulması gereken sorular şunlardır:

* Çin bu gelişimini uzun vadeli bir şekilde sürdürebilecek mi, yoksa Japonya gibi belli bir aşamadan sonra bir duraklama yaşayacak mı?

* Çin'in jeopolitik konumu bir süper güç olmaya müsait mi?

* Çin ile Batı, daha doğrusu ABD arasında sıcak bir savaş çıkabilir mi?

Yenilikçi ürünlerde başarılı

Çin'in tarihi incelendiği zaman, Çin'in yenilikçi ürünler geliştirmede bir hayli başarılı olduğunu görebiliriz. Bugünün dünyasında dahi sanayinin ve kalkınmanın önemli girdilerinden olan matbaa, barut, mıknatıs gibi yenilikler ilk olarak Çin tarafından geliştirilmiştir. Yapay zekâ alanındaki gelişmelere bakıldığı zaman da Çin'in başarısının sürdürebilir olduğunu tahmin görebiliriz. Çin, 17. yüzyıla kadar uzun bir süre büyük bir güç olmayı basarmış bir ülke olarak, kültürel kodlarında ve devlet reflekslerinde süper güç olma becerilerine sahip bir yapıdadır. Fakat günümüzdeki jeıpolitik konumu Çin'e orta ve uzun vadede sınırlayıcı bir etkisi olacaktır. Çin 14 ülke ile komşuluğundan dolayı dünyada en fazla komsuya sahip ülkedir. Ayrıca etrafında Rusya, Hindistan, Pakistan ve Kuzey Kore ile dört nükleer güce sahip komşunu bulunmaktadır. Bu komşularının çoğu ile de arası gergindir. Dolayısı ile Çin agresif bir güç olmayı sürdürür ise bu durum hem Çin hem de komşuları için sıkıntılı durumlar ortaya çıkarabilir.

Son olarak Çin ve ABD ikisi de bir nükleer güçtür. Bu durum iki ülkenin "ciddi" bir savaşa girişmeyeceğini bize düşündürebilir. Fakat yine de Tayvan üzerinden veya Pasifik'teki bölgesel sorunlardan dolayı iki güç arasında kısa vadeli veya dolaylı çatışmaların olması da mümkündür. Netice itibari ile 21. yüzyılın iki önemli gücünden biri olan Çin'i takip etmek gelecekte dünyanın nasıl bir şekil alacağı konusunda fikir jimnastiği yapmak adına hem ilginç hem de gereklidir.

guvenbulent@hotmail.com