Çocukluk cennet mi cehennem mi?

Rabia Yavuz / Uzman Klinik Psikolog
03.04.2021

Hayalini kurduğunuz aile ya da çocukluk anlatısını serbest bırakın. Kendi çocukluğumuzu kabul edip onu anladıkça çocukluk yaralarımız iyileşebiliyor ve sağlıklı bir yetişkin olarak yaşamayı öğrenebiliyoruz. Bunun anlamı yaşanan haksızlıkları maruz görmek ya da meşrulaştırmak değildir. Gelişimin ömür boyu sürdüğünü fark etmektir.



Taş, mevsim bahar bile olsa yeşerir mi?

Toprak ol ki, senden renk renk güller ve çiçekler yetişsin.

Mevlana

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde develer tellal iken pireler berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken olanlar olmuş. Hangimiz bebekliğimizde ya da çocukluğumuzda bu masallarla dinlemedik ki? Ya bir de yetişkinlik masalları var desem, ne dersiniz?

Son günlerde televizyon dizileri arasında terapiye odaklanan yapımlar dikkat çekiyor, siz de farkındasınızdır. Ben de terapi seanslarım sırasında bu dizilere ilişkin soru ve göndermelerle çok karşılaşıyorum. En sık duyduğum cümlelerden bazıları ise: "Aynı beni anlatıyor. Rabia Hanım, yoksa bende de o dizideki kadının hastalığından mı var? Çocukken benim başıma da aynı şey gelmişti, ben o yüzden mi böyleyim? Her şey çocukluğumda olup bitmiş zaten, ben ne yapabilirim ki?" Sorular ve endişeler uzayıp gider.

Kaderi çocukluk mu yazıyor?

Çocukluğumuz kaderimizi yazıyor mu gerçekten? Çocukken yaşadığımız şeyler hayatımızda değiştiremeyeceğimiz izlere mi sahip? Bunlar terapi odasında sık sık gündeme gelir. Kıymetli sorular ve endişelerdir bunlar. Aslında hikayemizi yazanın sadece çocukluğumuz olmadığına inanmak ya da ikna edilmek isteriz. Bir yandan yaşadıklarımızı anlamlandırmak bir yandan da hayatımızda bizi mutsuz eden şeyleri değiştirmek isteriz. Biliriz ki, ancak bugününe sahip çıkan bireyler geleceklerini de geçmişlerini de kucaklama kapasitesine sahip olabilirler.

İnsan canlısının kendini en çaresiz hissettiği dönemin çocukluk olması doğaldır. Hepimiz dünyaya geldiğimizde kendimizi bir annenin babanın kucağında bulduk. Bazılarımız dünyaya gözünü açtığında anne babası yanında bile yoktu. Yanında olanlar için ise yaşam anne ve babanın sunduğu imkan ve şartlar ile başlasa da her çocuk kendine özgü bir donanım ve mizaç ile dünyaya gelir. Birden fazla çocuğa sahip ebeveynler bunu gayet iyi bilir. Beş parmağın beşi nasıl bir değilse her çocuk da kendine özgüdür. Hatta beş faktörlü kişilik envanteri beş temel prensip üzerinden insanların kendilerini daha iyi tanımalarına hizmet vermek için kullanılmaktadır.

Bebekler çok güçlü

Erişkin olacak yaşa kadar büyüyebilen her yetişkin bir çocukluğa sahiptir. Hepimizin içinde saklı bir çocukluk var. "Büyüdük ama ama ne kadar geliştik?" sorusu önemlidir. Zira büyüme ve gelişme farklı şeylerdir. Gelişme bir olgunlaşmaya atıf yapar, sadece bedensel bir büyümeye değil. Ne demek istediğimi olgunlaşmamış ebeveynlerin çocukları olarak dünyayı öğrenmek zorunda kalanlar anlayacaktır. Her insanın doğum öncesinden başlayarak büyümesi ve gelişmesi beklenir. İnsanın gelişimi ise baş döndürücüdür. Bebeklik döneminin ilk yılları ailemizin kanatları altında hızla gerçekleşir diğer dönemlere kıyasla. Muhteşem bir genetik potansiyelle dünyaya gelen yenidoğanlar bu potansiyeli kullanabilmek için çevresel koşullara da bağımlıdır.

Mizaç özelliklerimiz ise gelişim potansiyelimizin parçalarından biridir. Goodwin ve Jamison mizacı, yapısal, genetik ve biyolojik temele dayanan tutum ve davranışlar olarak ifade eder. Mizaç kavramı Hipokrat zamanından bu yana insanoğlunu anlamak için kullanılagelmiştir. Kişisel özellikler diyebileceğimiz bu karmaşık sistem ve çevre beraber çalışır.

Tutarlı benlik

İlk psikanalitik düşünürlerin teorilerini bir kenara koyarsak bebeklik ve çocukluk dönemi için tutarlı bir benlikten söz edemeyiz zira çocuklar yetişkin olana kadar birçok şeyi öğrenmek ve birleştirmek durumundadır. Bebekler sandığımızdan daha güçlü olabilir. Hızlıca öğrenir ve tepki verir. Örneğin, sütü gören bir bebek aç ise kollarını hızla hareket ettirir ve ses çıkarmaya başlar. Zaman ilerledikçe hareketlilik artar ve bağımsızlaşma dönemi başlar. Böylece hayır demeye ve kendisi dahil olmak üzere çevresindekilerin de sınırlarını test etmeye başlar.

Çocuklukla beraber gelişmenin etkileşim alanı da büyümeye başlar. Sadece anne baba değil, kardeşler, akrabalar, arkadaşlar, okul, toplum gibi birçok dinamik devreye girer. Bu etkileşimi kendi mizacına göre yorumlayan çocuğun karşılaştığı her duruma uyum sağlayıp sağlayamadığı ortaya çıkmaya başlar. Dikkat edilmesi gereken nokta ise gelişim sırasında çocuk ve çevre arasında basit neden sonuç ilişkilerinin kolayca kurulamayacak olmasıdır. Gelişme dönemi boyunca birçok faktör koruyucu ya da riskli olacak şekilde etki gücüne sahiptir.

Belki de aynı şartlarda büyümüş çocukların hepsinin mevcut durumdan aynı derecede etkilenmiyor olmasında bu faktörler etkili olabilir. Örneğin, anne babasında ruhsal bir rahatsızlık olan birinin bu hastalığa yatkın olması bir olasılıktır, evvelce düşünüldüğü gibi bir sonuç değildir. Eğer koruyucu faktörlerden destek alınabilirse karşılaşılan zorluklar diğer faktörlerle etkileşime girerek kişiyi hastalıktan uzak tutabilir. Benzer bazı niteliklere sahip evlerde büyümüş olmak herkes için aynı sonuçlar yaratmayabilir. Çünkü hepimizin kendine özgü bir potansiyeli vardır. Mizaçlarımız, deneyimlerimiz ve tepkilerimiz de parmak izmimiz kadar biriciktir.

En dirençli kesim

Peki, çocukluk cennet midir cehennem midir? Bunun cevabı kişiye özel. Çocukluk anlatımız ve çocuklar ise farklıdır. Gelişim bir bütündür ve ömür boyu devam eder. Çocuklara dönersek, Prof. Dr. Kemal Sayar'ın dediği gibi toplumun psikolojik açıdan en dirençli kesimi çocuklar olabilir. Ebeveynleri ve yakın çevresi ile sağlıklı bir ilişki içinde gelişim dönemlerini yaşayan çocuklar aldıkları yaraları en kısa sürede saranlar olacaktır. Her çocuk karşılıklı, tutarlı ve yaşına uygun bir ilişki ister. Elbette mizaçları gereği daha kırılgan ve hassas olan çocuklar ya da öncesinde travmatize edilmiş çocuklar özel ilgi ve alakaya ihtiyaç duyarlar. Çocuklarla konuşmak, onlara soru sormak, onların iç dünyalarında neler olup bittiğini öğrenmek, onları dinlemek için zaman ve dikkatimizi onlara ayırmak çok önemli. Onları kendilerini ifade etmek konusunda cesaretlendirmeli. Onlara bizim birer uzantımız gibi değil, kendi bilgilerini yanında getirmiş küçük dünyalar olarak bakmalı ve gelişimlerine şahit ve rehber olma fırsatını yakalayabilmeliyiz.

Barışma zamanı

Yetişkinliğe gelince, kendi çocukluğu ile barışan birçok danışanla çalıştım. Bir yetişkin olarak kendi hayatının sorumluluğunu alıp, kendi çocukluğunun yaralarını kendilerinin sarmaya başlayarak bu barışma dönemini başlattılar. Bu olgunlaşmanın yolu ise hayalini kurduğumuz aile ya da çocukluk anlatısını serbest bırakmaktan geçiyor. Kendi çocukluğumuzu kabul edip onu anladıkça çocukluk yaralarımız iyileşebiliyor ve sağlıklı bir yetişkin olarak yaşamayı öğrenebiliyoruz. Bunun anlamı yaşanan haksızlıkları maruz görmek ya da meşrulaştırmak değildir. Gelişimin ömür boyu sürdüğünü fark etmektir.

Yolun ucunda Kaf Dağı, önümüz kor ateş, ardımız ejderhalar. Serildi önümüze bir köprü, kıldan ince kılıçtan keskin, yürüdükçe genişledi korkmadan üstüne Oturdum ben de bir ağaç altına, yaklaş yanıma al kulağımı, bu senin hikayen, anlat hadi. Anlatırken kulağına küpe yap Galip'in sözünü: Hoşça bak zatına ki zübde-i alemsin sen.

rabia.yavuz@gmail.com